3/5 - 1 Kişi Yorum Yap
38,0 TL
50,0 TL %24
- Teslimat Seçenekleri -
Standart Teslimat : 15 - 17 Nisan
Standart Teslimat’ta 100 TL üzeri kargo bedava!

Kitap Açıklaması

Efe Erginer’in yeni çıkan ‘İstanbullu 60’lar’ romanı edebiyatımızın bir boşluğunu dolduruyor... İstanbullu altmışlar bizlere o yılların gençliğinin dinlediği popüler müziği, karşılaştıkları siyasal hareketleri, İstanbul’un renklerini seslerini, sosyal kültürel etkinliklerini ve her şeyden önemlisi yaşanmış o harika aşkları olduğu gibi anlatıyor.

600 Sayfalık bu romanda ayrıca o yılların İstanbul’unun Anadolu gençliğinin yüksek öğrenimini yapabilmesi için ne kadar önemli olduğunun altı çiziliyor. 1960’lar da Anadolu’nun Üniversite okumak isteyen gençlerini yurt dışı alternatifinin dışında İstanbul’dan başka gidebilecekleri bir şehrin pek olmadığını bakın yazarımız nasıl anlatıyor...

 ‘1960’larda Anadolu’nun Lise mezunu akıllı gençleri, eylül başlarında üniversite okumak... Okuyup adam olmak için göçmen kuşlar gibi İstanbul’a geçici bir zaman için göçerlerdi. Bu gençler çoklukla: Doktor, eczacı, diş hekimi, mühendis, mimar, avukat, sanatçı olabilmek için İstanbul’a gelirlerdi. Okuyacakları okulun yakınlarında keselerine uygun bir yerlere yerleşirler, en geç üç ay içinde de bu kadim şehrin tarihi, insanları, kültürü, bilgi kaynakları, güzellikleri, kızları, sinemaları, eğlence mekanları onları çarpardı. Kimi bu etkileşimden korkup kabuğuna çekilir, kimi de üstüne üstüne giderdi’

Efe Erginer İstanbullu altmışlarda, İstanbul’un üstüne üstüne giden o Anadolu gençlerinden bir tanesinin... İzmir’li Can’ın... Yeni yaşamı üzerinden İstanbul’un sosyal, kültürel bir kesitini vermektedir. Can İzmirli olmanın kendince ayrıcalığını yaşamak isterken İstanbul’un kültürü, güzellikleri... Hepsinden önemlisi karşı pencerede gördüğü o kıza... Oya’ya çarpmasıyla darmadağın oluşunun bir hikayesidir.

Can Diş Hekimliği okumak için İstanbul’a geldiğinde kendisi gibi İzmirli olan lise arkadaşlarıyla aynı pansiyon odasını paylaşmaktadır... Can oldukça yakışıklı, biraz kendini beğenmiş, aklınca İstanbul’u küçümseyen orta sınıf bir ailenin çocuğudur. Kendisi ortanın solu düşüncesinde... C.H.P. olmasına karşın diğer iki oda arkadaşı aşırı solcudur... Türkiye’nin özgürlüğünün, prangalarından kurtulup gelişiminin ancak Marksist Leninist düşünceyle olabileceğine inanan çocuklardır. Aralarındaki fikri siyasi tartışmalar bazen gecnin geç saatlerine kadar uzardı.

Can İstanbul’u yaşamaya baialmıştır... İzmir’den sonra ilk karşılaştığı zorluk caddenin hangi kaldırımında durursa gideceği semt için doğru yerde olduğunu öğrenmesidir... Taksimden Şişliye dolmuşla gitmek için kaldırımın neresinde? Karaköy’e gitmek için neresinde durması gerektiğini zamanla öğrenir. Can’ın İzmir’de tahmin edemeyeceği bir ikinci olguyla karşılaşması... Gecenin geç saatlerine kadar hemen her yere gündüz fiyatıyla dolmuşların çalışmasıdır... Bu müthiş bir şeydir... Çünkü: İzmir’de oo30 dan sonra taksilerin dışında neredeyse ulaşım durmaktadır. Can’ın bir diğer şaşkınlığı kar yağışı ve karlı yollarda vasıtaların taktıkları zincir sesleridir... Üç İzmirli arkadaş İstanbul’a yağan ilk karla ağızlarını açıp Şişli sokaklarında kar tanelerini ağızlarına düşüre bilmek için girdikleri komik haller ve otomobillerin üzerine henüz tutmaya başlamış bir santimlik karla, kartopu oynamalarıdır. 

İstanbul’un günlük yaşamı, güzellikleri, kültürü, diğer farklılıkları Can’da İzmir beğenmişliğini yavaş yavaş törpülemektedir. Can bunun farkında olmasa da İstanbul onun kanına damla damla girmektedir. Ama onu en çok etkileyen, adeta çarpan... Pansiyon odasının karşı penceresinden gördüğü o kızdır. Oya... Oya kendi soyadlarını taşıyan apartmanda oturan, Kadıköy kolejinde yatılı olup anacak hafta sonları eve gelen... Ünlü, varlıklı, aristokrat bir ailenin tek kızıdır. Oya ile Can farklı sokaklarda ama arka yüzleri birbirine bakan ve aynı hizada olan dairelerinde oturmaktadılar.

 Can’a Oya her şeyiyle çok ilginç gelir... İzmir’de hiç rastlamadığı değişik bir tiptir oya.  Can, Oya’yı gördükten sonra artık o pansiyon pencereden ayrılamaz olur... Zamanla Oya’da öyle olur... Gün geçtikçe pencereler arasında saf, temiz, körpe bir aşk filizlenmeye başlar. Ama Can’ın İzmir’e döneceği yaz tatili başlangıcına kadar, iki genç sanki birbirlerinin umurunda değillermiş gibi kendilerince doğru bildikleri bir beraberliği sürdürürler. Onlar kendilerince sıradan bir arkadaşlık yapmaktadırlar... Aşklarını içlerinde saklamayı yeğlerler... Hemen hemen her cumartesi Halaskar Gazi Bulvarının Luna pastanesinde saatlerce oturup konuşurlar. Can aralarındaki kültürel ve sosyal farklılıkları Oya’yı güldürmek için kullanır... Oya’ya Turgutlu’da geçen çocukluğunun sokak oyunlarını abartarak anlatır... Oya ilk kez duyduğu bu hikayelere katıla katıla güler... Oya’nın gülmesi Can’ı coşturur...   Altı ay süren bu beraberliklerinde iki kez Emek Sinemasına, bir kez Maçka taşlık bahçesine ve bir kez de muhallebiciye giderler... Geri kalan zamanları Luna pastanesinde buluşup saatlerce konuşmakla, gülmekle geçer. Can taşra kompleksiyle yanlış anlaşılmamak adına Oya’yı bir kez dahi öpmez... O, Oya’yı ciddi düşünmektedir... Öyle sıradan cinsel dürtüleriyle Oya’yı rencide edebilecek bir görgüsüzlüğü yapacak değildir... Ayıptır, ona yakışmaz...

Nihayet o yılın haziran ayı gelir çatar... Can uzun yaz tatili için İzmir’e dönmek zorundadır... Oya, o öğle üzeri valizi, çantalarıyla yatılı okuduğu Kadıköy Kolejinden Şişli’de ki evine dönmek için cami karşındaki meydanda dolmuştan iner. Can onu sevinçle karşılar, eşyalarını yüklenir köşedeki muhallebiciye giderler... Mermer masalı muhallebicide karşılıklı oturduklarında önce pilav üstü tavuklarını söylerler... Can artık ona her şeyi... Aşkını... Oya’ya duyduğu en içten hislerini olduğu gibi anlatacaktır. Can günlerce bu ana hazırlanmış, bu anın hayalleriyle yaşamıştır... Gün bugün, saat bu saattir.

Her şey Can’ın planladığı gibi olur... Can samimi hislerini, Oya’ya duyduğu aşkı tüm içtenliğince anlatır ve sonunda sorar... “Senin bu konudaki düşünceni bilmek istiyorum... Sen benim için ne düşünüyorsun?” der... Küçük bir sessizlikten sonra Oya, Can’ın gözlerine bakarak “Ben de aynı hisleri sana karşı duyuyorum” der... Ve başını öne eğer... Hiçbir sevinç, hiçbir mutluluk Can’ın o an hissettikleri kadar olamaz... Hayat Can için o an yeniden başlar... Son derece duygusal veda gününden sonra Can İzmir’e döner... İzmir’den Turgutlu’ya babasının yanına gider...  Bu zaman aralığı mektuplaşarak atlatılacaktır... Ama bu mektuplaşma hiç de Can’ın beklediği gibi olmaz... Can komplekslerini yenemediği için Oya’nın yazdığı mektuba cevaben zehir zıkkım bir mektup yazar... Ve nu postaya atar... Sonradan çok pişman olur... Ama olan olmuştur...

Can ağustos sonunda apar topar İstanbul’a, Şişli’de ki pansiyon odasına döner... Karşı dairenin penceresi kalın bir perdeyle kapalıdır... Can tarifsiz bir pişmanlıklar içindedir...  Bu hal iki gün sürünce dayanamaz... Oya’nın çocukluğunun geçtiği Kınalı Adadaki köşküne gitmeye karar verir ve gider. Adresini bildiği Oya’nın yazlık köşklerinin önünden defaten geçer... Ama Oya’yı Göremez... Perişandır... Güneşin yakıcılığının geçmesi için oyalanmalıdır... Kınalı Burgaz futbol maçını seyreder... Tekrar Kınalı meydanına döndüğünde herkes evlerinden çıkıp sahile inmektedir... Kalabalığın arasında birkaç arkadaşıyla yürüyen Oya’yı görür. Dünyalar onun olur... Yavaşça arkadan Oya’ya yaklaşıp elini Oya’nın eline değdirir... Oya bir anda karşısında Can’ı görünce irkilir, müthiş şaşırır... “Sen! Can!” Diye bağırır... Hep beraber Kınalının o sahil pastanesinde giderler... Ama Oya artık o eski Oya değildir... Can bunun farındadır... Akşama grup hainde yazlık sinemaya gidilir... Dönüşte yine grup halinde o pastaneye oturulur... Gecenin son vapurunun Kınalı’ya gelmesine on dakika kala Can aralarında her şeyin bittiğini öğrenir... Kalbi duracak gibi olur... Ama yapılacak bir şey yoktur... Can o son vapura biner ve İstanbul’un ışıklarına doğru gidiyordur... Kendisinin Oya’ya, Kınalıya ait olmadığını ve olamayacağını düşünür... İstanbul aşkından sonra bu düşünce Can’ın en büyük tesellisi olur.

***                                                    

‘İstanbullu 60’lar’ romanının 421 sayfalık ikinci bölümü Kadıköy’de... Daha çok Moda, Fenerbahçe ve Bağdat Caddesinde geçer. Cem üç yıldır İstanbul’dadır... İstanbul ona, o İstanbul’a hayrandır... Artık Oya’nın üzerindeki izleri oldukça silinmiştir... Cem’in öğretmen olan annesi Kadıköy Kız Lisesine tayin olmuş, ana oğul Mühürdar’da ki Üzümcü apartmanının bodrum katında... İki oda bir salon kaloriferli bir dairede oturmaktadırlar. Cem Oya’ya uyguladığı cinsel orucunu İstanbul Kızları için çoktan bozmuş... Havalar ısınınca gönül rızasıyla götürdüğü kızlarla; Emirgan parkında Lale, Yıldız parkında papatya toplamalara başlamış... Kış aylarında diskolarda kırmızı ışıklı dudaklar tiryakiliğini hep sürdürmüştür... Can’ın keyfine diyecek yoktur... Yeni edindiği İstanbullu arkadaşlarıyla okulun dışındaki zamanlarda gezip tozmakta... Moda‘da Zeynep Kamil, Rainbow... Bağdat Caddesinde Mobidick, Pergola pastanelerini mekân edinmiştir... Modanın tahta kadınlar plajın da yapılan yaz güzeli yarışmasını hayranlıkla seyretmekte, Kurbağalı dereden kiraladıkları sandalla balık avlarına çıkmaktadır.

 Günler böyle allı pullu, danslı müzikli geçerken bir gün okuldan eve geldiğinde annesinin yeni ders vermeye başladığı o kızla karşılaşır... Kızı görür görmez ‘Bu ne ya!’ olur... Bu ne biçim kızdır böyle... Başak rengi saçlar, deniz mavisi gözler, harika bir yüz... Utanınca yüzüne düşen gül rengi... Sesinin tonu... Her şeyi evet her şeyi bir başka güzeldir bu kızın...

Başak henüz 16 yaşında... Kadıköy Kız Lisesi öğrencisidir ve Can’ın annesinden takviye olsun diye kimya dersi almaya başlamıştır... Can, artık o günü ve eve geliş saatlerini Başağa göre ayarlar... Başak Can’a pek ilgi göstermez... Hep ciddi, hep önüne bakan, hep biraz mahcuptur.  Başak’ın bu hali Can’ın daha da ilgisini çeker... Haftalar içinde Can’ın gönlü Başak’a bir su gibi akar gider... Başak Moda’da oturan oldukça varlıklı bir ailenin kızıdır... Can için Başak, Kaf dağının ardındaki bir kız kadar uzaktır... Üstelik kim bilir onun kaç sevgilisi olmuştur? Nerden nereye diye düşünüp yeis içinde olur... Ama bu sevdayı kalbinden söküp atmakta onun elinde değildir. Bu tek taraflı bir aşktır.

Bir akşam üzeri harika bir şey olur... Başak’ın annesi kızının ders ücretini ödemek için geldiğinde Can’la karşılaşır... Can’ın annesi Zehra Hanım’a biraz olsun oturması için ısrar edince Zehra Hanım da onu kıramayıp oturur... Kısa da olsa aralarında bir tanışma, bir sohbet geçer. Can’ın annesi Zehra Hanım’a, “Can çok güzel kahve yapar bir kahve alır mısınız?” teklifine Zehra Hanım olumlu yanıt verir ve Can’ın yaptığı bol köpüklü orta kahveyi hep beraber yudumlarlar... Aradan bir ay geçmiştir... Bir akşam yemeğinden sonra kapı çalınır... Bu saatte kim olabilir? Can odasındadır, kapıya Can’ın annesi bakar... Can odasından “Aaa! Olur mu hiç! Ne rahatsızlığı? Lütfen buyurun, çok memnun oluruz!” seslerini duyunca hızla antreye gelir... Ve orada şimdiye kadar hiç görmediği bir şeyle karşılaşır... Sevincin, mutluluğun, coşkunun somutlaşmış halini görür... Müthiş şaşırır... Kapılarının önünde Başak’ın annesi, babası ve o vardır... 

Harika bir gece geçirilir... Başak’ın Babası Kazım Bey Can’a özel ilgi gösterir, sorular sorar... Annesi babasından ayrı olduğundan Can, baba hasreti içindedir... Kazım beyin o ton ton hali Can’ı çok rahatlatmıştır... Kazım Bey’in sorularını tüm içtenliğiyle yanıtlar. Zaman zaman baba oğul gibi sıcak bir sohbete dalarlar. Başak da evin kızı gibi mütevazı ikramlar için annesine yardım ediyordur... Başak o akşam her zamankinden daha güzeldir... Her şey çok daha güzel ve farklıdır... Can o akşam; Başak’ın dizlerine gelen geniş pileli lacivert ekose eteğinin kocaman sarı çengelli iğnesine mi? Yoksa o harika bacaklara mı baksın bilemez...

Başak o sene sonu kimyadan yüksek bir not alarak sınıfını geçince bunu kutlamak gerekir... Can ve annesi o akşam Başak’ları evine, yemeğe davetlilerdirler... 7 adet pembe glayöl ile yemeğe gidilir... Muhteşem salonda yenen akşam yemeğinden sonra Başak onlara piyanosundan Chopin çalar... Bu Can’ın tahmin edemeyeceği bir şeydir... O akşam hiçbir insan Can’dan daha mutlu değildir... Başak ona her fırsatta bakmakta, gülümsemekte ve utanarak başını öne eğmektedir. Bu Can için yeni bir yaşamın başlangıcı olmuştur.

Can ile Başak arık aynı dünyada yaşamaktadırlar... Bu bir aşk dünyasıdır... Her şeyden farklı her şeyden başka. İki aile artık bir aile olmuştur. Bir gün kanlıcada, bir gün boğazda, bir gün Bayramoğlu’nda, bir gece Moda Kulüptedirler... Can için bu yaşam ancak Cennette yaşanabilir... Can ile Başak bazen bulutlarda, bazen denizin köpüklerinde, bazen yıldızlarda... Bazen de Kumburgaz plajında yakamozlar altında gece yarısı denizinde... Çırılçıplak.

Zaman... O zalim zaman... O nasıl geçeceği bilinmeyen vakit... Geçer... Geçer de nasıl geçer? Deler de mi geçer? Yıkar da mı geçer?  Öldürür de mi geçer? Yoksa... Yoksa delirtir de mi geçer? Zaman... O zalim zaman... O nasıl geçeceği bilinmeyen vakit...

Evet... Aşkı arayan adamın... Efe Erginer’in... ‘İstanbullu 60’lar’ romanı da bir şekilde bitiyor... Bunu okuduğunuzda öğreneceksiniz... Özellikle 1965/1970 yılları arasında İstanbul’da, İzmir’de  yaşanmış gerçek aşkları ve o yılların bir kesitini bulacaksınız bu romanda.

İstanbullu 60’lar

O yılların İstanbul kesitinde gençliğin dinlediği müzik, karşılaştığı siyasal akımlar, gezmeler tozmalar... Hepsinden önemlisi yaşanmış gerçek aşklar... O yılların İstanbul aşkları, aşıkları gibi bir başkaydı, bir başka güzeldi... Efe Erginer.

 

(Tanıtım Bülteninden)

 

 

Puanlamalar

%0
%0
%100
%0
%0
Sen de bu ürün hakkındaki fikirlerini paylaş!
x

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. Dilediğiniz halde çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Detaylı bilgi için tıklayınız