Peter Stamm ile Röportaj

Peter Stamm ile Röportaj


İsviçreli yazar Peter Stamm, çağdaş Avrupa edebiyatının güçlü seslerinden biri. Karakterlerinin psikolojik derinliğini, onların yaşadıkları açmazların toplumsal yapılarla ilişkisini girift bir şekilde ortaya koyan bir isim. Stamm’ın Nebula Kitap tarafından Türkçeye kazandırılan Yedi Yıl adlı romanı idefix’in gelenekselleşen Yılın En İyi 50 Romanı listesinde üst sıralarda yer almıştı. Kalem Ajans’ın desteğiyle usta yazarla bir söyleşi gerçekleştirme fırsatı bulduk.



Romanlarınızda duygularını kendilerine saklayan, arzularını ifade etmekte tutuk karakterlere sık sık rastlıyoruz. Sizi bu türden karakterlere çeken nedir?

Sanırım Robert Musil’in sözüydü, bazı karakterler duygularını sonuna kadar yaşar ve ortadan kayboluverir, bir de başka türler karakterler vardır, onlar duygularını kendilerine saklar. Bu duygular onlara bir şey yapar, dönüşmek zorunda kalırlar. Bu ikinci türden karakterler edebiyat için daha ilgi çekici bana sorarsanız. Böylesi karakterleri seçmemdeki bir başka neden de, kendime daha yakın bulmam muhtemelen. Onları daha iyi anlayabiliyorum.

Yedi Yıl’ın birbirleriyle çelişen arzularımız /yanlarımız hakkında olduğunu söylemek doğru olur mu? İçine gönüllü olarak girdiğimiz ve sonrasında etrafımızı duvarlarla ören bazı durumlardan bahsediyor kitap...

Kitaplarımın anlattığı şeyleri dile getirmek konusunda çekinceli olmuşumdur her zaman. Okurun onlarda bulacakları şeyleri sınırlamak istemem. Benim asıl ilgimi çeken şey farklı kültürlerden insanlar kitapta çok farklı noktalara odaklanması. Meksika’da kitabı okuyan insanlar Ivona’nın kaçak statüdeki bir göçmen olmasıyla çok ilgiliydiler mesela. Almanya ya da İsviçre’de pek de üzerinde durulmayan bir konuydu bu. Türkiye’deki insanların kitapta neler bulduklarını da çok merak ediyorum. Belki ülkenizi ziyaret ettiğimde buna dair de bir şeyler öğrenebilirim.

Mimari Yedi Yıl’da önemli bir role sahip. Le Corbusier ve Aldo Rossi arasındaki kıyaslamalar karakterler hakkında pek çok şeyi yansıtıyor…

Evet, sanırım öyle, ancak mimarlık konusunda bir uzman değilim kesinlikle, yalnızca bu konuya hevesli bir amatörüm. Roman için okumalar yaparak çalıştım. Bazen yalnızca önemli yapıları gezip görmek bile bu konuda ilham verici olabiliyor.

Yedi Yıl çağımızın ruhuna, günümüz yaşamına dair de bolca şey söylüyor...

Aslına bakarsanız günümüz toplumu hakkında yazmayı hiçbir zaman planlamıyorum. Bir bakıma onun dışından yazmaya çalışıyorum. Yine de şunu söylemeliyim, içinde yaşamadığım bir çağ hakkında katiyen yazamazdım. Günümüz insanının yoğun bir yabancılaşma içinde olduğu muhakkak. Ancak geleceğe yönelik pek çok ihtimal da kapıyı çalıyor. Örneğin, ben çocukken evli olmayanların aynı dairede oturması düşünülemezdi. Eşcinsel olmak, boşanmış olmak sizin toplum dışına atılmanız için yeterli olurdu. İsviçre’de kadınlar 1970’lerin başına kadar oy verme hakkında bile sahip değildi, düşünün. Pek çok şeyin daha iyiye gittiğini inanıyorum ama çağın getirdiği yeni sorunlar da bol. Bu sorunlar biz yazarlara bolca malzeme çıkarıyor tabii!

Yedi Yıl, Uçuyoruz ve Böylesi Bir Günde’yle birlikte üç romanınız  Türkçeye çevrilmiş oldu. Romanlarınız çok farklı dillere çevrildi. Sizce farklı diyarlardaki okurların kitaba dair algısını değiştiren ne oluyor? Ortak bazı tepkiler var mı?

Okurlar kendi dünyalarına okuma deneyimine taşıyorlar mutlaka. Bazı ülkelerde, edebiyatın benim ülkemdekinden farklı bir işlevi var diyebilirim. Örneğin Rusya’da, okurların çoğunluğunun yazardan yaşam ve aşk gibi büyük meseleler üzerine net cevaplar vermesini beklediğini düşünüyorum. Yazarlara, Batı Avrupa’ya nazaran çok daha büyük bir hürmet var. Kolombiya gibi bir ülkedeyse, okuma oranı çok yüksek olmayabilir, ama kitaplara düşkün olanların çok derin okumalar yaptığını görüyorsunuz. İran mesela, orada pek çok genç yazar kitap dinletilerine gidiyor, kitaplar hakkında tartışıyorlar. Bu genç yazarlar, farklı kültürlerle etkileşime geçme konusunda çok hevesliler.

Çağdaş edebiyat dünyasını takip etmeye fırsatınız oluyor mu? Türkiye’den ilginizi çeken yeni yazarlar var mı?

Ne yazık ki okumak için çok az zamanım kalıyor artık. Bunu söylemekten biraz utanıyorum ama Türkiye’den bildiğim tek yazar Orhan Pamuk. Meksika, İran, Gürcistan edebiyatına dair bir şeyler sorsanız onlardan da en fazla bir yazarın ismini verebilirim muhtemelen.

Biraz yazma rutininizden bahseder misiniz? Masanın başına geçip düzenli yazar mısınız? En rahat nerede yazarsınız?

Genelde sabahları, çocuklarım evden çıkıp okula gittiklerinde masa başına oturuyorum. Bir öykü ya da roman üzerinde çalışıyorsam haftasonları hariç her gün yazarım. Çok hızlı yazmamak konusunda Hemingway’in nasihatlerine uymaya çalışıyorum. İki üç sayfa yazdıktan sonra durup başka işlerle meşgul oluyorum. Bazı dönemlerde, haftalarca hatta aylarca hiç yazmadığım da oluyor. Halledilecek bir dolu başka iş var. Örneğin, geçen yıl iki üniversitede ders veriyordum ve pek çok okuma yapmam gerekiyordu. Bu yüzden de çok az yazabildim.

Edebiyat ve sinema dışında size neler ilham verir?

Aklınıza gelebilecek her türden şey ilham verici olabilir aslında. Yine de en çok anılarımdan, belleğimden yararlanıyorum sanırım. Bizzat gözlemlediğim, işittiğim, okuduğum, deneyimlediğim şeyler… Edebiyatçı olmanın en güzel yanı, neredeyse başınıza gelen her şeyi yaptığınız işe katabiliyor olmanız.

 

 

3 ADET
    x

    İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. Dilediğiniz halde çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Detaylı bilgi için tıklayınız