Yazar Röportajları - Serhan Ergin

Yazar Röportajları - Serhan Ergin


Söyleşi: Leylâ Tezer


Serhan Ergin: “Edebiyat, çoğu zaman, hayattan daha gerçektir.”


Serhan Ergin’in yeni kitabı Ne Güzel Bir Sabah geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları’ndan yayımlandı. Yazar, Bize Kalsa Böyle Geçerdi AkşamlarDeniz Gülümsüyordu Uzaktan ve Yürek Tutsağı adlı romanlarından sonra ilk kez bir öykü kitabıyla okurların karşısına çıkıyor. Ergin’le yeni kitabında yer alan öykülerini, edebiyatı, yazıyla olan ilişkisini, “öykü mü roman mı?” ikilemini, sevdiği edebiyatçıları ve aşkı konuştuk. İnsana, hayata ve tabii ki edebiyata dair samimi bir sohbet oldu…

 

-Ne Güzel Bir Sabah ilk öykü kitabınız, bunun öncesinde üç romanınız var. Hangisi daha heyecan verici, roman mı yoksa öykü mü? Bunlardan hangisini yazmak daha zorlayıcı?

Son dönemlerde türler arasılık hayli popüler oldu. Roman ya da öykü sınıflandırmalarından çıkarıp doğrudan “metin” ya da “anlatı” diye tanımlamaya başladılar. Benim için de bir metnin öykü mü roman mı olduğu çok önemli değildir, edebiyat tabii ki başlı başına ürpertici bir şey. Ama yine de karşılaştırma yapmam gerekirse, romanın benim için daha heyecan verici olduğunu, öte yandan öykünün daha çetrefil bir iş olduğunu söylemeliyim.

-Öykülerinizde ön plana çıkan konulardan birisi aşk. Diğer kitaplarınızda da bu dikkatimi çekmişti. Aşkın edebiyatınızdaki yeri nedir?

Aşkın kutsal, büyülü, doğaüstü bir kavrammış gibi sunulması taraftarı değilim, öncelikle onu söylemeliyim. Aşk çok ama çok öznel bir olgu, her insan yaşadığı, hissettiği şeye aşk diyor. Hepsi de birbirinden farklı. Zaten bunun için de çağlar boyu yazıla yazıla, söylene söylene bitmiyor. Benim için de bir sorudur aşk, türlü insanlık durumlarının meydana gelmesine yol açan çok doğurgan bir şey, tema olarak. Edebiyata bakışım hep insan odaklı olduğundan, insanın seçimlerini, var oluşunu, trajik durumlarını incelemek yönünde olduğundan aşkın ortaya çıkardığı olaylar çok yer kaplıyor tabii yazdıklarımda. Sonsuz farklı aşk olduğunu düşünüyorum ve bunları yazıyorum.

-Öykülerde bazı karşıtlıklar kuruyorsunuz. Yaşlılık ve gençlik, talihsiz karşılaşmalar ve güzel tesadüfler, ayrılığın acısını yaşayanlar ve yeni âşık olanların ilk heyecanları… Bu gibi ikilikleri özellikle mi tercih ediyorsunuz, bilirsiniz bazı yazarlar metinlerini bu gibi dikotomiler üzerine kurmayı severler. Yoksa kendiliğinden mi ortaya çıkıyor, “Hayat da zaten böyle değil mi?” diyebiliriz de tabii.

Evet, tam olarak bu: “Hayat da zaten böyle değil mi?” Her şey iyi gitmez, asla. Veya her şey sürekli kötü de gitmez. Yaşamın içinde hep bu karşıtlıklarla baş başayız. Dolayısıyla kasıtlı biçimde, öyle olsun diye yapmıyorum. Hayattan bir kesit, bir durumu ortaya koyarken, yazarken, bahsettiğiniz o ikilikler kendiliğinden çıkıyor ortaya. Ama tercihimi bu yönde kullandığım söylenebilir belki, bir şeyin, herhangi bir şeyin, aniden karşıt başka bir şeyle kesintiye uğraması, insanı şaşırtması, irkiltmesi, yaşamın cilvesini hatırlatıvermesi... bunlar ilgimi çekiyor.

-Kitapta sevdiğim öykülerden bir tanesi “Kahvenin En İyisini O Yapar”. Klişeye kaçmadan anlatılmış, okuyana karakterin perspektifinden bakarak onunla birlikte o duyguları yaşatan ama sonunda ana akım anlatılarda olduğu gibi beklenenden ya da “olması gereken”den farklı ve bence gerçeğe daha yakın olan bir finali tercih ediyorsunuz…

Edebiyatı asla okurla oynanan bir oyun gibi veya bir masal, bir efsane, bir söylence anlatır gibi algılamadım. Hiç öyle yazmadım. “Olması gereken” dediğiniz, metinlerde, anlatılarda “beklenen” şey, anlıyorum. Açıkçası hiç yazar ve okur arasında bir aldı - verdi gibi görmedim yazmayı. Bir hayal dünyası kurma derdim de olmadı. Dolayısıyla gerçekte nasıl olur sorusunun peşine düştüm hep. İnsan yazarak kendi içine doğru bir kazı faaliyetine girişir ve oradan yaşama yönelik tespitlerle geri çıkar. Bilmem anlatabiliyor muyum söylemek istediğimi, gerçeği yazı yoluyla keşfetmekten söz ediyorum. Benim yazmayla ilişkim böyle. İddialı bir cümleyle bitireyim: Edebiyat, çoğu zaman, hayattan daha gerçektir.

-Kimleri okursunuz, seversiniz, önerirsiniz? Ben bu soruyu sormayı seviyorum; yazara, yazarın edebiyat anlayışına dair epey ipucu veriyor diye düşünüyorum…

Ben de bu tür sorulara cevap bulmayı seviyorum, insanın kendi düşüncesini, zevkini ve beslenme kaynaklarını örgütlemesini sağlıyor kanımca. Bu soruya hep verdiğim cevaplar var: Romain Gary, Jorge Semprun, Andre Malraux... Attilâ İlhan, Mehmet Eroğlu. Bir kaç farklı isim de eklemek isterim şimdi: Sevgi Soysal, olağanüstü bir duyarlılık. Milan Kundera, örtük anlatımının altındaki o keskin zeka. Jean Echenoz var sonra, kısacık hikâyelerinde insanı alıp uçuran, sonra boşluğun ortasında yapayalnız bırakan bir yazar. Son yıllarda enfes öykülerini okuduğum isimler var: Yalçın Tosun, Murat Yalçın, Yekta Kopan, Cemil Kavukçu.

 

4 ADET
    x

    İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. Dilediğiniz halde çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Detaylı bilgi için tıklayınız