Portreler - Özdemir Asaf

Portreler - Özdemir Asaf

1923 yılında, Cumhuriyet’in ilanına az bir zaman kala gözlerini dünyaya açtığında adı henüz Özdemir Asaf olmamıştı.  Adı Halit Özdemir olarak üflenmişti kulağına. Cumhuriyeti adım adım inşa eden bir neslin evladı olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olarak seçilen Ankara’da gelmişti dünyaya. Atatürk’ün de doktoru olan Mim Kemal Öke’nin eline doğduğunda yalnız değildi üstelik, bu dünyaya ikiz kız kardeşiyle, Özgönül’le beraber gelmişlerdi. Babası Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki en önemli yargı kurumlarından biri olan ve 1922’ye dek görevini sürdüren Şura-yı Devlet’in kurucularından olan Mehmet Asaf’tı. 1935 yılında Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle annesinin seçtiği Arun soyadı isminin arkasına eklense de, Halit Özdemir sonraları, şiirleri birer birer yayınlanmaya başladığında Osmanlı’nın çocuğun adının babanın adıyla beraber anılması geleneğinden esinle imzasını Özdemir Asaf olarak tayin edecekti. Fakat o günlerin gelmesine henüz vakit vardı.

 

Cumhuriyet’le birlikte büyüyen Halit Özdemir’in hayatı babasının ölümüyle köklerinden sarsıldı. Aynı yıl onu uzun yıllar boyunca bağrına basacak bir eğitim kurumunun, Galatasaray Lisesi’nin de kapısından içeri girdi. Henüz yedi yaşında, küçücük bir çocuktu. Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla bu okula yazdırılmıştı. Lise son sınıfa dek de çocukluğunun güzel günlerini burada geçirecekti. Lise son sınıfta, biraz deniz havası almak istemiş olacak ki, 1941 yılında ek bir sınavla Kabataş Erkek Lisesi’ne geçiş yaptı ve 1942’de de bu liseden mezun oldu. Lisenin kapısından çıkarken babasını yeni kaybetmiş, teselliyi okul sıralarında arayan o küçük çocuk değildi artık, genç bir adamdı. Kabataş Lisesi de onun mezun olduğu son okul olacaktı. Liseden sonra bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne, üç yıl kadar da İktisat Fakültesi’ne devam etti.  Bir yılını da Gazetecilik Fakültesi’nde devam ettikten sonra 1947 yılında hiçbir diploma almadan çıktı üniversite kapısından. Fakat umurunda değildi, zira o liseden mezun olduğu 1942 yılından beri esasen bambaşka bir eğitimin içindeydi.

 

İlk yazısı 1939’da Servetifünun-Uyanış dergisinde yayımlanmıştı. 1942 yılında Servetifünun dergisi kurucusu Ahmet İhsan Tokgöz’ün vefatı üzerine kendisine ilk kez yayımlanma şansı tanıyan ve çevirileriyle Jules Verne’i Türkiye’ye tanıtan Tokgöz’ün cenazesinde katılmaya karar verdi. Ancak bu yolculuk kısa sürede yılan hikayesine dönüşecek ve yolda karşısına çıkan isimler ona yepyeni dünyaların kapısını açacaktı. Cenaze için Değirmendere’ye gitmek gerekiyordu. Cenaze için yola çıkan ünlü yazar Oktay Akbal ve Orhan Veli’nin şiir kitabının adını Garip koyarak Türk şiirindeki Garip Akımı’nın isim babası olan Cavit Yamaç Değirmendere’ye deniz yoluyla gitmeye karar vermişti ve bunun için Denizyolları İdaresi’nden bir motor istemeye karar vermişlerdi. Motorun kendilerine tesis edilmesi için makamlar arasında mekik dokurken karşılarına gençten, sarışın bir genç de cenazeye gideceğini söylemiş ve onlara katılmıştı. Prosedürün fazlaca uzamasıyla cenazeye yetişmek de imkansız hale gelince Oktay Akbal ve Cavit Yamaç da basımevine, onları bekleyen dostlarının yanına dönmeye karar verdi ve genç adamı da davet ettiler. Yol boyu süren edebiyat ve şiir sohbetinden güç alan genç adam kendisinin de şiir yazdığından bahsetti onlara, adı Özdemir’di. Fakat korkusu arzusuna baskın çıkıyor, şiirlerini yayınlamaya pek cesaret edemiyordu. Sonraları Özdemir basımevine daha sık gidip gelmeye başladı. Daha evvel kullandığı Özdemir Özdem, Özdemir Yasaman gibi imzaları bir kenara bıraktı ve kendine yeni bir müstear ad kararlaştırdı. O artık Özdemir Asaf’tı.

 

Bu yıllarda ilk büyük aşkı da girdi hayatına: Sabahat Selma Tezakın. Sonradan eşi ve kızı Seda’nın da annesi olacak Sabahat’le ilk kez üniversite sıralarında, üniversite eğitiminin ilk bir yılını geçirdiği Hukuk Fakültesi’nde karşılaşmıştı. Sabahat okula yirmi üç gün geç başlamıştı, amfiye girdiği anda başını uykulu bir vaziyette yasladığı sıradan kaldıran genç adam fark etmişti onu, fakat Sabahat’in bundan haberi yoktu. Amfi çok kalabalıktı, bin kişilik sınıfta önlerde oturacak yer bulmak hemen hemen imkansızdı. Genç Özdemir’in erkenden gelip Sabahat için yer tuttuğu bir gün sonunda arkadaş oldular. Aralarındaki arkadaşlık son hızda aşka evrilmiş, Özdemir hızını alamayıp Sabahat’e evlilik dahi teklif etmişti. Ancak Sabahat’in babası fakülteyi bitirmedikleri müddetçe evlenmelerine razı olmuyordu. Ancak müstakbel kayınpederi de onun bu fakültede fazla kalıcı olmayacağını anlamış olacak ki şartını biraz gevşetmiş, Özdemir’in sınıfını geçmesini yeterli saymıştı. Sabahat’in aşkıyla derslerine dört elle sarılan genç adamın sınıfını geçebilmesi için ortalamasının en az 34,5 olması gerekiyordu. Öyle sıkı çalışmış ve Roma Hukuku sınavında sorulara öyle doğru cevaplar vermişti ki dersin öğretmeni Profesör Andreas Bertholan Schwarz onu ayağa kaldırıp elini sıkmış ve on üzerinden on puan aldığını söylemişti. Fakat notlar kayıt altına alınırken küçük bir hata yapılmış, Özdemir’in on puanı yedi olarak yazılmıştı. Sonradan düzeltilmesi de mümkün olmayınca genç Özdemir 34 ortalama ile sınıfta kaldı.

 

Bu sırada Sabahat de okul değiştirmiş, her gün onun uğruna derse gelip en önde yer tutan Özdemir de onu göremez olunca hastalanmış, yataklara düşmüştü. Sabahlara dek “Sabahat...” diye sayıklayıp duruyordu. Onun bu haline daha fazla dayanamayan annesi ve teyzesi Sabahat’in babasıyla görüşmeye gitmiş, oğullarının durumunu izah etmişlerdi. Artık eskisi kadar sık görüşemeyen Sabahat ve Özdemir arasında bir mektuplaşma devri başlamıştı bu kez. Özdemir mektuplarında sevgilisine duyduğu derin özlemi dile getiriyor, “Sana mektup yazmaya lüzum kalmayacak olan zamanları düşünmek; seni daima görebileceğim günleri hatırlamak; bana verdiği sarhoş edici, çıldırtıcı heyecanlı zevkleriyle senin yakınında bulunmak tehlikeli olabilecek derecede beni sevindiriyor. Hatırla ki: ... O acı öldürebilirdi, bu sevinç öldürebilir,” diyordu. Sadece aşkları değil, o dönemin gündelik yaşantısı; sokakları, vapurları, çay bahçeleri de sızıyordu mektuplara. Dört yıl boyunca,  haftada sayısı üçü dördü bulan bu mektupların ardından, 1946 yılında nihayet evlendiler. Çok geçmeden bir de kızları olmuştu, Seda.

 

Acıbadem’deki evlerinin bahçesindeki ağaçlardan toplanan o güzelim armutları bol bol, afiyetle mideye indirdikleri 26 Haziran 1947 gününün akşamında hamile olan Sabahat sancılanmış, Özdemir de bu sancının biraz fazla kaçırdıkları armutlardan kaynaklandığını sanmıştı. Kendisinin de karnı ağrıyordu ve karısınınkinin de bu türden, eften püften bir sancı olduğunu sanmıştı. Fakat sancılar sabaha dek kesilmeyince işin rengi değişti elbette. Zeynep Kamil Hastanesi’nde kucağına verilen minicik bir kız bebekle şairliğine bir de babalık eklemiş oldu böylece.  Evlerine gelip giden şairlerin, yazarların arasında büyüyen çocuk için dünyanın en iyi, en büyük şairi babasıydı elbette. Bu yüzden okula başladığı ilk gün, yeni tanıştıkları öğretmenleri herkese bildikleri şiirleri okuturken Seda’nın aklına da elbette babasının evde duyup ezberlediği bir şiiri gelmişti hemen. Tahtaya çıkan bütün çocuklar bayramlar, Atatürk, annelerimiz ya da öğretmenlerimiz gibi konularda yazılmış beylik şiirleri bildik bir tonda okuyor ve bolca da alkış alıyordu. Sıra kendisine gelince Seda da heyecan ve sevinçle tahtaya koştu, şiirini okumaya başladı.

 

“Ölebilirim genç yaşımda,

En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim.

Şimdi kavak yelleri esiyorken başımda,

Sevgilim,

Seni bir akşamüstü düşündürebilirim.”

 

Şiirini okuyup bitirdikten sonra bir süre bekledi. Alkışlar, tezahüratlar bir türlü başlamıyordu. Bunun yerine başta öğretmenleri olmak üzere sınıfta bir şaşkınlık hakimdi. “Sen bu şiiri nereden biliyorsun?” diye sordu öğretmeni. “Kim ezberletti sana bu şiiri? Kimin şiiri bu?”  Seda öğretmenin babasını tanımamasına şaşırmıştı. Zira hemen her küçük kız çocuğu gibi o da babasının dünyanın merkezinde durduğunu sanıyordu. “Babamın,” dedi sonunda. Öğretmen babasının ne iş yaptığını sordu. “Matbaacı,” dedi bu kez. 1950 yılında ailesinden kendisine miras olarak bir miktar para kalan Sabahat bu parayı bir basımevi açması için eşine vermiş, Asaf da bu para ile Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacılığa başlamıştı çünkü. “Babana söyle, yarın okula gelsin,” dedi öğretmen. Korktu Seda. Bilmeden bir kabahat mi işlemişti yoksa? Hem de daha ilk günden? Eve gelince olan biteni babasına anlattı. Babası ise güldü, sadece güldü. “Uzun saçları, gür bıyıkları, siyah beresi, bakışlarındaki ışıltısı, r’leri söyleyemeyişi, onu arkadaşlarımın babalarından ayırıyordu,” diye anlatacaktı sonradan o günleri. “Babamın Özdemir Asaf olduğunu öğrenmem için ilk kitabının basılmasını beklemem gerektiğini o günlerde bilmiyordum.”

 

Oysa bir yandan, gerçekten de matbaacıydı Özdemir Asaf. Kurduğu Sanat Basımevi’nde zarf, kağıt, fatura kabilinden ufak tefek işlerle uğraşıyordu. Bir yandan yine kendi kurduğu Yuvarlak Masa Yayınları’ndan kendi şiir kitaplarını yayınlamaktaydı. Ancak tüccarlık onun kalemi değildi, ticaret hayatında kendinden umulan başarıyı gösterememişti. Dışarıda geçirdiği saatler uzamaya başlamış, içki ile yakınlığı artmıştı. Sabahat’le evliliklerinde de günden güne sona yaklaşıyorlardı, aralarına başka kadınların gölgeleri girmişti. Bu gölgelerden biri Türkiye’nin akademik eğitim almış ilk kadın fotoğrafçılarından Yıldız Moran, diğeri ise Özdemir Asaf’ın en ünlü şiirlerinden birine, Lavinia’ya konu olan platonik aşkı Mevhibe Beyat’tı. Müthiş güzelliği kadar parlak zekası ve üstün kavrayış becerisiyle de ün salmış olan Mevhibe Beyat sadece Asaf’ın değil, birçok başka yazar ve şairin platonik duygularının öznesiydi. O dönemin en popüler aktivitelerinden biri de edebiyat matineleriydi. 1950’li yılları gösteriyordu takvim, ne kitap fuarları vardı o zaman ne imza günleri! Bu ortamda edebiyat matineleri size sevdiğiniz bir yazar ya da şairin eserlerini onun kendi sesinden dinleme imkanı sunuyordu. Asaf da bu etkinliklerin sevilen, aranan isimlerindendi. Bu matinelerde sahneye gelir, r harfini telaffuz edemeyen kendine özgü peltek konuşmasıyla şiirini söyler, alkışa boğulur ve iki elini birden kafasının iki yanına götürüp çift asker selamı vererek sahneden inerdi. Bu gösterilerde çoğunlukla izleyicinin yoğun ısrarıyla en son Lavinia şiiri okunurdu. Asaf bu şiirini o herkeslerin aşık olduğu Mevhibe Beyat’a yazmış, onun ardından böyle seslenmişti. Bir okulda düzenlenen edebiyat matinelerinin birinde, gecenin yıldızı Asaf sahnedeyken genç ve güzel bir kadın ayaklanmış, salondan  çıkmak üzere yürümeye başlamıştı. Tam o sırada Asaf mikrofona eğildi ve “Sana gitme demeyeceğim,” diye gümbürdedi. Genç kadın dönüp baktı. Onu olduğu yere çakan bu ses şairin ardına bakmadan çekip giden bir kadının ardından yakarışıydı. Gitmek için ayağa kalkan genç kadının Mevhibe Beyat olup olmamasının hiçbir önemi yoktu. Bundan böyle çekip giden tüm kadınların adı Lavinia olacaktı.

 

Fakat şairin aşkları Lavinia ile bitmemişti. Bu kez evrenine Türkiye’nin ilk kadın fotoğraf sanatçılarından Yıldız Moran dahil olmuştu. Evliliği üzerinde dolaşan bu iki gölge şairin ilk büyük aşkı ve ilk eşi olan Sabahat Selma Tezakın’ı sonunda pes etmeye itti ve Sabahat Hanım bir aylığına İsveç’e gitti. Bu gidiş bir terkedişti aslında.  İkili arasında mektuplarla ateşlenen aşk yine mektuplarla sönümleniyordu bu kez. Asaf’ın bir zamanlar mektuplara döktüğü aşkın yerinde bu kez hesaplaşmalar vardı. Sonunda dayanamayan Asaf, eşinin ardından o da soluğu İsveç’te aldı. Evliliklerini kurtarmak için ellerinden geleni yapmaya hazır çift bir süre Avrupa’yı turlayıp sonunda memleketlerine döndüler ama bu barış hali kanamalı, derin bir yaranın üzerine yapıştırılan cılız bir yara bandından farksızdı. Nitekim yaranın iki kanadını bir arada tutmaya da yetmemişti. Özdemir Asaf ve Sabahat Selma Tezakın’ın evliliği 1961 yılında sona erdi. Şairin bu ilk büyük aşkına yazdığı; kimi aşkı, kimi sadakati, kimi kırgınlığı anlatan düzinelerce mektup kalan ömürlerini bir deste halinde Sabahat’in çeyiz sandığında, kemeri gümüş tellerle işli krep saten gelinliği, bej rengi krep-döşin elbisesi, krem rengi krep-damur döpiyesi, açık sarı renkli saten geceliği, rokoko işli hakiki ipek uçuk pembe renkli geceliği, koyu pembe renkli muare üzerine kabartma gümüş simli yatak örtüsü, etrafı fırfırlı şasesi ve sarı simli beş parçalı havlu takımı ile geçirecekti. Ta ki tekrar gün yüzüne çıkana dek.

 

“Kadınları sevmek bir kadına haksızlık etmek demektir. Bir kadını sevmek kadınlara haksızlık etmek demektir,” diyordu ve yine bir kadını seviyordu şair, Yıldız Moran’ı. Yıldız ondan dokuz yaş küçüktü, 1932’de ünlü sözlük yazarı Ahmet Vahit Moran’ın kızı olarak doğmuştu. 1950’de ünlü Robert Koleji’nden mezun olmuş, İngiltere’ye gidip fotoğrafçılık üzerine eğitim almıştı. Cambridge’de, 1953 yılında, henüz 21 yaşında iken açtığı ilk sergi büyük ilgi görmüş, sergiyi oluşturan 25 fotoğrafın hepsi de bir gün içerisinde satılmıştı. Sonraki bir yıl boyunca İngiltere’de beş sergi daha açmış ve büyük bir ilgiyle karşılanmıştı. Memleketine döndüğünde de Kallavi Sokak’ta, dönemin sanat dünyasının buluşma noktalarından biri olan Maya Galeri’de çalışmaya başlamış, ancak ülkesinde umduğu alakayı görememişti.  Sergileri yine dikkat çekiyor, takip ediliyordu ama İngiltere’dekilerin aksine, bu sergilerde pek az fotoğraf satılıyordu. Çareyi yılbaşı kartlarında buldu ve fotoğraflarını kartpostal şeklinde bastırmaya karar verdi. Bu iş için anlaştığı matbaadan umduğu kalitede baskılar alamayınca, bir arkadaşının önerisiyle gittiği ikinci matbaada ise karşısında bir şair bulmuştu. O şair ki aşkıyla Yıldız’ın hayatını değiştirecek, ömür boyu sürecek bir beraberliğe adım atmasını sağlayacaktı. 25 Haziran 1983 tarihli Ses dergisine verdiği röportajda Yıldız Moran bu karşılaşmayı şu sözlerle anlatıyordu: “Yaşamımı sürdürebilmek için para kazanmam gerekliydi. Yılbaşı kartları yapıp satmak, para kazanmamı sağlayabilir diye düşündüm. Anlaştığım matbaa çok kötü basmıştı kartlarımı. Tam umutsuzluğa düşmüşken, bir arkadaşım Özdemir Asaf’ı önerdi. Hem şairdir, hem de titiz ve güzel baskılar yapar dedi. İş konuşmak için Özdemir Asaf’ın matbaasına gittim. Tarihini de verebilirim tanışmamızın; 4 Kasım 1954, saat: 11.00. Kelimelerle dile getirmek zor. Duygulu, kibar, hiç görülmemiş ve bir daha göremeyeceğim bir insandı Özdemir Asaf. Pırıl pırıl bir zeka, renkli, yepyeni, bambaşka bir dünyaydı o. Olağanüstü bir insandı kısacası…”

 

Sabahat Selma Tezakın’la evliliğinin geri döndürülemez şekilde bittiği 1961’den bir yıl sonra bu kez Yıldız Moran ile nikah masasına oturdu şair. Evliliklerinin ilk dört yılında arka arkaya tam üç oğulları oldu; Gün, Olgun ve Etkin. Yıldız yalnızca Asaf’ın eşi ve çocuklarının annesi değil, ilk evliliğinden olan kızı Seda’nın manevi annesi ve şairin şiirlerinin gönüllü çevirmeni de olmuştu. Sevmişti Yıldız Özdemir Asaf’ı. Bütün deli doluluğunu, muzipliğine, şiirini sevmişti. Asaf da ailesini seviyordu. Arkadaşlarını da... Öyle ki sigorta satıcılığı, matbaacılık ve çevirmenlik gibi işlerden sonra sonunda Bebek’te kendine bir meyhane açmış, eşini dostunu da kendi işlettiği bu meyhanede ağırlamaya başlamıştı. Bebek Karakolu’nun yanında yer alan bu meyhanenin en önemli müdavimlerinden biri de Özdemir Asaf’ın kendisi gibi şair olan arkadaşı Ece Ayhan’dı. Kendisine “Bebek’in en büyük şairi,” diyen Ece Ayhan’ın yanı sıra pek çok yazar ve şair de sık sık uğrardı Özdemir Asaf’ın meyhanesi Şimdi’ye. Meyhane Asaf’ın ikinci evi gibi olmuştu. Meyhanenin yanında bir odası vardı ve zaman zaman burada yatıp kalktığı da oluyordu. Asaf meyhanede bir yandan müşterilerini ağırlarken bir yandan da kenara köşeye bir şeyler karalıyor, üzeri yazılı kağıt parçalarını bir sepet içinde biriktiriyordu. “Bunlar benim sermayemdir,” diyordu bu kağıt parçaları için. “Ayık zamanımda alır, düzeltir, şiir yazarım.”

 

Asaf’ın bolca şiir, biri platonik üç büyük aşk, dört sevgili evlat, sıklıkla değiştirilen pek çok iş ve içilen mebzul miktardaki rakı ile şenlenen hayatı 1980 yılının Aralık ayında, henüz 56 yaşındayken sahnede beliriveren bir hastalıkla yavaşladı. Çocuk yaşında geçirdiği bir rahatsızlık nüksetmiş ve ciğerlerini ele geçirmişti. Doktorun talimatıyla hemen Vakıf Gureba Hastanesi’ne yattı. Kısa sürede kansere evrilen bu hastalık şairi pek yakında peşine takıp götürecekti, artık belli olmuştu. Bu muhtemel ölüm doktorlarının malumu olsa da Asaf bun henüz bilmiyordu. Bir ay süren yatılı tedaviden sonuç alamayan doktorlar şairin evine dönmesine karar vermişti. Fakat neredeyse tüm vücudunu ele geçiren kanser şairin espri anlayışına dokunmamıştı. “Bebek’ten, bizim duraktan, beni tanıyan bir taksici çağırın,” dedi. “Pisi pisine bir trafik kazasına kurban gitmeyeyim.” Bu küçük şakasını çok yıllar evvel iki dizeye de dökmüştü tabii: “Ölüm allahın emri, / Trafik olmasaydı.”

 

Pisi pisine bir trafik kazasına kurban gitmeden, sağ salim vardığı Bebek’teki evinde artık ömrünün son günlerini yaşıyordu şair. Etrafı ailesiyle, sevdikleriyle ve tabii şiirle dopdoluydu. Öyle ki son şiirini de bir röntgen filminin içinde durduğu bir zarfın üzerine karalayıvermişti:

 

“Hastanede

veya hapishanede

hayatını yazma.

Sonunu bir merak eden çıkabilir.

Hastanede her gece insan

Bir kaç yaşam yitirebilir

ya da yaşayabilir.

Hapishanede ise her sabah.”

 

İki ay süren kısacık bir hastalık evresinin ardından,  28 Ocak 1981’de “Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek,” dizelerinde andığı telaşı bizlere bırakarak göçüp gitti bu diyardan Özdemir Asaf.







7 ADET