Portreler - Simone de Beauvoir

Portreler - Simone de Beauvoir

Sınırların Ötesinde Bir Kadın: Simone de Beauvoir

 

“Annenin kaderi kızına mirastır,” der bir Türk atasözü. Bu mirası reddedenlerin ilki değilse bile en önemlilerinden biridir Simone de Beauvoir. Koyu Katolik bir anneyle agnostik bir babanın arasında büyüyen Simone bir kız çocuğu olarak doğmuştu ama kendini güçlü bir kadın olarak var etmeyi de bildi.

 

Manastırda yetişmiş koyu bir Katolik olan annesinin inançla dolu dünyası başta ona garip bir huzur ve güven veriyordu. Yine de her gün bulaşık yıkayan, tencereleri ovan, her gün üç öğün yemek hazırlayan, çocuklarıyla ilgilenen, çorap yamayan annesinin hayatı ona boğucu geliyordu. Hayır, genç Simone’un kendisi için arzu ettiği hayat kesinlikle bu değildi. O kendi çocuklarını doğurup onların çoraplarını yamayarak annesinin hayatını tekrar etmeyecekti. Genç Simone’un hayali okuyup bir meslek sahibi olmaktı. Zaten Birinci Dünya Savaşı sırasında aile servetlerinin büyük bölümünü Rus tahvillerine yatırarak batıran babası da çeyiz paraları olmadığı için çalışmaları gerektiğini söylüyordu. Simone soyadının önündeki asalet ünvanının da kaynağı olan avukat babasına hayrandı, tıpkı birçok kız çocuğu gibi. Dünyada babasından daha zeki bir adam olabileceğine ihtimal vermiyordu. Annesinin inanç yüklü dünyasındansa babasının edebiyat ve politikayla dolu düşünsel dünyası ona daha çekici gelmeye başlamıştı yaşı büyüdükçe. Böylelikle Karmelit manastırında dua ettiği bir akşam dinle bağlarını kopardı. Yaşamak istediği hayat inancıyla bağdaşmıyordu. Bu yüzden hayal ettiği hayattan değil, inancından vazgeçti.

 

Fakat bu büyük kararını dışa vurması öyle sanıldığı kadar kolay değildi. Her şeyden öte dindar annesinin tepkisinden korkuyordu. Davranışları manasız yasaklarla kontrol altına alınmaya çalışıyordu. Bu baskının altında kaçabildiği tek yer kitaplardı. Fakat bu kaçış da bir yere kadar işe yarıyordu. Genç Simone’un hayal ettiği hayatı kurabilmek için daha büyük adımlara ihtiyacı vardı. Bu yüzden de okulunda başarılı olmaktan başka şansı yoktu. Matematik ve felsefede Baccalaureat sınavını geçtikten sonra Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimi ve Saint Marie Enstitüsü’nde yabancı dillerde yazın eğitimi gördü. Bunun ardından Sorbonne Üniversitesi geldi. Felsefe eğitimi görmek için geldiği Paris’te önce burjuvaların semti olan Montparnasse’da, ardından da St. Germain des Pres’de oturdu. Ama hayatındaki asıl kırılma noktası hayat arkadaşı Jean Paul Sartre ile tanışmasıydı. Zekasıyla sivrilen fakat fiziksel yapısıyla pek dikkat çekmeyen genç Sartre Simone’u derslerde görmüş ve ondan çok etkilenmişti. Paspal giyim tarzına rağmen güzelliğini gizleyemeyen Simone’un asıl alamet-i farikası parlak zekasıydı. Parlak zekası sayesinde erkek egemen bir düşünce ortamında kendine bir yer açmayı bilmişti. Sartre için bu genç ve güçlü kadından etkilenmemek ihtimal dışıydı doğrusu.

 

Şu talihe bakın ki Sartre ve Simone’un duyguları karşılıklıydı. Sartre’ın daveti üzerine üst üste yığılı kitaplar ve sigara izmaritleriyle dolu evine giden Simone konuşmalarını hayranlıkla dinlediği bu muzip ve zeki adama aşık olmuştu bile. Ama onlarınki birbirlerini boğan değil, aksine özgür bırakan bir aşktı. İkili karşılıklı bir dürüstlük sözleşmesine imza atmışlardı. Sonradan sözleşmeden vazgeçtilerse de aralarındaki eşitlik prensibini bütün ilişkileri boyunca korudular. İkisi de tekeşli değildi. Simone de Beauvoir Sartre’ın hayatına giren sayısız kadını önemsemiyordu, nitekim hiçbiri de kalıcı olmamıştı hayatlarında. İkili sadakati ilişkilerde değil birbirlerine verdikleri sözlerde arıyordu. Sartre birçok kere Simone’a evlenme teklif ettiyse de Simone bu teklifleri hiçbir zaman kabul etmedi. ''Evlilik geleneksel olarak kadınlara sunulmuş tek gelecektir. Birçok kadın ya evlidir, ya bir zamanlar evlilik geçirmiştir ya da evli olmadığı için acı çekiyordur,” derken kendisi bu koşullamaların dışında kalıyordu. Nitekim ömrü boyunca hiçbir evlilik teklifini kabul etmedi ve bir bakıma toplumun onun için kurguladığı geleceği de reddetmiş oldu.

 

Başkalarıyla ilişki kurarken takındığı bu temkinli tavır herkes için geçerliydi. Çevresine kabul ettiği az sayıda kişiden biri olan öğrencisi Olga Kosakievcz’den sevgilisi Sartre de çok etkilenmiş ve Simone kendini üçlü bir yaşantının içinde bulmuştu. Kıskançlık edip sorun çıkarmamak konusunda ne kadar çabalarsa çabalasın hareketlerini bu genç kadına göre ayarlamak en hafif tabiriyle Simone’u çıldırtmaya başlamıştı. Sartre ve Olga ile yaşadığı bu üçlü ilişki de Beauvoir’ın ilk romanına da ilhamını verdi. İlk romanı Konuk Kız’ın sonunda romanın ana kahramanı ve Simone’un da bir yansıması olan Françoise diğer kadını öldürüyordu. Sembolizmin böylesi!

 

Kim bilir, belki de yaşadıkları bu çalkantılı ilişki Simone de Beauvoir’ı fark ettirmeden yormuştu. Biraz soluklanmaya ihtiyaç duyduğu bir zamanda, kırkına bir kala rastladı Nelson Algren’a. Simone kendisi gibi bir yazar olan Nelson Algren’la Chicago’da tanışmıştı.  İkilinin Chicago’nun arka sokaklarında ve salaş barlarında geçirdikleri birkaç gün Algren’ın Simone’a aşık olmasına yetmişti. Simone için de günübirlik ilişkiler kurduğu diğer erkeklerden farklıydı Nelson Algren. Bu yüzden kapitalizmin beşiği Amerika’nın ırkçılığını ve paranın hakimiyetini eleştirmek üzere yazmayı planladığı kitabından da vazgeçti. Bu sırada Sartre ile ilişkileri de sürüyordu elbette. Hatta Sartre Amerika’da tanıştığı ve de Beauvoir’ın anılarında M. olarak anılan kadın Paris’e gelince Simone’dan bir süre daha Algren’ın yanında kalmasını rica etmişti. Simone da bu ricaya uydu, Amerika’daki hayatından şimdilik memnundu. Ne var ki Nelson Algren’in Simone’un hayatındaki ikinci erkek olmaya pek niyeti yoktu. Simone Algren’den aldığı evlilik teklifini reddedince ayrıldılar.

 

Takvimler 1952’yi gösterirken Simone Paris’teki yaşamına geri dönmüş ve yolu bu kez Claude Lanzmann adlı film yapımcısıyla kesişmişti. Claude Lanzmann Simone de Beauvoir ile birlikte yaşadığı altı yıl zarfında onun katı çalışma disiplinine de tanıklık etti. Lanzmann Paris’teki dairede beraber yaşamaya başlamalarını şöyle anlatıyordu:

 

“İlk sabahımızda ben yatakta uzanmayı düşünürken o kalkıp giyindi ve masasının başına gitti. Yatağı işaret ederek ‘Sen orada çalışırsın,’ dedi. Ben de kalkıp yatağın kenarına oturdum ve sigara içerek çalışıyormuş gibi davrandım.”

 

Bütün bu ilişki zarfında, diğer tüm ilişkilerinde de olduğu gibi, Sartre hep yanı başındaydı. Onlarınki sadece bir gönül birliği değildi, aynı zamanda bir akıl birliğiydi de. Her ikisinin de hayatına bir sürü insan girip çıkmış, fakat günün sonunda onlar yine baş başa kalmışlardı. Bu beraberliklerini şu sözlerle açılıyordu de Beauvoir:

 

“Sartre ile olan anlaşmam otuz yıldan fazla sürdüyse bu bedelini başkalarının ödediği kayıplarla ve kavgalarla mümkün olmuştur.”

 

Kitaplarını aslında Sartre’ın yazdığı iddialarına kulak asmasa da Sartre’ın onun entelektüel kişiliği üzerindeki etkisini hiçbir zaman yadsımadı. Simone 1954 yılında Les Mandarins adlı eseriyle Goncourt Ödülü’nü kazanınca ellerine geçen parayla ileride beraberce yatacakları mezarlığın karşısındaki evi satın aldılar. Artık onları ancak ölüm ayırabilirdi. Nitekim öyle de oldu. Simone de Beauvoir’ın onunla yaşadığı aşkı hayatının en büyük başarısı olarak gördüğü ve yalnızca tek bir geceyi dargın geçirdiği Sartre 15 Nisan 1980’de öldü. Simone Sartre ondan önce ölürse çok acı çekeceğini hissettiğini yazmıştı bir zamanlar ve bu öngörüsü şimdi gerçek olmuştu işte. Yaşadığı bu acı 6 yıl sürdükten sonra sevgilisinin ölüm yıldönümünden bir gün evvel hayata gözlerini yumdu Simone. Ardında “… en önemli eserimdir,” dediği hayatını bırakarak…


x

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. Dilediğiniz halde çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Detaylı bilgi için tıklayınız