Lisa Halliday ile Röportaj

Lisa Halliday ile Röportaj

Fotoğraf: Els Zweerink

İlk romanı Asimetri’yle The Guardian gibi pek çok saygın yayından büyük övgü toplayan Lisa Halliday ile, edebi kahramanlarının kimler olduğundan bir dönem Philip Roth’la yaşadığı ilişkinin yankılarına ve İtalya’da yaşamanın ona kattıklarına uzanan kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.


İlk romanınız Asimetri uluslararası edebiyat dünyasındaki pek çok kişi tarafından bir “edebiyat fenomeni” olarak anıldı. Tüm bu ilgi size nasıl hissettiriyor? New York Times çok satanlarına girmek gibi durumlar yani…

Asimetri’nin okuyucularının çoğunun kitaba, dünyaya dair algılarını pekiştiren, okumaktan zevk aldıkları bir yapıt olarak ilgi duyduklarını umuyorum. Kitap olumlu anlamda ilgi çektiği için çok şanslı hissediyorum kendimi elbette. Bir yandan da şu var, yakın zamanda bir çocuğum oldu ve hayatım edebiyat dünyasının kadir olduğundan çok daha güçlü bir şekilde değişti. Dikkatimin büyük kısmı ona ayrılmış durumda, onun altını değiştirip çoraplarını yıkarken, kitabın nasıl tepkiler aldığı üzerine çok da fazla düşünme şansım olmuyor.

Şunu da itiraf edeyim ki, bir kitap yayımlamanızın ardından özel hayatınıza dair pek çok bariyerin yıkılıyor olmasını pek sevmiyorum. Yine de, bunu kendi yaşamınıza, o an ne yaşıyorsanız ona odaklanarak bir nebze savuşturabiliyorsunuz. Kamusal kimliğiniz kişisel yaşamınızı tehdit etmeye başlıyorsa; başkalarının sesleri kendi sesininizi bastırıyorsa, kırılganlık, endişe, boşluk gibi duygular hissetmeniz olası. Bu noktaya geldiğinizde, kendinizi tüm o yaygaranın ortasından kurtartıp aslen size ait olduğunu düşündüğünüz alana çekilmek elzem oluyor.

Sık sık Asimetri’yi müstear isimle yazmış olmayı diliyorum. Ne var ki günümüzde anomim kalmak kolay değil. Elena Ferrante bile bunu başaramadı.

Asimetri, isminin de çağrıştırdığı üzere, ilişkilerimizdeki iktidar asimetrilerine dair hayli incelikli bir soruşturmaya girişiyor. Kitabın, bir yanıyla da, daha geniş bir perspektiften baktığını, belki evrensel bir ölçekte güç asimetrilerini incelediğini söyleyebilir miyiz?

Evet, kitabın iki ana bölümünü de böyle bir mantıkla kurdum aslında. İlk bölümün başlığı “Budalalık” daha hafif, oyunbaz bir niteliğe sahipken, ikinci bölüm “Çılgınlık” daha kasvetli, daha vahim sonuçlara işaret ediyor. Bu da kitaptaki pek çok estetik asimetriden biri. Genelde yaşanılan coğrafyayla yakından ilişkili olan kavramsal bir asimetri aynı zamanda kitaptaki: “özgürlük” ve onun yokluğu... İlk bölüm, aşk gibi kendimizin seçtiği türden “hafif” delilikleri anlatırken, ikinci bölüm, bize dışarıdan dikte edilen deliliklerden, örneğin savaştan bahsediyor.

Kitabın ikinci bölümü “Çılgınlık”ta Amar’ın hikayesini okuyoruz. Bu karakteri yazarken, üniversitedeki bir arkadaşım vardı aklımda. Ayrıca, bir gece Heathrow Havaalanı’nda birdenbire sorgu odasına alınma deneyimim de bu bölüme ilham verdi. (Lonra’ya o zamanki erkek arkadaşımı görmeye gidiyordum ve yedi saat boyunca gelir kaynaklarım ve ilişkim konusunda sorguya çekildikten sonra Birleşik Krallık’a girmeme izin verildi). Kitapta da Amar’ın seyahat özgürlüğünün kısıtlandığını görüyoruz. Ne var ki, bahsettiğiniz türde evrensel asimetriler devreye giriyor ve Amar benim yaşadığımdam çok daha tehlikeli bir durumla karşılaşıyor. Kimliği ve niyetleri çok daha şüpheci bir yaklaşımla sorgulanıyor. Bunun nedeni açıkça belirtilmese bile, ismi, dış görünüşü ya da dini inancına dair bir önyargı olması muhtemel. Sonuç olarak, kendi deneyimlediğim bir olayı alıp, aslında benimle çok da ilişkisi olmayan bir durumu sorgulamak için başka bir şeye dönüştürdüm. Tabii ülkemin, Amar gibi pek çok insana seyahat yasağı getirmeyi planlayan bir insanı başkan seçmesi durumu, olayın benimle olan ilişkisinin bir başka boyutu. Trump’ın seçilmesi, ben kitabı yazıp bitirdikten sonra gerçekleşti.

Orta Doğu’ya hiç gitmedim. Bu yüzden de, Amar’ın öyküsünü yazmadan önce muazzam bir çalışma yapmam gerekti. Savaş muhabirlerinin anılarını okudum, haritaları inceledim, belgeseller izledim, Iraklı dostlarımla görüşmeler yaptm. Amar’ı kanlı canlı bir karakter haline getirmek için, kendi benliğimden de pek çok şey kattım: Kendi politik inançlarım, kendi mizah duygum vs. Nihayetinde kitap şu soruları yöneltiyor: Hakikaten de bizden çok farklı gözüken bir başkasının gözünden hayata bakabilir miyiz? Peki gerçekte ne kadar farklıyız?

Şunu da eklemeliyim, eğer kürsel ölçekteki bir asimetriyi anlatmak istiyorsanız, okurunuzu da gözetmeli, onlara ders verir bir tonda yazmaktan sakınmalısınız. Stendhal’ın Kırmızı ve Siyah’ında anlatıcı karakter bir yerde şöyle der: “hayal gücünün ürünü olan bir yapıtta politikaya yer vermek, bir konserinde ortasında bir el silah ateşlemek gibidir.” Bu güzel bir söz, ancak buna cevap veren karaktere de katılıyorum: “Eğer karakterleriniz politikadan bahsetmiyorsa, kitapta anlattığınızı iddia ettiğiniz yer artık 1830’ların Fransa’sı olamaz.” 2002-2011 yılları arasında, ABD, Birleşik Krallık ve Orta Doğu’da geçen bir romanı, politikayı metne dahil etmeden yazamazdım. Romanı yazarken asıl önceliğim, didaktik olmadan iyi bir öykü anlatmaktı.

Kitabın ana karakterlerinden Ezra Blazer pek çok okur tarafından Philip Roth ile özdeşleştirildi. Kurgusal karakterlerle hayatınızda yer etmiş kişiler arasındaki kıyaslamalar sizi rahatsız ediyor mu?

Pek çok okurun Ezra karakterinin Philip Roth’tan esinlendiğini duyduktan sonra kitaba ilgi duymuş olabileceği doğrudur. Eğer kitabı bu nedenle ellerine alacaklarsa, kabul. Ancak umarım ki, kitapta bundan çok daha fazlasını bulacaklar. Ezra ve Philip arasında kıyaslamalar yapılması normal. Kitapta amaçladığım şeylerden biri de bununla ilgili: Sanat ve biyografi, kurmaca ve kurmacadışı arasındaki bulanık suları keşfetmek. Ancak kitabın ilk kısmı bir hatırat değil. Romanın Philip Roth’la yaşadığımız ilişkinin anlatısı olduğunu söyleyemeyiz. O ilişkiye dair küçük gözlemler, ayrıntılar kitapta var, ancak neredeyse her kurmacada böyle şeyler vardır. Burada da durum çok farklı değil bana kalırsa. Sonuç olarak, şunu söyleyebilirim. Evet, Philip Roth’u yakından tanıyordum ve onunla ilgili bildiğim pek çok şeyi, onun hakkında hoşuma giden pek çok noktayı okurla paylaşmayı tercih ettim. Ancak Ezra’nın söylediği pek çok şey Philip’in ağzından çıkmadı, Ezra’nın yaptıklarının pek çoğunun Philip ile alakası yok. Ezra Blazer Philip Roth’tur demek benim açımdan dürüstlükten uzak olur. Anlattığım öyküye hizmet eden detayları alıp onlara yer vermeyi tercih ettim. Yaşananlardan çok daha fazlasını öykünün akışı içinde kurguladım. Ezra’nın kitabın son bölümünde söylediği gibi, bir romanda neyin gerçek neyin yazarın hayal gücünün eseri olduğu hakkında kafa yormanın çekici bir yanı var. Nihayetinde asıl mesele, tüm bu unsurların anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde kurgulanıp kurgulanmadığı. Anlatılan karakterlerle duygudaşlık geliştirebildik mi? Onların arzularını önemsedik mi? Kelimelerin bizim insanlığa dair kavrayışımızı geliştireceğine inanan bir yazarın ya da bir okurun asıl ilgilendiği sorular bunlar.

ABD’den başlayarak sosyal medya aracılığıyla dünyanın pek çok köşesine yayılan ve edebiyat sektöründe de etkisini gösteren #MeToo hareketi hakkında ne düşünüyorsunuz? Kitaptaki ilişkilerde gördüğümüz güç asimetrileri #MeToo hareketiyle bir diyaloğa giriyor mu sizce?

Ezra bir yazar. Alice yazmak için yanıp tutuşan biri. İkisinde de bir yazarın duyarlılığı var: meraklılar, oyunbazlar, duyuları ve hayal güçleri açık. İkisi arasında hemen göze çarpan asimetrinin yanı sıra, daha muğkak simetriler de mevcut. Birbirlerinden öğreniyorlar, birbirlerine kol kanat geriyorlar. Birbirlerini dinliyorlar, güldürüyorlar... Çoğu aşk öyküsüne benzer bir şey var aralarında. Tüm ilişkiler bir derece asimetriktir; her ilişkide, sürekli evrilmekte olan dengesizlikler mevcuttur. Hem Alice hem de Ezra içerdiği tüm risklere karşın bu ilişkiyi yaşamak istiyor. Tüm bu sebeplerle, ben romanı yazdıktan sonra dolaşıma giren #MeToo hareketi bana romanla o kadar da alakalı gelmiyor. Belki başka okurlar için öyledir, belki de başkaları için bu hareketin anlattığına bir örnek teşkil ediyordur romanda anlatılan ilişki ya da tam tersi bir vakadır... Burada elbette edebiyatın ana özelliklerinden biri karşımıza çıkıyor: öznelliği ve zamanla farklı anlamlar kazanabilmesi.

Artık İtalya’da, Milano’da yaşıyorsunuz. Avrupa’ya göç etmek dünyaya bakışınızı ve yazma biçiminizi değiştirdi mi?

Evet, Amerika benim ana temalarımdan biri ve oradan uzakta yaşadığım için artık ülkemi farklı bir gözle gördüğümü hissediyorum. Daha eleştirel ya da daha yumuşak değil bu yeni bakışım, ama bir yabancının bakışı. Asimetri’nin altında yatan politik meseleler, kuşkusuz ki benim başka ülkelerde yaşadığım deneyimlere çok şey borçlu. Bunun yanı sıra, New York ya da Londra’da değil de Milano’da yazıyor olmak benim için bir özgürlüktü. Burada edebiyat dünyasından fiziki olarak çok izole hissetmedim kendimi ama psikolojik olarak uzaktım. Bu da kendinizin daha az farkında olarak yazmanıza yarıyor. Kendinizden ziyade öyküyü ve okuyucuyu kayırıyorsunuz. Burada olmak estetik açıdan da ilham vericiydi. Yıllar önce, sanat tarihi okuduğum yıllarda buraya tezim için araştırma yapmak üzere gelmiştim. İtalyan görsel sanatlarında sıkça karşımıza çıkan bazı formlar ve imgeler öykünün çatısını oluşturdu. Roman neredeyse bir “triptik” (üç panelli tablo) gibi kuruldu.

Yazarken bir yandan da editörlük/çevirmenlik yapıyordunuz. Yazmak için nasıl zaman yarattınız? Editörlük ve yazarlık pratikte birbirini engelleyen şeylere dönüşebiliyor mu bazen?

Asimetri’yi yazmak için sabah 9-10 gibi yazmaya başlayıp günde en az beş saat kitap üzerinde çalışmaya uğraştım. Tüm dikkat dağıtıcılardan -internet dahil- uzak durmaya çabaladım. Bazı günler bu mümkün olmadı. Editörlük, çevirmenlik, “hayalet yazarlık” gibi beni bekleyen başka işler buna engel oldu. Gerçi yazmadığım zamanlarda bile aslında kitap için çalışıyordum. Zihnimin bir yanı kitapla uğraşıyordu, ne yazacağımı düşünüyordum. Yazacaklarım hakkında kitaplar ve makaleler okuyordum, okuduklarım ve yazacaklarım arasında bağlantılar kuruyordum.

Roman yazmak ve serbest bir çalışan olmak bazı açılardan birbirini engelliyor ama okuduklarınız size yol gösterdiği zaman, birbirbirlerini tamamlayabiliyorlar da. Serbest işler yaparken de, yazarken kullandığınız pek çok yetinizi keskinleştiriyorsunuz. Hayalet yazar olarak çalıştığım ve editörlük yaptığım yılları, iyi bir hikaye anlatmak için geçirdiğim kalfalık dönemi olarak görüyorum şimdi bakınca. Bu çalışmaların sonucu olarak, yazarken kendimin daha az farkındayım artık, egomu daha kolay unutup, okura daha cömert davranmak konusunda kendimi daha rahat hissediyorum.

“Edebi kahramanlarınız” kimler? Asimetri’yi yazarken hangi kitaplar size ilham oldu?

Flaubert’in metinleri benim için ayrı bir öneme sahip. Flaubert’in düzyazıları üzerine çalışmışlığım da var. Onun dışında, Saul Bellow, John Updike, John Cheever gibi yazarları sayabilirim. Louise Glück’ün şiirleri de yazı tonumu ve ritmimi derinden etkilemiştir. Zadie Smith’in 'Roman için İki Yol' (Two Paths for the Novel) adlı makalesi de Asimetri’yi yazarken hep aklımın bir köşesindeydi. Italo Calvino’nun 'Yeni Milenyum İçin Altı Not' (Six Memos for the Next Millennium) başlıklı semineri için de geçerli aynı durum. Harvard'da verdiği bu seminerde Calvino, yazarları, metinlerine hafiflik, sürat, kesinlik, görünürlük ve çoğulluk gibi nitelikleri kazandırmak için yüreklendirir. Elbette, uzunca bir süre, Philip Roth’un metinleri de beni derinden etkiledi. Roth’un üzerimdeki en büyük etkisiyse, kararlılığı ve kendini işine adayışı olmuştur. Kendi standartlarını kendisi belirler ve çıtayı çok yükseğe koyar.

Son günlerde neler okuyorsunuz? Masanızın üstünde hangi kitaplar var?

“Zevk için” okuduklarımın başında New Yorker sayıları geliyor. Leonardo Sciascia’nın To Each His Own adlı kitabını da sayabilirim. Yazarken başvurduğum kaynaklar arasında ise şunları sayabilirim: Giorgio Boatti imzalı Piazza FontanaMilano nel Tempo adlı bir fotoğraf kitabı, The Italian-Americans: A History adlı bir kitap ve Mario Vargas Llosa’nın Flaubert hakkında kaleme aldığı Madame Bovary: The Perpetual Orgy. Llosa’nın kitabı Asimetri’de de karşımıza çıkıyordu, dikkatli okurlar fark etmiştir.

Bir sonraki projeniz ne hakkında? Asimetri gibi büyük başarı yakalayan bir ilk romandan sonra tekrar yazı masasına oturmak bir baskı getirdi mi?

Bir kısmının İtalya'nın Lombardia, Calabria ve annemin köklerinin dayandığı Campania bölgesinde geçmesini, bir kısmının da New England ve New York’ta geçmesini planladığım yeni bir roman üzerinde çalışıyorum. Neyin “hakiki”, neyin “gerçek” olduğunu sorgularken ne tür yöntemler kullandığımıza, ne çeşit duygular yaşadığımıza ilişkin bir roman olacak sanırım. İçinde komplo teorileri, İtalyan mutfağı ve Milano’da bebek doğuran bir karakter de olabilir. Proje henüz emekleme döneminde, o yüzden bunlar benim tahminlerim. Asimetri yayımlandıktan sonra yazmak benim için daha zor oldu diyemem. İlk romanda olduğu gibi, bazı günler çok iyi gidiyormuş gibi hissediyorum, bazen de boşa kürek çekiyormuşum gibi. Bana daha iyi bir his veren başka bir iş yok benim hayatımda. O yüzden de yazmaya devam edeceğim.


 

1 ADET
    x

    İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. Dilediğiniz halde çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Detaylı bilgi için tıklayınız