Suat Derviş 33 Kitap Seti + Türk Klasiği Hediye

İthaki Yayınları Suat Derviş 33 Kitap Seti + Türk Klasiği Hediye

Sepette İndirim
14.812,75 TL
15.812,75 TL
  • Ürün Açıklaması
  • Ürünün Özellikleri
  • Kampanyalar
  • İptal İade Koşulları
  • Taksit Bilgileri
  • Soru ve Cevap (0)

--- Aksaray'dan Bir Perihan --- Bizi çirkinleştiren veya utandıran şeyleri düşünmemek en hayırlısı değil miydi? Perihan, Aksaray'da yetişmiş, kaba, sınıf atlama hevesi içinde olan ve bu sınıf atlama çabasını eşi Nuri ile para üzerinden gerçekleştiren bir kadındır. Nuri ise saraylı bir aileden gelen, Perihan'ın kontrolünde yaş-şayan, hiçbir şeye ses çıkarmayan, her türlü ahlaksız davranışı bile kabul eden bir adamdır. Perihan bu yolda her türlü davranışı mübah görmekte ve eşine de bu konuda sürekli telkinler vermektedir. Gece Postası'nda tefrika edilen Aksaray'dan Bir Perihan'da Suat Derviş, Perihan karakteri üzerinden zenginleşen, ama bir taraftan da yozlaşmakta olan toplumu eleştirir. (Tanıtım Bülteninden) Sayfa Sayısı: 160 Baskı Yılı: 2014 Dili: Türkçe Yayınevi: İthaki Yayınları --- Çamur --- “Tıpkı bir korku filmi gibi hortlak, genç kıza âşık oluyor. Aylarca onu tıpkı bir gölge gibi takip ediyor. Sabırla ilgisini çekmeyi, saygısını kazanmayı bekliyor onu tanımak tanımak için... Tabii onun yanına sokulmak için hortlağın bir centilmen hüviyetiyle ortaya çıkması lazım. Hortlak bunu da yapıyor. Günün birinde şık, hoşsohbet, zengin ve kibar bir efendi gibi bir Bay Osman Elbatora olarak ona kendisini tanıttırıyor, genç kızı tanıdığı bu kısa an içinde ipnotize ediyor.”Suat Derviş, hayalden uzaklaşıp hakikate yöneldiği, toplumcu gerçekçi eserler vermeye başladığı süreçte kaleme almış Çamur’u. Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır ile İstanbul’un Bir Gecesi arasında yer alıyor kronolojik olarak. Ancak roman, yukarıdaki alıntıdan da anlaşılabileceği gibi Gotik döneminden de izler taşıyor.Arkadaşlarının “Hortlak” adını taktıkları Osman’la tanışan Mehlika, bu neredeyse babası yaşında adamla evlendikten sonra kendisini bir türlü uyanamadığı, bazen de uyanmak istemediği bir kâbusun içinde buluyor. Osman’la birlikte hayatına giren alkol ve kokain, bu genç kadının ruhunu, bedenini, tüm benliğini etkisi altına alıyor. Fakat Suat Derviş, Mehlika’yı kurtarmak isteyen, toplumu, aileyi ve ahlakı sorgulayan bir Salih de ekliyor romanına. Mehlika’ya âşık olan Salih, başka bir dünyanın, başka bir düzenin hayalini kuruyor. “Bu hayat, içinde yuvarlandığınız... Çok güzel zannettiğiniz bu hayat bir bataktır, bir çamur batağı. Öyle bir çamur ki her an ayaklarınızın biraz daha gömüldüğünü, yapışkan sırnaşıklığı ile sizi biraz daha kirlettiğini göreceksiniz,” diyor sevdiği kadına.Saadet Özen Dalkaya’ysa “Anılarımın Suat Derviş’i” başlıklı yazısında hem Çamur’dan hem de çocuk denecek yaşta Suat Derviş ve eserleriyle tanışmasından bahsediyor. (Tanıtım Bülteninden) --- Daktilo Nebahat --- “Bugün çocuğu cephede bulunan bir anne de çocuğu canavarlar tarafından parçalanmış tarih öncesi bir anne gibi kuduz bir acı hissetmiştir. Biz kadınlar hangi yaştan, hangi ırktan, hangi asırdan olursak olalım hep aynı şekilde hisseder ve aynı şekilde muhakeme yürütürüz. Dikkat ederseniz görürsünüz ki, biz kadınlar diktatör bir devlet idaresinde kurulmuş gizli bir cemiyetin azalarına benzeriz.” Daktilo Nebahat, Suat Derviş’in 1930-38 yılları arasında kaleme aldığı, kadın karakterleri merkeze alan öyküleri bir araya getiriyor. Kariyeri boyunca neredeyse yalnız kadınları yazmış, öykülerine, romanlarına kadın ana karakterler seçmiş Derviş. Dahası yazıları, söyleşileri, röportajları ve anketleriyle de kadınları görünür kılmış. Bu efsane kadın, henüz otuzlu yıllarda tüm bu ezber bozan kadınları yarattığı için sizleri kendisine hayran edecek, henüz etmediyse. Suat Derviş’in kadın karakterleri, onların hayata ve aşka bakışı, mücadelesi bugün de güncelliğini, gücünü koruyor. Zaten Derviş’i büyük bir yazar yapan tam da bu. Bige Bilgen de kitapta yer alan “Suat Derviş’in Kadınları” başlıklı yazısında, hem bu derlemedeki öykülerden hem de Suat Derviş’in yıllar boyu farklı gazete ve dergilerde çıkmış “kadın”, “kadınlık” yazılarından bahsedip bu yazılardan üçünü bir araya getiriyor. (Tanıtım Bülteninden) --- Şoför Mustafa --- “Bir makine adam gibi... Sabah kalkıyor, garaja… Garajdan otomobili alıyordum ve artık büyük bir çarkın bir dişi gibi oluyordum. Şehrin içinde gürültü, kalabalık, kavga ve dert içinde... Müşteriyle atışarak, trafik memurlarıyla çatışarak, yayalarla, başka şoförlerle kavga ederek... Günde en aşağı dört beş kere ölüm tehlikesi atlatarak bir tek gaye için yaşıyordum. Bu gayem benimkilerin rızkını temindi. Onu düşünüyordum.” Mustafa evli, iki çocuk babası bir şoför. Ancak karısı ve çocuklarıyla pek de mutlu olduğu söylenemez. Tatminsiz bir hayatı var. Üstelik ekmek teknesi, arabası dökülüyor. Mustafa’nın hayatındaki yegâne heyecan Kemeraltılı Zerrin. Zerrin bir seks işçisi ve ne hikmetse her seferinde kancayı şoförlere takıyor. Hatta yakın geçmişte iki şoför onun için birbirine girmiş, biri mezarı, diğeri kodesi boylamış. Mustafa, Zerrin’in kendisine olan ilgisinin farkında. Ama onun varlığından derin bir ıstırap da duyuyor. Çünkü Mustafa’nın kız kardeşi Melek de Zerrin gibi bir seks işçisi. Onun en büyük öfkesi, nefreti ve en derin utancı, vicdan azabı bu. Şoför Mustafa, Suat Derviş’in bir zanaatkâr gibi yıllar içinde ustalaştığını kanıtlayan, daha önce farklı romanlarında ele aldığı, aklını ve ruhunu kurcalayan meselelerin, çatışmaların âdeta billurlaştığı bir roman. Serdar Soydan’ın, Suat Derviş’in kariyeri boyunca tekrar tekrar ele aldığı konuları, benzer karakterleri irdelediği “Birbirinden Doğan Kadınlar ve Romanlar” başlıklı yazısıyla. (Tanıtım Bülteninden) --- Dirilen Mumya --- "Biraz daha ileride mermerden yerli bir masa, üstünde kristal bir tabut duruyordu. Bu tabutun yarısı, ağır işlemelerle işlenmiş kırmızı bir örtü ile örtülmüştü. Seza gözlerini zahmetle bu korkunç şeyden ayırabilirdi. Vücudu ürpermişti. Şimdi Charlie onun belini bırakmıştı. Tam karşısında duruyor ve iki elini tutuyordu. Seza'nın başı dönüyordu, düşünceleri darmadağınık, sinirleri harap, vücudu bitkindi. Artık tam akıllı bir insan gibi düşünemiyordu. Her şey bir rüya ve bir kâbus gibi geliyordu." Kocasının ölümünden dolayı kendisini suçlayan Seza günahlarından arınmak için hacca gitmeye karar verir. Fakat İstanbul'da tanıştığı tuhaf yabancı, Charlie Dawson onu kutsal topraklarda da adım adım takip etmektedir. Charlie'nin Seza'dan istediği nedir? Neden bu genç dulu saplantı hâline getirmiştir? Bu soruların cevabı binlerce yıllık gizemli bir aşk hikâyesinde saklıdır. Dahası, bu ölümsüz aşkın kahramanı bir mumyadır. Suat Derviş, ilgi çekici eseri Dirilen Mumya ile macera romanları yazma konusunda da ne kadar maharetli olduğunu gösteriyor. Bilal Acarözmen "İstanbul'dan Arabistan Çöllerine Uzanan Bir Serüven: Dirilen Mumya" başlıklı yazısıyla hem edebiyatımızın bütün mumyalarını bir araya getiriyor hem de Suat Derviş'in romanı şekillendirme sürecine dair bilgiler veriyor. (Tanıtım Bülteninden) --- Ayrılmak Yok! --- “Artık ayrılmak yok!” dedi İhsan. Genç kadın ona hayretle baktı. “Ne zamana kadar?” diye tekrarladı.“Evvela siz sükûnet buluncaya, kendinizi öldürmek fikrinden vazgeçinceye kadar.”Sonra daha yavaş bir sesle ilave etti. “Zaten başımda olmadık belalar var. Sizin de ölümünüzün bana yüklenmesi ihtimalini bertaraf edinceye kadar ayrılmak yok. Sizi bir başkasına, sizi seven bir başka insana teslim edecek durumda olsaydım, inanın bana, daha uzun vakit taciz etmez, evinizden ayrılır, kaderime giderdim.”Ankara’dan İstanbul’a nakledilirken, bindirildiği trenin kaza yapmasını fırsat bilip kaçan, üzerine atılan cinayeti işleyen gerçek suçluyu bulup aklanmak isteyen bir mahkum... Pırıltılı bir hayata kavuşmak için terk ettiği küçük kızının ölüm haberini alıp intihar etmeye karar veren ünlü bir caz şarkıcısı...Kader, bu iki bambaşka insanı bir araya getirmiş, onları çetin bir maceranın ortasında bırakmıştır.Suat Derviş’in, 1966 yılı sonunda, Tercüman gazetesinde, Filiz Hataylı takma adıyla tefrika edilen bu romanı, Fosforlu Cevriye ve İki Kadın İki Aşk gibi ustalık eserleriyle aynı soydan geliyor. Suat Derviş benzer temalar etrafında dolaşsa da her seferinde olduğu gibi, bu romanda da bizi şaşırtmayı, kendisine hayran bırakmayı başarıyor.Serdar Soydan, “Filiz Hataylı” başlıklı yazısında, bu takma adın keşfediliş sürecini, Suat Derviş’in bu müstearla kaleme aldığı romanları anlatıyor. (Tanıtım Bülteninden) --- Bu Başı Ne Yapalım? --- “Orada Fafa... Sarı çantada ve kanlar içerisinde, orada...”“Kan içerisinde mi? Neler söylüyorsun Fatoş?”“Aralık gözleri insana bakıyor Fafa, kızıl kıvırcık saçları ve aralık gözleriyle…”“Kim? Allah aşkına kimden bahsediyorsun?”“Kesik baştan Fafa... Çantanın içerisindeki kesik kafadan.”İkisinin de adı Fatma’ydı. Birbirlerine “Fafa” ve “Fatoş” diyorlardı. Bu iki genç kız, Berlin Konservatuvarı’nda eğitim almak üzere Almanya’ya gitmişti. Ancak trenden inip otele vardıklarında bagajlarının arasına karışmış sarı bir çanta dikkatlerini çekti. Açıp baktıklarında, çantanın içinde bir kesik baş olduğunu gördüler. Akıllarında tek bir soru vardı artık.Bu başı ne yapacaklardı?Berlin’de bir seri katil, birbirinin eşi, elden ele gezen, karışan çantalar, Türk rakkasesi Şehrazat, ödül peşinde bir Beyaz Rus: İvan Rabakoviç, Macar asıllı ajanlar, kendisine “Teddy” denilen Tevfik Mahmut, Amerikalı boksör Jems Rowling… Suat Derviş, bu soluksuz polisiye romanında sizi birkaç günlüğüne Berlin sokaklarında gezdiriyor. Daha sonraİstanbul’un Bir Gecesiromanında da yapacağı gibi, size şehri gezdirirken en lüks otellerden en ucuz pansiyonlara, en zengin Almanlardan en yoksul mültecilere kadar farklı millet ve sınıflardan karakterin maceralarını iç içe geçirerek, bir şehrin ruhunu âdeta ete kemiğe büründürüyor.Barbaros Altuğ da “Berlin’in Değiştirdiği Bir Yazar, Suat Derviş” başlıklı yazısıyla Suat Derviş’in Berlin’le ilişkisine, bu şehrin yazarın hayatındaki ve kariyerindeki önemine değiniyor. (Tanıtım Bülteninden) --- Onları Ben Öldürdüm --- “Hâlâ dökülen kanları görüyor, hâlâ yalvaran o zavallı sesini işitiyorum. ‘Acı bana… Bırak beni!’ diye haykırıyordu. Bana inanınız, ona fenalık etmek, ona eziyet etmek, onu öldürmek istemiyordum. Benim istediğim ötekinin ölümüydü. Ötekinin… Sırrımı, cinayetimi bilenin, bana her an, o her şeyi bilen bakışlarıyla işkence edenin ölümünü istiyordum. O, ortadan kalkmalıydı. Çünkü o dünyada oldukça benim için her dakika bir tehlikeydi. Cinayetimi yalnız o biliyordu. Anlıyor musunuz? Onun varlığı benim hayatım için zararlıydı.” Suat Derviş bu kitapta yer alan roman ve öyküleriyle bizi yeniden esrarlı, tekinsiz bir dünyada dolaştırıyor. Daha önceKara Kitapadlı derlemede yer alan “Buhran Gecesi”, “Ne Bir Ses Ne Bir Nefes” ve “Fatma’nın Günahı”ndaki gibi, burada da aşk uğruna işlenen cinayetler, şeytana uyanlar, kâbusla gerçeği birbirine karıştıranlar, karanlık geceler, puslu mezarlıklar, lanetli mumyalar, en gizli, en mahrem günahlar var. Bu derlemede yer alan “Onları Ben Öldürdüm”, “Mumya”, “... Hikâyesi” ve “Bakışlar” 1929-33 yılları arasında kaleme alınmış, Türk edebiyatında korku türünün öncü eserleri. Bu metinlerde insan kalbinin ve ruhunun en karanlık, en bilinmez dehlizleri var. Kıskançlık, nefret, pişmanlık gibi duyguların insanları nasıl birer canavara dönüştürdüğünü anlatıyor Suat Derviş. Karakterlerini baştan çıkaran, onları birer deliye, katile çeviren şeytanlar, habis ruhlar, kalplerinin muammalarında saklanıyorlar. --- Yeşil Gözlü Kız --- “Sevgili Melek, Beni bir adam öptü. Şaş da kal, kardeşim... Şaş da kal! Beni bir erkek öptü. Ne babam ne dedem ne amcam ne dayım ne kardeşim… Beni yabancı, genç ve güzel bir erkek öptü. Evet Melekçiğim, münasebetsiz ve terbiyesiz olmasına rağmen…” Beyhan, Konya’dan İstanbul’a gelirken, trende yakışıklı, genç bir adamla karşılaşır. Tanımadığı bu adam, onu birden öpüverir. Beyhan’ın ilk öpüşmesidir bu ve genç kız, ismini bile bilmediği bir adama o anda âşık oluverir. Okumak için geldiği İstanbul’da, babasının amca kızı Fethiye Hanım ve ailesinin yanında kalacaktır. Doğruca Büyükada, Nizam Caddesi’nde bulunan Villa Darling’e gider. Bir kuşak önce Konya’dan İstanbul’a göçmüş ve hızla gelen zenginlikle sınıf atlamış bu ailenin fertleri birbirinden ilginç ve tuhaf tiplerdir. Beyhan gibi bir taşra kızı, onların tabiriyle bir “Ayşe Kız” için onların arasında kendisini var etmek kolay değildir. Suat Derviş, Yeşil Gözlü Kız’da, Anadolu’dan gelen Beyhan’ı İstanbul’un jet hızıyla modernleşmiş, fakat bu süreçte içten içe çürümüş sosyetesine sokuyor ve böylece toplumdaki değişime, dönüşüme ışık tutuyor. Bu roman, onun en politik, en eleştirel ve sert eserlerinden biri. --- Sınır --- "Sana erişmek istiyorum, erişemiyorum. Sanki gözle görünmeyen kuvvetler tarafından şiddetle korunan bir sınırın birimiz bir, diğerimiz öteki tarafındayız. Sana erişmeye imkân bulamıyorum. Bana o kadar yakınsın, yan yanayız ve arada geçilmez bir çizgi var." Evet, Ayla ile Osman arasında aşılması güç bir sınır var. Peki, ya aşk? Aşk her zorluğu, her imkânsızı yenemez, her sınırı aşamaz mı? Suat Derviş en önemli eserlerinden biri olan Sınır'da bu sorunun cevabını arıyor. Farklı sınıflardan, farklı hayatlardan iki gencin, İkinci Dünya Savaşı'nın gölgesinde verdikleri bir arada kalma mücadelesini tüm ayrıntılarıyla anlatıyor. "Suat Derviş'in Romanlarında Kadınlar ve Yoksulluk" başlıklı bir tez de hazırlayan Çiğdem İlker, "Aşkın ve Savaş'ın Romanı: Sınır" başlıklı yazısıyla sizin için romanı derinlemesine inceliyor. (Tanıtım Bülteninden) --- Ankara Mahpusu --- Şehir, sokaklarda sürünenler, köprü altında yatanlar, arsalarda, oyuklarda, kovuklarda tüneyenler... binlerce biçare, binlerce sefille doluydu. Bu tıklım tıklım şehrin tek insanları, yalnız insanları nereye giderler, onu kimse bilmezdi. Vasfi, tıp fakültesinde okurken mahallesindeki Zeynep adlı kıza âşık olur. Gözü Zeynep'in aşkından başka bir şey görmeyen Vasfi, Zeynep'in büyük amcasıyla evlenmesinin ardından yıkılır. Zeynep'e toz kondurmayan Vasfi, bir gün kuzeninin Zeynep'in foyasını ortaya çıkarmak için kumpas kurduğunu öğrenince, Zeynep için hiç tereddütsüz, düşünmeden kuzenini öldürür. Uzun yıllar süren hapis hayatından sonra Vasfi, yeniden hürriyetine kavuşur ve insanlar arasında kendine bir yer bulmaya çalışır. Tutunacak hiçbir şeyi olmayan Vasfi'nin artık ne parası ne kalacak bir yeri ne de kimsesi vardır. Vasfi'ye ait tek yer sokaklardır... Suat Derviş'in 1957 yılında Fransa'da yayımlanan ilk Türk romanı olma özelliği taşıyan ve Türkiye'de "Zeynep İçin" adıyla yayımlanan romanı Ankara Mahpusu ismiyle Türkiye'de ilk kez 1968 yılında yayımlanır. 18 dile de çevrilen bu eserinde Suat Derviş, bir aşk için hürriyetinden vazgeçen Vasfi üzerinden umudun, özgürlüğün öyküsünü kaleme alır. Ayrıca yıkılan bir imparatorluğun yerine kurulan yeni bir sistem içinde kendine yer bulamayan insanların hikâyesinin düşündürücü portresini de çizer Suat Derviş. Yazar, diğer eserlerinden farklı olarak ilk kez bu eseriyle umuda ve mutluluğa göz kırpar. (Tanıtım Bülteninden) Sayfa Sayısı: 168 Baskı Yılı: 2013 Dili: Türkçe Yayınevi: İthaki Yayınları --- Ankara Canavarı - Resimli Romanıyla --- “Üç gün içinde üç cinayet işleniyor; biri Etlik’te, biri Keçiören ve biri de Telsizler’de. Her üçü de aynı elle, aynı şekilde, bir silah ile yapılıyor. Maktullerin üçü de ayrı ayrı sosyal seviyeleri olan kimseler. Ankara’da müthiş bir cani yaşıyor. Esrarengiz bir cani. Güzel, küçük, sevimli ve temiz şehrimizin içinde henüz ele geçmemiş olan müthiş bir katil var ki, kurbanlarının karşısına onları ürkütmeyen bir yüzle çıkıyor. Ve onlar arkalarını dönünce vahşi bir hamle ile üzerlerine saldırıp bir hançer darbesiyle onları hemen öldürüyor.” Suat Derviş, eşi Reşat Fuat Baraner’in hapse girmesi üzerine Ankara’ya daha sık gidip gelmeye, hatta uzun sürelerle orada yaşamaya başlar. Bu dönemde, daha sonra Ankara Mahpusu adını vereceği Zeynep İçin romanından başlayarak kurmaca evrenine Ankara’yı da katar. Ankara Canavarı bu süreçte kaleme aldığı eserlerden biridir ve 1948’de Kudret gazetesinde tefrika edilmiştir. Derviş, tamamen Ankara’da geçen bu polisiyesinde, bir Ankara gazetesinde zabıta muhabiri olarak çalışan Hikmet Altıntaş’ın bir dizi cinayetin izini sürmesini, bir seri katilin peşine düşmesini anlatıyor. Ankara Canavarı’nın, 1952’de, Son Telgraf gazetesinde tefrika edilen resimli romanını da bu kitapta bulacaksınız. (Tanıtım Bülteninden) --- Hiçbiri --- Ayşegül Utku Günaydın’ın önsözü, Serdar Soydan’ın titizlikle hazırladığı kronolojik biyografisiyle Suat Derviş, gerçek sevginin önemini ve sevgisizliğin insan ve toplumu ne hale getirdiğini tüm gerçekliğiyle anlatıyor. 1923 yılında Kütüphane-i Sudi Neşriyatı tarafından basılanHiçbiri,insani ilişkilerin, yalnızlığın, hayal kırıklıklarının ortaya çıkardığı ruh hallerini derinlemesine tahlil ederek karakterlerini kuruyor. Ablası Hamiyet Derviş’le olan ilişkilerinden de beslenen romanda Suat Derviş, yer yer kendini bir roman karakterine dönüştürmekten çekinmiyor. “Derviş, karakterleri üzerinden kadının gerçek anlamda yaşamaması ve hayatın içine girememesi sorunlarını dile getirmiştir.”­ – AYŞEGÜL UTKU GÜNAYDIN- (Tanıtım Bülteninden) Editör: Ayla Duru Karadağ Kapak Tasarım: Şükrü Karakoç --- Fukara Ölüsü --- Suat Derviş’in bilinen üç öykü kitabı, Ahmet Ferdi, Behire’nin Talipleri ve Beni Mi? onun 1921-24 yılları arasında yazdığı öykülerden ibarettir. Oysa Derviş, tüm kariyeri boyunca öykü yazmaya devam etmiştir. Gazete ve dergi ciltleri arasında kalan yüzlerce öyküsünden, 1930-41 yılları arasında yazılmış yirmi yedi tanesi bu derlemede bir araya geliyor. Fukara Ölüsü’ndeki tüm öyküler insanın ‘para’yla ilişkisine dair. Derviş’in karakterleri paranın yokluğu ya da varlığıyla sınanıyor bir bir. “Eline alışık olmadığı bir para geçince, parasızlık yüzünden çekmeye mahkûm olduğu bu hayattan kaçmak istemişti. Bir gün için bile olsa yaşamak, insan gibi yaşamak istemişti.” Bizim Hikâye, Osmanlı’dan günümüze edebiyatımızda öykünün izini süren, öykücülüğümüzü var etmiş, geliştirmiş yazarların eserleri arasından en güzellerini, en başarılılarını, en önemlilerini belirli bir tematik bütünlük gözeterek ortaya koyan, 1850’lerden 1950’lere kadar bir asırlık öykücülüğümüzün verimlerini bir araya getiren bir kitap dizisi. Bizim Hikâye dizisiyle birlikte, hem öykücülüğümüze dair bütünlüklü bir söz söylemek hem de yeni öykücüler keşfetmek üzere farklı yolculuklara yelken açıyoruz. (Tanıtım Bülteninden) --- Kadıköy'de Muhakkak Bir Define Var --- “Vaktiyle Körler Memleketi de­nilen ve şimdi Kadıköy diye anılan yerde muhakkak bir define var. Evet, muhakkak bir define var! Profesörün büyük bir hakikat olarak kabul ettiği bir iddiaya, yani kızınız Handan Hanımefendi’nin iddiasına göre eski Kalkedon’un sınırları içinde, yani Haydarpaşa Caddesi’nin yarısından başlayarak tahminen Aziziye Sokağı’ndan eski Rum mezarlığına kadar bir kavis şeklinde olan bölgede ve oradan Bahariye ve Moda caddelerini geçerek Mühürdar Caddesi’ne ka­dar olan mahal dahilinde veyahut onun sınırlarına pek yakın olan mabetlerde mesela Rızapaşa’da, Mühürdar’da veya Moda Burnu’nda gömülmüş büyük bir define varmış.” Sıcak bir yaz gecesi, balodan erken dönen Kamuran, Moda Çayırı’na bakan evlerinin balkonunda, sanki ablasının sesini duyar. Tuhaf, ablası Handan, Almanya’da arkeoloji okumaktadır. İstanbul’da, hem de ailesinden habersiz ne işi vardır? Koşarak evden çıkar, sahile gider. Evet, yanılmamıştır; ablasının sesidir bu. Dahası Handan bir çuvalın içindedir, kaçırılmaktadır. Suat Derviş’in, Hatice Hatip takma adıyla 1935’te kaleme aldığıKadıköy’de Muhakkak Bir Define Var, adından da anlaşılacağı gibi define avcılarının şehrin altını üstüne getirdiği bir polisiye. Bakalım Handan, İmparator Licinius’un hazinesini bulup kendisinin ve kardeşi Kamuran’ın canını kurtarabilecek mi? Didem Ardalı Büyükarman’sa “Suat Derviş’in İstanbul Manzaraları” başlıklı yazısında bu romanı pek çok açıdan ele alıyor ve “Bizans döneminden 1930’ların İstanbul’una tarihi bir perspektif içinde İstanbul sokaklarında gezinirken bir yandan da yeni moda yaşamların ‘monden’ İstanbul manzaralarından, geçmişin kaybolmuş gizemli dünyasına tanıklık ediyoruz,” diyor. (Tanıtım Bülteninden) --- Önce Kadınlar ve Çocuklar --- “Avrupa’nın birçok yerlerinde anaları koruma kuruluşlarının her mahallede yardım evleri vardır. Seyyar hemşireler fakir mahalleleri dolaşarak gebe kadınları, emziklileri, yeni doğmuş çocukları daima kontrol ederler. Gıdasız analara ve çocuklara gıda verilir, hastalara bakılır, bu yardımı istemeyenler bile mecburi surette bunu kabul ederler. Biz bunu yapmıyoruz. Bari artık bir sanayi memleketi olan memleketimizde çalışanları koruyan teşekküller ve tasarruf kasaları yapalım. Her medeni memlekette olduğu gibi bizim memleketimizde de işsize yardım yapılsın.İstanbul’un ortasında, evet, medeni insanlarla dolu bu şehrin içinde emzikli bir ananın ve yavrusunun açlık çekmesinden daha müthiş bir facia olamaz.”Suat Derviş’in bu kitapta yer alan röportaj dizileri, daha önce yayımladığımız Çöken İstanbul’dakilerin devamı niteliğinde. Yine İstanbul, yoksulluk, çaresizlik... Bu defa merkezinde kadınların ve çocukların olduğu röportajlar. Derviş, görmezden gelinenlerin, hakkı yenilenlerin, yok sayılanların sesi olmaya devam ediyor.Feride Çetin, “Bazı Kadınlar, Bazı Çocuklar” başlıklı sonsözünde Suat Derviş’in emeğini pek çok açıdan değerlendiriyor:Bu röportajların beni en etkileyen yanı, Suat Derviş’in idealist ve hemcinslerini yüreklendirmeye yönelik yorumları oldu. Bunun nedeni acaba genç Cumhuriyet’teki her eşyaya sinmiş pembe ruh hâli mi? Dönemin yüzünü üretim ve yeniden yapılanmaya çevirmiş bakışının etkisi de olabilir. Derviş’in satır aralarında bile hissedilen net bir kavrayışı, iyi bir gözlem gücü var. (Tanıtım Bülteninden) --- Yeniden Yaşayabilseydik --- “Sadece, bu geçen hayatı, bir kere daha, ta başından itibaren yeniden yaşamak lazım. O kadar! Bugünkü tecrübelerle yeniden yaşasa… O zaman yapmış olduğu yanlışları tekrar etmez. Bütün hataları tamir eder ve bu ömrü tatlı, mesut ve yaşanmaya hakikaten layık bir ömür olarak geçirirdi. Bir kere daha aynı hayatı yaşamak… Bu mümkün olabilse… Bir kere daha aynı hayat...” Şadan kısa bir hastalığın ardından yatağa düşmüştür. Durumu ağırdır. Kıpırdayamamakta, gözlerini bile açamamakta, ancak etrafında konuşulanları duymaktadır. Doktoru, ölmek üzere olduğunu söyler. Şadan buna inanmak istememektedir. Ancak acizdir, çaresizdir... Ne yapabilir, buna nasıl engel olabilir ki? Şadan, aciz ve çaresiz, hatırlar. İlk gençliğinden o güne kadar tüm yaşadıklarını âdeta yeniden yaşar. Tüm geçmişiyle, kararları ve seçimleriyle yüzleşir ölüm döşeğinde. Vedalaşırcasına. Suat Derviş’in yetmiş yıl önce yazdığı ve bugüne kadar hiç kitaplaşmamış bu harika romanının ardından, Liz Behmoaras “Suat Derviş’i ve ‘efsane’ yaşamını anımsarken...” başlıklı yazısıyla Suat Derviş: Efsane Bir Kadın ve Dönemi adlı biyografiyi yazma sürecini anlatıyor. (Tanıtım Bülteninden) --- Çılgın Gibi --- İthaki Yayınları, Suat Derviş'in tüm eserlerini okurlarla buluşturmaya devam ediyor. Bugünün okurlarını da etkileyecek bir aşk romanı olan Çılgın Gibi'de Suat Derviş'in bir başka unutulmaz kahramanı Celile sahne alıyor. Geçmişin farklı dünyasına değişmeyen duyguların eşlik ettiği Çılgın Gibi'nin, Türk romanının önemli örnekleri arasında kalıcı bir yer edineceğine inanıyoruz… Suat Derviş, bence önemli bir romancımız. Siyasî görüşleri dolayısıyla hem epey eziyet çekmiş, hem de unutturulmak istenmiş. İlk romanlarını çok genç yaşta kaleme almış. O zamanın büyük bir ustası, Ahmet Haşim, bu ilk eserleri özellikle salık vermiş; genç romancıyı bir 'üslûpçu' olarak esenlemiş. Edebiyat tarihimiz pek farkında değil. Birkaç kez basıldığı halde, edebiyatseverlerin üzerinde yeterince durmadıkları Çılgın Gibi, Suat Derviş imzalı çok güzel bir romandır. Acı bir aşk romanı. Aşkı Marksist açıdan tahlil eden bir roman; bence, edebiyatımızda kardeşi yok. -Selim İleri- Suat Derviş önce kahramanlarının yaşadığı iklimi ustalıkla tarif ediyor. Dönemin İstanbul'u, karaborsa ve savaş zenginlerinin hayatı, güç tutkusu, soyluluğun bir hayalet gibi hâlâ gücünü hissettirmesi vs… Sonra kahramanlarımızı tanıyoruz tüm hususiyetleriyle ve ardından başlayan yasak aşk hikâyesi. "Aşkın masumluğundan kopması, aldatmanın insanda yarattığı haz ve pişmanlık, mutluluğun her halükârda elde edilemeyişi", hepsini de ince ince işliyor. -Ercan Kesal- (Tanıtım Bülteninden) Sayfa Sayısı: 304 Baskı Yılı: 2015 Dili: Türkçe Yayınevi: İthaki Yayınları --- Çöken İstanbul --- “İri çınarların, iri servilerin süslediği sahili gösteren kayıkçı, ‘Buraları görüyor musunuz?’ diyor, ‘Eskiden burada kahveler, tiyatrolar vardı, Abdi oynardı, Kel Hasan oynardı. Buraları tıklım tıklım dolardı. Yalnız orası değil, bu derenin üstü de kayıktan görünmezdi. Kel Hasan’ın sahneye çıkacağını beliğ eden davul gürültüsü duyuldu mu yalnız içerdekiler değil, kayıklardaki insanlar da gülmeye başlarlardı.’” Suat Derviş bu sefer roman ya da öyküleriyle değil, hayalden hakikate yönelişinin milatlarından biri saydığı röportajları ile bizlerle. Çöken İstanbul’da yer alan, 1935-37 arasında yayınlanan bu röportaj dizileri İstanbul’u ve İstanbulluları merkeze alıyor. Suat Derviş, birkaç sene sonra İstanbul’un Bir Gecesi’yle çizeceği panoramanın eskizini yapıyor; bizi karanlık, yoksul ve hasta bir şehrin sokaklarında dolaştırıyor. Pınar Öğünç’se “Kalpli, Beyinli Bir Kayıt Cihazı” başlıklı yazısında, mümkün olsa, Suat Derviş’le zaman geçirmeyi ve onunla bir röportaj yapmayı arzu ettiğini söyleyip sormak istediklerini, merak ettiklerini anlatıyor. Öğünç’ün yazısı, Suat Derviş’i ve mirasını anlamak, anlamlandırmak için çok önemli, duygusal bir kılavuz metin. (Tanıtım Bülteninden) --- Fosforlu Cevriye - Özel Baskı --- Güzelliği dillere destan, yeri geldiğinde mangalda kül bırakmayan, gökyüzündeki yıldızlardan düştüğüne inanacak kadar saf bir fahişe Fosforlu. İstanbul’un izbe sokaklarının, yangın yerlerinin, mezarlıkların, surların, Tekfur Sarayı harabelerinin ve bostanların en cazip kızı o. Günün birinde hiç tanımadığı bir adam çıkıyor karşısına. Hastalığında ona bakan, itina eden, ilk kez bir kadın olduğunu hissettiren, onu bir et parçası olarak görmeyen bir adam. Ve birden Cevriye’nin karanlıkta bile parıldayan o fosforlu saçlarının alevi yüreğine sıçrıyor. O artık baştan ayağa ateş, baştan ayağa aşk! “Bir gece kadınına, bir karanlık kızına bundan daha güzel ve onu daha iyi vasıflandıran bir sıfat bulmaya imkân mı vardı! Güzelliği kadar, ismi de kaldırımlarda meşhurdu.” Suat Derviş, 1948’de tefrika edilen Fosforlu Cevriye adlı romanında, toplumun dışına itilmiş, “öteki” olarak konumlandırılan bir fahişenin hayatını anlatıyor. İstanbul’un farklı sınıflarından karakterlere yer verdiği ve insan sevgisini temel aldığı bu romanıyla, toplumda var olan ikiyüzlülüğe de ironik yaklaşımıyla dikkat çekiyor. Türk edebiyatının usta yazarlarından İsmail Güzelsoy’un “Ateşi Okşayan Kadın” başlıklı sunuşuyla... (Tanıtım Bülteninden) --- Üç Papatyalı Kadın --- Onu resmin karşısına götürdü. Bu kendi portresiydi, kucağında üç iri papatya bulunan kendi portresi. Kendisini ne iyi tanıyordu. Renk ve çizgilerinde neler yoktu."Hayatımda bu kadar güzel bir şey görmedim," diye âdeta kekeledi."O meziyet ressama ait değil, modelin. Bu komplimana model adına teşekkür ederim.""Model bir harika ama o harikayı ifade edebilecek bir fırçaya sahip olmak ancak bir dehaya nasip olur.Üç Papatyalı Kadın geçmişini neredeyse hiç bilmediği kocası Atıf'ın yanında kendini beklenmedik biçimde ölümcül bir tehlikenin içinde bulan Suna'nın karanlık bir gecede başlayan kaçışını anlatıyor.Annesi Jale'nin ölümünden sonra yalnız kalan Suna, ona güvenli ve rahat bir hayat sunan Atıf'la evlenir. Yıllar sonra annesinin arkadaşı Tunç'la karşılaşmasıyla geçmişin sırları gün yüzüne çıkar. Tunç'un getirdiği üç papatya, Suna'yı kocasının sakladığı korkunç hakikatle karşı karşıya bırakır. Paris'ten İstanbul'a uzanan hikâye aşk, kayıp, kıskançlık ve suç etrafında soluksuz bir polisiye gerilime dönüşür.Günahtan Kaçan Kadın adıyla tefrika edilmiş, Üç Papatyalı Kadın'la benzer karakter ve tema etrafında şekillenen çizgi roman da kitabın sonunda okurla buluşuyor. Serdar Soydan ise"Bir Yazar, Binbir İsim" başlıklı sonsözünde Suat Derviş'in takma adlarının izini sürerken karşılaştığı bu iki eser ve daha fazlasına dair bir muammayı anlatıyor. (Tanıtım Bülteninden) --- Kara Kitap --- Hayaletler, fırtınalı geceler, ölümler, eski evler ve doğaüstü güçler... Bunların yanı başında kıskançlık, güzellik ve aşk... Hasta bir genç kız olan Şadan, güzelliğinden dolayı acı çeken Fatma, bir babayla oğlu arasında kalan Zeliha ve kocasına çok âşık olan Zehra... İlk kitabı olan Kara Kitap'la birlikte, daha önce Latin harfleriyle hiç yayımlanmamış Fatma'nın Günahı, Ne Bir Ses... Ne Bir Nefes... ve Buhran Gecesi adlı romanlarının yer aldığı bu ciltte, Suat Derviş'in gotik edebiyata girebilecek özellikler gösteren, dört kadının hikâyesinin anlatıldığı dört eserine bir arada yer verilmiştir. (Tanıtım Bülteninden) Sayfa Sayısı: 296 Baskı Yılı: 2014 Dili: Türkçe Yayınevi: İthaki Yayınları --- Bitmeyen Korku - Bir Köşede Bir Kadın --- Demir'in üç kurşunla öldürülmüş olduğunu, her sabah okuduğu gazetenin birinci sayfasında görünce müthiş irkildi. Halbuki o bunu biliyordu. Demir ölmüştü. Demir öldürülmüştü. Üç kurşunla. Mini mini üç kurşunla. Tabancanın karşısında yüzünün almış olduğu o çaresiz ifadeyi gözlerinin önünden silemiyordu. Gözlerindeki o uçsuz bucaksız korku ne müthişti. Tabancaya doğru kollarını uzatmıştı, avuçlarını açmıştı, sanki onlar kurşuna karşı bir kalkan olabilirmiş gibi. Demir, o kadar azametli, o kadar kibirli Demir, tabancanın namlusu karşısında birden küçülüvermiş, gözlerinden eksik olmayan o kendine güven ışığı, kaşlarının uçlarındaki o kimseyi beğenmez, herkesi, her şeyi küçümser mana yok oluvermişti.Bitmeyen Korku bir cinayetin ardından suçluluk duygusu, vicdan azabı ve yakalanma korkusu içinde sıkışan Aysel'in gözünden anlatılıyor.Delicesine sevdiği ressam Demir Altuğ'un sakladığı hakikati öğrenen Aysel'in dünyası bir gecede altüst olur. Demir'in ölümünün ardından cinayet ânı zihninde durmadan yeniden canlanırken polis soruşturması adım adım ona yaklaşır, suçsuz insanların zan altında kalmasıysa taşıdığı yükü daha da ağırlaştırır.Bir Köşede Bir Kadın novellasında ise roller tersine dönüyor. Kocası ve en yakın arkadaşı tarafından öldürülmek istenen Sevgi, ateşler içinde yattığı yatağında, çoğu zaman gözlerini bile kıpırdatmaktan aciz hâlde hayatta kalma mücadelesi verir. Peki, bedenine hapsolmuş bir kadın kendini nasıl kurtarabilir?Tarihçi Gizem Sivri, bu iki metni merkeze aldığı sonsözünde Suat Derviş'in suçlu ve katil kadınlarını analiz ederken yazarın suçu ve suçluyu nasıl ele aldığını da ortaya koyuyor. (Tanıtım Bülteninden) --- Kendine Tapan Kadın --- Selim İleri’nin önsözü, Serdar Soydan’ın titizlikle hazırladığı kronolojik biyografisiyle İki insanın birbirini sevmesi mümkün müdür? Yoksa kendine tapan kadın Sârâ’nın dediği gibi insan kendisinden başkasını sevemez mi? Suat Derviş’in Gece Postası gazetesinde 1947 yılında tefrika ettirdiği ve büyük ilgi gören Kendine Tapan Kadın ilk kez kitap olarak okurla buluşuyor. Fosforlu Cevriye’den hemen önce kaleme alınan Kendine Tapan Kadın, sınıf çatışmasını, insani hırsların ve çıkarların toplumda açtığı büyük yaraları bütün çarpıcılığı ve cesaretiyle ortaya koyuyor. Genç bir kadının çocukluğunda açılan derin bir yara onu nasıl bir zalime dönüştürür ve en büyük zararı yine nasıl kendisine verir adım adım gösteriyor Derviş. Titiz ve yoğun arşiv çalışmalarıyla ortaya çıkarılan Suat Derviş külliyatının mihenk taşlarından biri olan Kendine Tapan Kadın yetmiş bir sene sonra okurla buluşuyor. “Kendine Tapan Kadın’ı -gerçekten soluk soluğa- okuyup bitirdiğimde, bu yaz, Ağustosta, kendi kendime “Unutulmayacak bir roman!” dedim. Anlatışıyla, ele aldığı sorunla, bazı benzersiz sahneleriyle, kurgusuyla, Hele Etmeyezli Sârâ’sıyla.” –SELİM İLERİ- (Tanıtım Bülteninden) Editör: Ayla Duru Karadağ Kapak Tasarım: Şükrü Karakoç --- Sen Benim Babam Değilsin --- “Feriha kendisini kırk yaşından da yaşlı hissediyordu. O, belki yaşanması asırları bulacak olayları kısa seneler içinde yaşamış bir neslin çocuğu olduğu için kendisini bu kadar eskimiş ve bu kadar ihtiyarlamış buluyordu. İçinde duyduğu şey bezginlik miydi, yoksa olgunluğun, tekâmülün verdiği bir ağırbaşlılık mı? Bunu tahlil edemiyordu ama muhakkak ki kendisini öteki insanların üstünde değilse bile onlardan farklı görüyordu.”Suat Derviş’in bu kitapta yer alan iki uzun öyküsü, “Sen Benim Babam Değilsin” ve “Baba-Oğul”, 1936 ve 1938 yıllarında kaleme alınmış. İkisi de merkezinde aşkın yer aldığı hikâyeler anlatıyor. Arka planlarında ise olayların ve karakterlerin kaderlerinin şekillenmesinde Milli Mücadele’nin önemli bir rolü var. Derviş bir yandan çok bilinmezli, çözülmesi zor aşk denklemleri kuruyor, bir yandan da zamanın ruhunu, bir milletin mukadderatını değiştiren olayları metinlerinde ustaca yansıtıyor.Şeniz Baş ise “Sen Benim

Neden idefix?

Kolay İade
Kolay İade

Siparişinizi teslim aldığınız tarihten itibaren 14 gün içinde iade edebilir, iade sürecinin tamamlanmasının ardındansa ödemenizi hızla geri alabilirsiniz.

Müşteri Odaklı Deneyim
Müşteri Odaklı Deneyim

Kullanıcı dostu ara yüzümüz tüm ihtiyaçlarınıza eksiksiz yanıt verebilmek için tasarlandı. Deneyiminizi uçtan uca kusursuz kılmak adına çağrı merkezimiz ve canlı destek hattımızla ihtiyaç duyduğunuz her anda yanınızdayız!

Hızlı ve Sorunsuz Teslimat
Hızlı ve Sorunsuz Teslimat

Siparişlerinizin bir an önce ulaşması için sabırsızlandığınızın farkındayız. Sunduğumuz farklı teslimat seçenekleri arasından size en uygununu belirlemeniz, siparişinizi olabildiğince çabuk veya dilediğiniz zaman aralığında sorunsuz bir biçimde teslim etmemiz için yeterli.