Portreler - Haruki Murakami

Portreler - Haruki Murakami



Yeteneğin insanın içinden taşan bir şey olduğu ve çoğunlukla erken yaşlarda ilk belirtilerini göstereceği yaygın bir inanıştır. Saç fırçasını eline alıp şarkı söyleyen ya da halının üzerinde kendince bale figürleri uyduran bir çocuğun içindeki sanatçı tarafın ortaya çıktığını ve gelecekte kuvvetle muhtemel bir müzisyen ya da dansçı olacağını düşünmeyi nedense severiz. Bu denklem nadiren işler ve geleceğin sanatçısı olarak görülen çocuk kimi zaman sanatla uzaktan yakından alakası olmayan biri olup çıkar. Öte yandan çocukluğunda ya da ilk gençliğinde herhangi bir kıvılcım göstermeyen biri de adını tüm dünyaya duyurabilir. Şüphesiz Haruki Murakami ikinci grupta yer alıyor.

 

Yazmaya 29 yaşında ve birdenbire başlayan yazar kendi başlangıcını da anı anına hatırlıyor üstelik.

 

“Roman yazmayı düşünmeye başladığım tarih ve saat çok net aklımda. 1 Nisan 1978, öğlen 13:30 sıraları. O gün Cingu Stadyumu’nda açık tribünde bira içerek beysbol izliyordum. Cingu Stadyumu oturduğum apartmandan yürüme mesafesindeydi, bense ateşli bir Yakult Swallows takımı taraftarıydım, hâlâ da öyleyim. Gökyüzünde tek bir bulut bile yoktu; ılık rüzgârıyla harika bir bahar günüydü. O sıralardaki Cingu Stadyumu’nda saha arkasındaki tribünde koltuklar yoktu ve tribün üzeri çimle kaplı dik bir yokuştan ibaretti. O çimlerin üzerine uzanmış, soğuk biramı yudumluyor, gözlerim arada sırada gökyüzüne dalıp gidiyor, rehavet içerisinde maçı izliyordum. Seyirciler, her zaman olduğu gibi pek fazla değildi. Yakult sezonun açılış maçında Hiroşima Carps’ı evinde ağırlıyordu. Yakult’un top atıcısını Yasuda diye anımsıyorum. Tıknaz, ufak tefek bir atıcıydı ve feci falsolu toplar atardı. Yasuda ilk sette Hiroşima vurucularına puan vermeyerek güzelce savuşturdu. Sonra karşı sete geçildiğinde ilk vurucu olarak Dave Hilton (Amerika’dan henüz gele, yeni transfer, genç bir beysbolcuydu) sol çizgiye doğru vuruşunu yaptı. Sopaya tam ortadan oturan topun tiz sesi stadyumda yankılandı. Hilton hızlı bir koşuyla birici kaleden geçip, kolayca ikinci kaleye ulaştı. Benim “Evet, ben roman yazayım” diye ilk defa aklımdan geçirdiğim andı bu. Göz alabildiğine açık gökyüzünü, taze, yeşil çimenlerin dokunuşunu, sopanın haz veren sesini hâlâ anımsıyorum. O an gökyüzünden bir şey sessizce süzülerek aşağıya inmiş ve ben onu güzelce yakalamıştım sanki.”[1]

 

Fakat Haruki Murakami açısından küçük bir sorun vardı. Üniversiteyi bitirdiğinden bu yana Peter Cat adında bir caz bar işletiyordu ve çoğunlukla gece boyu ayakta olmasını gerektiren işi yazarlık mesaisine pek olanak tanımıyordu. Cazla on üç, on dört yaşlarında tanışmıştı Murakami. Esasen o yıllarda ileride müzisyen olmayı hayal ediyordu fakat enstrümanlarla arası pek iyi değildi. Haliyle 29 yaşındaki Murakami için yazmaktan başka çare kalmıyordu. Çünkü kitap yazmak da tıpkı müzik yapmak gibiydi onun için; akortlar, melodiler, ritmler ve blues hissi yazarken çokça yardım aldığı şeylerdi. 29 yaşında, bir gece yarısı mutfak masasında yazmaya koyuldu Murakami.

 

Yazmaya koyulmuştu koyulmasına ama esasen nasıl roman yazılacağına dair bir fikri de yoktu. Çocukluğundan bu yana iyi bir okurdu. Lise yıllarından itibarense polisiye romanlara adeta aşık olmuştu. Raymond Chandler’ın da sıkı bir hayranıydı. Denizcilerin ve yabancıların sık sık uğradığı bir kıyı kenti olan Kobe’de yaşamasının bir nimeti de gelen yabancıların kitaplarını sahaflara satmasıydı. Bu sayede Murakami birçok İngilizce romana ucuz yoldan ulaşabiliyordu. İngilizce okumayı da bu sayede öğrenmişti. Fakat içine doğduğu Japon kültürüne de, Japon edebiyatına da bir o kadar yabancıydı. Gençlik yıllarında Japon kültürünü sıkıcı buluyor, ondan adeta kaçmak istiyordu. Bu yüzden Japon yazarlardan da neredeyse hiç kimseyi okumamıştı. 29 yaşındaydı, bir roman yazmak istiyordu, fakat Japonca nasıl yazacağına dair bir fikri yoktu. Bu durum yazarı bildiği şeylere yönetti. Üslubu, yapıyı, hemen her şeyi okuduğu Amerikan ve Batı romanlarından aldı. Bu tercih Murakami’nin tarzının da çekirdeğini oluşturacaktı.

 

Bir ailenin ve bir işletmenin yükünü omuzlarında taşıdığı o günlerde, çoğunlukla mola sürelerinde ve sabaha karşı işten eve döndüğü saatlerde çalışıyordu yazar. İlk romanını önce İngilizce yazmayı tasarlamış, fakat kısa bir denemenin ardından bu fikrinden hemen vazgeçmişti. Daha sonraları verdiği bir söyleşide “Ortaya çıkan sonuç pürüzlü, yontulmamış ve sıkıcıydı. Ama kendimi bu yöntemle ifade etmeye çalışmak yavaş yavaş kendine özgü bir ritim meydana getirdi,” diyecekti bu deneme için. 1979 ve1980 yıllarında ard arda iki romana imza attı Murakami; Kaze no uta o kike (Rüzgârın Şarkısını Dinle) ve 1973-nen no pinbōru ( Pinball, 1973). Bu iki roman uzun yıllar Japonya dışında yayımlanmadılar, çünkü Murakami devam eden yıllarda bu romanları olgunlaşmamış çalışmalar olarak değerlendirmiş ve yayımlanmalarını istememişti. Bu iki roman ancak 2015 yılında İngilizce’ye çevirildi ve başka hiçbir dilde de yayımlanmadı. Yazar her ne kadar böyle düşünse de Kaze no uta o kike ile en iyi ilk roman dalında Gunzo Ödülü’ne, layık görüldü. Murakami ve bu durum ona yazarlığı bir meslek olarak seçme cesaretini verdi. Bu ilk iki kitapta geleneksel Japon romanına yapısökümcü bir yorum getirmeyi denemişti Murakami. Yapımsökümden anladığı ise içindekileri tamamen boşaltıp yalnızca çerçeveye sadık kalmaktı. Böylece çerçevenin içini yeni ve orijinal bir şeylerle doldurmak zorunda kalacağına inanıyordu. Bu ilk iki roman bir tür öğrenim süreciydi yazar için. Bu sürecin ardından, 1981 yılında barını kapattı ve tam zamanlı bir yazar olarak masaya oturdu. Bir yıl sonra ortaya Yaban Koyununun İzinde çıkmıştı. Murakami kendi tarzını bulmaya ancak üçüncü romanı Yaban Koyununun İzinde ile başlayacaktı. 1982 yılında yayımlanan roman aynı yıl yazarına Noma Edebiyat Ödülleri’nde “en iyi çıkış yakalayan yazar” ödülünü getirmişti. Bu romandan üç yıl sonra, 1985 yılında ise yazarın tarzının sınırlarını daha net bir biçimde ortaya koyan ve adeta Murakami romanları arasında merkezde bir yerde duran Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu yayımlandı ve Murakami bu kez oldukça prestijli bir edebiyat ödülü olan Tanizaki Ödülü’ne layık görüldü. Yıllar sonra Paris Review’a verdiği o ünlü röportajda “Benim tarzım, yani tarzım olarak gördüğüm şey Haşlanmış Harikalar Diyarı’na çok yakın,” diyordu yazar. “Gerçekçi tarzı sevmiyorum aslında.” [2]

 

Bu pek çok açıdan ilgi çekici bir açıklamaydı, çünkü yazarın bir sonraki romanı İmkansızın Şarkısı tamamiyle gerçekçi bir üslupla kaleme alınmıştı. Bu roman yazar için bir meydan okumaydı adeta. Murakami gerçekçi bir kitap yazabileceğini kanıtlamak istiyordu. “Gerçeküstü romanlar yazmaya devam etseydim kült bir yazar olabilirdim,” diyordu yazar Paris Review röportajında. “Fakat ben ana akıma dalmak istedim. Böylece gerçekçi bir kitap da yazabileceğimi kanıtlamış olacaktım. İşte bu kitabı bu yüzden yazdım. Japonya’da çok satanlar listesine girdi, bu sonucu bekliyordum.” Gerçekten de İmkansızın Şarkısı gerek Japonya’da, gerekse dünyada Murakami’nin önünü açan kitap oldu. Zira bu kitap yazarın İngilizce’ye ilk çevirilen kitabıydı da aslında.

 

İmkansızın Şarkısı’ndan sonra Murakami ait olduğu sulara geri döndü. Üstelik artık tanınmış bir yazardı o. Bir sonraki kitabını merakla bekleyen okurlarının karşısına 1988 Dansu, Dansu, Dansu (Dans, Dans, Dans) romanıyla çıktı bu kez. Bütün bunlar olup biterken, Japonya’nın değişen siyasi iklimi ve kazandığı şöhretin de etkisiyle, Avrupa’nın çeşitli yerlerine seyahat edip duruyordu Murakami. 1991 yılında geldiği Amerika Birleşik Devletleri ise gelecek birkaç yıl boyunca evi olacaktı ünlü yazarın. 1991- 93 yılları arasında Princeton Üniversitesi’nde, 1993-95 yılları arasında ise Tufts Üniversitesi’nde ders veren Murakami bu dönemde en beğenilen romanlarından ikisine; Zemberekkuşu’nun Güncesi’ne ve Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında’ya da imza attı.

 

Amerika’da geçirdiği yılların ardından, 1995 yılında Kobe’ye geri dönen yazar burada iki büyük felaketle de yüz yüze geldi: Büyük Kobe Depremi ve Aum Shinrikyo mezhebi tarafından Tokyo Metrosu’nda gerçekleştirilen sarin gazı saldırısı. Bu iki ölümcül olay yazarın biri kurgu dışı, diğer ise öykü derlemesi olan sonraki iki kitabına ilham vermişti. 1997 yılında yayımlanan Andāguraundo (Underground) Tokyo Metro’sunda gerçekleştirilen saldırıyı konu alırken Kami no kodomo-tachi wa mina odoru (Depremden Sonra) altı öyküden oluşuyor ve Japon halkının depremden sonra yaşadığı ruhsal duruma odaklanıyordu. Yazar, bu üç yıllık dönemde yeni bir roman üzerinde çalışmaktan da geri durmamıştı elbette. Türkçeye 2016 yılında çevrilen Sputnik Sevgilim bu yılların bir ürünüydü esasen.

 

Sputnik Sevgilim’i Murakami’nin kült mertebesine erişen bir diğer romanı Sahilde Kafka takip etti. Bu isim romanın ana karakteri olan 15 yaşındaki Japon genç Kafka’dan geliyordu. İlginç bir tesadüf eseri Kafka’yı ilk okuduğunda Murakami de 15 yaşındaydı! Üstelik 15 yaşındaki Kafka Radiohead ve Prince dinlerken Radiohead üyeleri arasında Murakami’yi yakından takip edenler bulunuyordu!

 

Sahilde Kafka’yı yalnızca altı saatlik bir zaman diliminde gerçekleşen olayları konu alan Karanlıktan Önce izledi. Kitap 2007 yılında İngilizce’ye çevirilmesinin ardından ünlü The New York Times gazetesi tarafından “yılın dikkate değer kitapları” arasında anılacaktı.

 

Karanlıktan Önce’nin ardından Murakami’nin romancılığı açısından bir tür kuluçka dönemi başlamıştı. Yazar bu dönemde kendisi için zamanla bir hobiden daha fazlası haline gelen koşu ve yazarlığı üzerine otobiyografik bir metin olan Koşmasaydım Yazamazdım’ı kaleme alsa da kurgudan yana pek sesi soluğu çıkmadı. Beş yıllık çalışmanın ardından Murakami sadece konusuyla değil, uzunluğuyla da dikkatleri üzerine çeken yeni romanı 1Q84 ile ortaya çıktı bu kez. 1Q84 adında (tahmin edilebileceği gibi) George Orwell’in ünlü distopyası 1984’e bir göndermede bulunuyordu. Zira Japonca’da Q harfinin okunuşu ile 9 rakamının okunuşu neredeyse aynıydı! Roman Japonya’da (Murakami’nin pek çok romanı gibi) ciltler halinde basılmıştı ve üç ciltten oluşuyordu. Romanın ciltlere bölünmesinin altında yatan sebepse aslında epeyce pratikti. Japonya’da ortalama bir çalışan işe gidip gelirken iki saatini yolda geçiriyor ve insanlar bu süreyi genellikle kitap okuyarak değerlendiriyordu. Uzun kitapların ciltler halinde yayımlanması da okurlar açısından taşıma kolaylığı sağlıyordu. Murakami romanının gerçekte ne denli uzun olduğunu ancak kitabın Amerika’da tek cilt halinde yapılan bir baskısı ile fark etti. Kitabın bu haliyle telefon rehberine benzediğini düşünen yazar “Bu kadar uzun olacağını bilsem belki de yazmaya hiç yeltenmezdim,” diyordu üstelik!

 

Bundan üç yıl sonra, 2013’te yayımlanan Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları Allah’tan 1Q84 kadar uzun değildi, alt tarafı 320 sayfaydı! Bir arkadaş grubu içinde adında bir renk geçmeyen tek kişi olan ve içten içe dışlandığını hisseden Tsukuru Tazaki ile yazar dümeni bu kez kişinin kendi içindeki dünyalara kırıyordu. Önceki romanları gibi fantastik ögelere yer veren roman gerçekçiliğe de göz kırpmasıyla yazarın diğer romanları arasında biraz daha farklı bir yerde duruyordu.

 

Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları’ndan sonra okurlarının karşısına bu kez yedi öykülük bir derleme ile çıktı Murakami: Kadınsız Erkekler. Murakami’nin kaleme aldığı bu yedi öykü aşka ve kadınlara yakılmış birer ağıt niteliğindeydi adeta.

 

2013’te yayımlanan Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları’nın ardından Murakami hayranlarının dört gözle beklediğini, yazarın yeni romanı 24 Şubat 2017’de Japonya’da yayımlanırken kimi kitabevleri kitapları satışa çıkarmadan evvel geri sayımlar düzenledi, yazarın hayranları ise kitabevlerinin önünde daha geceden uzun kuyruklar oluşturdu. Hatta bazı kitabevleri kitabı okumak için eve kadar gitmeyi bekleyemeyen sabırsız okurlar için okuma odaları bile oluşturdu! Öyle ki adı ve yayın tarihi dışındaki tüm bilgileri sır gibi saklanan kitabın kapak tasarımı için (Murakami’nin de özel talebiyle) ünlü Japon tasarımcı Chihiro Takahashi emeklilik hayatına küçük bir ara verdi ve kitabın metni 2016 yılında kendisine verildikten sonra kitabın kapağı için dört aylık, sıkı bir çalışma yürüttü. Takahashi’nin normalde hiçbir yazara bire bir danışmanlık yapmadığının ve bunun Haruki Murakami’ye özel bir durum olduğunun da altını çizelim! Sanat ve yaratıma odaklanan romanın 2018 yılı Kasım’ında İngilizcede yayımlanması bekleniyor. Romanın Türkçede ne zaman yayımlanacağı ise belirsizliğini koruyor. Görünen o ki Türkiye’deki Murakami hayranlarının biraz daha sabırlı olması gerekecek. Ne diyelim, merakla bekliyoruz!


[1] Koşmasaydım Yazamazdım, Doğan Kitap, 3. Baskı, çev. Hüseyin Can Erkin

[2] Yazarın Odası 2, Timaş Yayınları 1. Baskı, 2017

x

İnternet sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz ve internet sitemize yapacağınız ziyaretleri kişiselleştirebilmek için çerezlerden faydalanıyoruz. Dilediğiniz halde çerez ayarlarınızı değiştirebilirsiniz. Detaylı bilgi için tıklayınız