James Wallman ile Röportaj

James Wallman ile Röportaj

İstif Çağı ile tüm tünyada çok satanlar listelerinde hızla tepeye tırmanan James Wallman, kendi deyişiyle yazarlığın dışında bir fürürist ve “kültür yorumcusu”.  Toplumsal işleyişleri algımızdaki bazı kırılmalarla yeniden nasıl hayal edebileceğimiz üzerine kafa yoran yazar, tüketmekten kaçış yok ancak ne tükettiğimize dikkat edelim, deneyimlerin bir insanı insan yapan şey olduğunu unutmayalım diyor. Buyrun sohbete...

 

İstif Çağı günümüzün “kullan-at” toplumunun ve maddiyat düşkünlüğünün bizi nasıl boğduğunu anlatıyor. Kitabın bir anlamda çağın vahşi kapitalist kültürünün bir eleştirisi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bana sorarsanız bugünden bakıp kullan-at toplumunu ve maddiyatçı kültürü eleştirmek kolay. Benim görüşüme göre kapitalizm 20. yüzyılın en büyük hadisesiydi. Tüketim kültürü kapitalizmin temelini oluşturuyor. Örneğin Türkiye ekonomisini incelerseniz %70’inin tüketim harcamaları sayesinde döndüğünü görürsünüz. Kapitalizm, kıtlıkla tanımlanan bir paradigmayı fazlalığın, aşırı üretimin olduğu bir sisteme dönüştürmeye yaradı. Milyonlarca hatta milyarlarca insanı yoksulluk koşullarından çıkarıp, onlara temiz su, bol gıda, merkezi ısıtma, daha uzun ömür, heyecan verici deneyimler ve daha iyi bir sağlık sistemine ulaşma fırsatı tanıdı. Bu anlamda başarısı muazzam oldu. Ancak maddi koşullarımız konusunda müthiş yanlarına karşın, pek çok dezavantajı da beraberinde getiriyor bu sistem (gerçi her sistem böyle değil midir?). Bugünkü şekliyle kapitalizm çevreye ve insandışı türlere korkunç bir zarar veriyor. Bizlerin, yani insanların huzurlu ve refah içinde hissetmemizi de baltalıyor. Maddiyatçı bir kültür bir şeye sahip olmak ya da  sahip olmamak üzerinden tanımlanır; eşitsizlikler yaratır. Benim İstif Çağı’nda yapmaya çalıştığım şey, yeni ve daha iyi bir kapitalizm biçimi önermek, bunun kurulmasına yardımcı olmak. Yine tüketici kültürüne dayanan ancak maddiyatçılık yerine “deneyimciliğe” odaklanan bir kapitalizm öneriyorum ben. Mutluluğu, kendi kimliğimizi, anlamı ve prestiji maddi şeylerde bulacağımız düşüncesini terk etmek ve bunları bulmanın yolunun deneyimlerden geçtiğini anlatmaya çalıştım. Böylesi bir sistem, mutluluğu da, doğayı da gözetir, eşitsizlikleri kapatır.

 

“Deneyimcilik”ten kastınız ne tam olarak?

Deneyimcilik bizi belli şekillerde harekete geçmeye iter. Bu kavramı, maddiyatçılık üzerinden tanımlamak daha kolay aslında. Daha fazla ve daha “iyi” ürün satın alarak mutluluğa ulaşmak yerine, daha iyi deneyimler yaşayarak kendi kimliğimizi, mutluluğumuzu inşa etmekten bahsediyorum. Bu deneyimlerin bir kısmı paralı olabilir: Tatiller, “odadan kaçış oyunları”, yemekler vs. Bir kısmı da bedava olabilir: bir dostla yapılan yürüyüş, aileyle akşam yemeği, denizde yüzmek...

 

İstif Çağı’nda Mad Men’den ve reklam sektörünün yükselişinden de bahsediyorsunuz. Sizce reklamcılık genel olarak hayatımızı nasıl etkiliyor, değişebilecek şeyler var mı?

Reklamcılık, kültürümüzün derinine öyle bir yerleşti ki onu yaşamımızın bir parçası olarak kabul etmek durumundayız. Bizler birer tüketiciyiz. Sosyal ortamlarımız bizi birer tüketici gibi düşünmek üzere hazırlıyor. Modern bir tüketici toplumunda, sen satın aldıklarınla tanımlanırsın. Ancak her şeyden önce birer insanız biz. Reklamcılığın sorunlu tarafı, insanların yerine şirketlerin çıkarını düşünerek bizi manipüle ettiğinde ortaya çıkıyor. Böyle olunca hem psikolojik sağlığımız hem de duygusal huzurumuz açısından olumsuz bir örnek ortaya çıkıyor. Bundan nasıl kaçınabiliriz? Televizyonu kapatıp bir dostunuzla yürüyüşe çıkın mesela... İstif Çağı’nı okuyup reklam endüstrisinin bize dünyayı şekillendirirken nasıl yardımcı olduğunu ancak bir yandan da bizden neler götürebildiğini görün. Hayat nihayetinde deneyimler üzerine kuruludur. Hatıralar, maddiyatçı arzulardan daha uzun yaşar. Yeni bir mont, el çantası ya da araba aldığınızda bu bize yalnızca kısa bir süre mutluluk verir. Vaktinizi ve olanaklarınızı bir şeyler satın almak yerine “yapmak” için harcayın.

Fütüristlere insanlığın geleceği hakkında sorular yöneltmek adettendir. Dünya gelecek 10 yıl içerisinde nasıl bir yere benzeyecek sizce?

Yapay zeka, insanlarla iletişim halindeki yardımcı robotlar (cobot), otomasyon... Daha az sıkıcı rutin iş yapacağız ve yapay zekaya sahip makineler bizim için pek çok şeyin icabına bakacak. Böylece daha yaratıcı olmak için en önemli şeye, yani zamana kavuşmuş olacağız. En azından bazılarımız için durum bu olabilir. Belki bir kısmımız haftada 4 gün çalışacağız. Belki günlük çalışma saatlerimiz 4 saat olacak... Pek çok araştırma, kısa ve yoğun çalışmaların daha üretken ve yaratıcı sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Dünyadaki pek çok meşhur innovatif insan günde dört saat çalışıyordu! Belki de gelecekte deneyimlere ayırmak için daha fazla vaktimiz olacak. Elbette bu dediğim daha çok şehirde yaşayan insanlar için geçerli.

 

Geleceğe dair iyimser misiniz?

Elbette, neden negatif düşüncelerle dolayım?  Bugüne baktığımızda, geçmişe oranla vahşetin çok daha az olduğunu, nispeten daha barışçıl zamanlardan geçtiğimizi görebiliriz. Evet halen pek çok çatışma yaşanıyor, ancak yaşam süremiz giderek uzuyor ve yaşam kalitemiz artıyor. Teknoloji bunu giderek daha fazla insan için mümkün hale getirecek .Bu konu hakkında daha fazla bilgi için Hans Rosling’in kitabı Factfulness’ı okumanızı tavsiye ederim.

 

Çağımızda giderek sesini daha çok duyuran ekolojik hareketler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Modern kapitalizmin ortaya çıkardığı et endüstrisi, plastik atıklar vb. çevre için korkunç. Bu anlamda sadeleşmek, atıkları minimize etmek en iyisi. Ancak ben gezegendeki ayak izlerimizi silmeyi düstur edinen hareketlerdense, Michael Braungart’ın önerdiği fikre daha yakınım: Dünyada bıraktığın etkiyi silmek değil, olumlu bir etki ortaya çıkarmak esastır benim için.

 

Nelerden ilham alırsınız? Hangi yazarlar, fikir insanları, filozoflar sizi daha çok yazmaya ve düşünmeye sevk eder?

Filozoflardan başlayayım: Aristo’nun etik üzerine soruları bazen çıkışsız bir çember gidibir ancak nihayetinde muhteşem sorular sorar. Nietzsche bana sorarsanız delinin teki ama bazı fikirlerine bayılıyorum, özellikle de yaşamın ancak bir sanat eseri olarak anlamlı olduğu fikrine. Voltaire’in Candide’i kısa ve eğlencelidir ama sizi düşünmeye sevk eder. Mümkün kitapların en iyisidir! : ) Erich Fromm’un Sahip Olmak ya da Olmak adlı kitabı modern toplumun özgün, zekice yazılmış bir eleştirisidir. Ayn Rand’ın The Fountainhead’de yazdıkları bence Aristo’nun fikirlerinin yeniden hayat bulmuş şeklidir. Kişinin iyiyi ve kötüyü toplumun ne düşündüğünden bağımsız olarak bulabileceği fikri benim için önemlidir. Bunlar dışında Malcolm Gladwell, Michael Lewis, Laurie Lee, PJ O’Rourke, AA Gill, Yuval Noah Harari ve Ian Morris gibi yazarların isimlerini sayabilirim.

 

Bize yeni projenizden bahsedebilir misiniz? O da 2019’da Doğan Kitap etiketiyle Türkiye’de yayımlanacak...

Yeni kitabımı henüz bitirdim. İstif Çağı aslında şu soruyu soruyor ve cevabını verdiyordu: Nesneler mi yoksa deneyimler mi? Temelinde, mutlu olmak için nesnelere değil deneyimlere odaklanmak gerektiğini öneriyor kitap. Çocuklarınızın daha mutlu olmasını istiyorsanız onlara da bu deneyim kültürünü aşılamalısınız. Peki, ne tür deneyimler seçmeliyiz? Yeni kitabın konusu da işte bu soru. İstif Çağı’nda olduğu gibi bu kitap için de dünyanın önde gelen ve fikirleriyle kalıpları yıkan sosyologlarıyla, antropologlarıyla, tarihçileriyle, psikologlarıyla konuştum ve onların fikirlerini kendi süzgecimden geçirerek bu kitaba dahil ettim.  Kitabın İngilizce adı Time And How To Spend It. Nisan ayında İngiltere’de yayımlanacak.

1 ADET
    x

    İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. Dilediğiniz halde çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Detaylı bilgi için tıklayınız