Kazananlar ne diyor?
Dereceye girmek için neler yaptılar? Ne kadar araştırdılar, kaç tane alıntıyı ilk anda tanıdılar? Roman Bilgi Yarışması'nda dereceye giren idefix dostlarına merak ettiklerimizi sorduk.
Bir sonraki yarışma için çok önemli detaylar sunan bu röportajları dereceye giren yarışmacıların isimlerinin üzerine tıklayarak görüntüleyebilirsiniz.
| Ad Soyad | Doğru Cevap Adedi | Tamamlama Zamanı |
| 1. | Onursal Apaydın | 57 | 14.12.2006 14:12 |
| 2. | Leyla Akkök | 57 | 14.12.2006 14:15 |
| 3. | Tolga Öztürk | 57 | 14.12.2006 14:15 |
| 4. | Adil Ünlü Erdoğan | 57 | 14.12.2006 14:22 |
| 5. | Nurhan Pekindil Erdoğan | 55 | 13.12.2006 14:37 |
| 6. | Yasemin Giden | 54 | 14.12.2006 14:07 |
| 7. | Esra Akaş | 54 | 14.12.2006 14:51 |
| 8. | Hakan Eyi | 53 | 14.12.2006 14:03 |
| 9. | Bora Bilgin | 53 | 14.12.2006 14:11 |
| 10. | Tayfun Bilgin | 53 | 14.12.2006 14:13 |
| 11. | Işıl Özel | 53 | 14.12.2006 14:23 |
| 12. | Ahmet Apaydın | 53 | 14.12.2006 14:23 |
| 13. | Burçak Tülay | 53 | 14.12.2006 15:56 |
| 14. | Fatima Betül Hoşgör | 53 | 14.12.2006 16:55 |
| 15. | Yasemin Sertoğlu | 53 | 14.12.2006 17:32 |
| 16. | Cem Akaş | 52 | 13.12.2006 18:33 |
| 17. | Sumru Yıldız | 52 | 14.12.2006 14:03 |
| 18. | Barış Aksoy | 52 | 14.12.2006 14:03 |
| 19. | Ahmet Vural | 52 | 14.12.2006 14:08 |
| 20. | Selma Kabakçı | 52 | 14.12.2006 14:17 |
4. Sanal Kitap Fuarı Roman Bilgi Yarşıması
|
|
|
|
Ortalama tahmin adedi
7.62
|
2006 Yılında düzenlediğimiz 4. Sanal Kitap Fuarı, Grande Punto ödüllü çok çekişmeli bir yarışmaya da sahne oldu. Bir ay boyunca her gün 2 romandan alıntı yaparak bu alıntıların hangi romanlardan olduğunu üyelerimize sorduk. Bir ay boyunca, romanlar karıştırıldı, aramalar yapıldı, arkadaşlara bu paragrafların hatırlanıp hatırlanmadığı soruldu. Yarışmayı elli sekiz sorunun elli yedisini doğru olarak en kısa sürede gönderen yarışmacı Onursal Apaydın kazandı ve ödülün sahibi oldu. Bu zorlu yarışmanın şerefine yarışmada dereceye giren dostlarımızı kutlamak için bir akşam yemeği düzenledik. Ayrıca ilk 10'da yer alan yarışmacılarımıza yarışmada alıntıların seçildiği romanlardan oluşan setler armağan edildi.
idefix 4. Sanal Kitap Fuarı boyunca sorulan 58 alıntı paragrafın ait olduğu aşağıdaki romanları merak edip okumak isteyenler için tüm kitapları bir sayfada topladık...
Tamamını listelediğimiz, ancak sadece şu an "baskısı olan"ları, idefix'e özel indirimlerle alabileceğiniz Grande Punto kazandıran kitaplar için
tıklayınız.
 |
 |
Soru 1 (2856 yarışmacı tahminde bulundu.)
Çok çok uzun yıllar önce, Gollum hâlâ ışıkta yaşarken eline geçmiş olan gizli bir hazinesi vardı: Takan kişiyi görünmez yapan altın bir yüzük. Sevdiği tek şeydi o, onun "kıymetli"siydi ve Gollum onunl...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Yüzüklerin Efendisi Birinci Kısım Yüzük Kardeşliği Yazar: John Ronald Reuel Tolkien |
|
Çok çok uzun yıllar önce, Gollum hâlâ ışıkta yaşarken eline geçmiş olan gizli bir hazinesi vardı: Takan kişiyi görünmez yapan altın bir yüzük. Sevdiği tek şeydi o, onun "kıymetli"siydi ve Gollum onunla konuşurdu, yanında olmadığı zamanlarda bile. Çünkü avlandığı veya madenlerdeki orkları gözetlemek istediği zamanlar hariç adasında bir delikte emniyet içinde saklıyordu yüzüğünü.
|
|
Soru 2 (775 yarışmacı tahminde bulundu.)
SALT AKLIN ELEŞTİRİSİ'ni okudum, 60 Watt altında Beatrix sokağı'nda, Ulusal Kitaplığın kasveti içersinde Locke, Leibniz ve Hume'u okudum, küçük lambaların ışığında Sokrates öncesi filozoflardan VARLIK...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Malina Yazar: Ingeborg Bachmann |
|
SALT AKLIN ELEŞTİRİSİ'ni okudum, 60 Watt altında Beatrix sokağı'nda, Ulusal Kitaplığın kasveti içersinde Locke, Leibniz ve Hume'u okudum, küçük lambaların ışığında Sokrates öncesi filozoflardan VARLIK VE HİÇLİK'e değin, her devirden tüm kavramlarla kafamı bulandırdım, Kafka, Rimbaud, ve Blake'i 25 Wattlık ışıkta, Paris'te bir otelde, Freud, Adler ve Jung'u 360 Watt altında, Berlin'in yalnızlık kokan bir sokağında, pikapta Chopin'in etüdleri hafiften dönerken okudum; Cenova'da bir kıyıda, düşünce ürünleri üstündeki mülkiyet hakkının kaldırılmasını savunan, ateşli bir söylev okudum, kağıt tuzlu su lekeleriyle kaplıydı ve güneşten kavrulup buruşmuştu; Klagenfurt'ta üç hafta içersinde LA COMEDIE HUMAINE'i bitirdim; hafif ateşim vardı ve antibiyotiklerden zayıf düşmüştüm, Poust'u Münih'te, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte dam aktarıcıları çatıdaki odanın damını delene kadar okudum, Fransız moralistleriyle Viyanalı mantıkçıları okuduğumda çoraplarım düşüktü; günde otuz fransız sigarası eşliğinde her şeyi okudum, DERERUM NATURA'dan LE CULTE DE RAISON'a kadar, tarih, felsefe, tıp ve ruhbilim alanlarında çalıştım, Stienhof Akıl Hastanesinde şizofrenlerin ve manik-depresiflerin hastalık öncesi gelişmeleri üzerinde durdum, üniversitenin büyük anfisinde, yalnızca artı altı derecede not tuttum, sonra gölgede 38 derecede de mundo, de metne, de motu üzerine notlar çıkardım, başımı yıkadıktan sonra Marx ve Engels'i, küfelik durumdayken V.I.Lenin'i okudum; kafam karışık, bir kaçış içersinde, gazeteler, gazeteler, gazeteler okudum, ve daha çocukken okurdum gazeteleri, ocağın önünde, ateş yanarken; ve bütün istasyonlarda, bütün trenlerde, tramvaylarda, uçaklarda gazeteler, dergiler ve cep kitapları okudum, ve her şey üzerine yazılmış her şeyi okudum, dört dilde, fortiter, fortiter, ve okunacak ne varsa hepsini anladım ve tüm okuduklarımdan kendimi bir saat için özgür kılıp İvan'ın yanına uzanıyorum, ve diyorum ki; O kitabı, henüz olmayan kitabı, senin için yazacağım, eğer gerçekten istiyorsan. Ama gerçekten istemelisin, benden istemelisin, ve ben senden onu okumanı hiçbir zaman istemeyeceğim.
İvan: Sonu iyi biten bir kitap olmasını umalım, diyor.
Umalım.
|
|
Soru 3 (937 yarışmacı tahminde bulundu.)
Kamyonlara doldurulup götürülen insanlar öğlen sonu yıkık kondularının olduğu tepeye yeniden geldiler. Çöp ayıklayıcıların didik didik ettiği, rüzgârın dört bir yana savurduğu kırık dökük eşyalarının ...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Berci Kristin Çöp Masalları Yazar: Latife Tekin |
|
Kamyonlara doldurulup götürülen insanlar öğlen sonu yıkık kondularının olduğu tepeye yeniden geldiler. Çöp ayıklayıcıların didik didik ettiği, rüzgârın dört bir yana savurduğu kırık dökük eşyalarının başında bir kederle dönendiler. Önce öfkelerini yaş edip gözlerinden akıttılar. Sonra bir hırsla kalkıp işe sarıldılar. Kırık tahtaları bir solukta yanyana çattılar. Yırtık kilimleri birbirine uladılar. Tenekeleri üst üste çaktılar. Çocuklar taşları, kırılmamış briketleri, tuğlaları çarçabuk bir yana yığdılar. O gece, yıkılan kondularının yarı boyunda yeni kondular kurdular. Çatıların üstüne çöp yığınlarından ayıkladıkları naylonları, yırtık pırtık savanları, delik deşik kilimleri serdiler. Kiremit yerine tabak fabrikasının altındaki düzlükten çekip getirdikleri kırık tabakları dizdiler. Gece yarısından sonra yorgun yılgın yeni kondularına girdiler. Rüzgâr vurdukça çın çın öten tabakların sesini dinleye dinleye uykuya geçtiler.
Çatıların üstündeki tabaklar tek tek uçup gitti. Naylonlar, kilimler savrulup yere serildi. Briket aralıklarından konduların içine su doldu. Orta yerde göllendi.Çatı deliklerinden beşiklerin üstüne bir karış kar yağdı. Bebekler ağlaşana kadar hiç kimse uyanmadı. Kadınlar neden sonra kalkıp kırık fenerleri yaktılar. Konduların arkasında ark yapıp göllenen suları dışarı akıttılar. Şiltelerin üstündeki karı çırptılar. Konduların üstüne kilimleri, savanları örttüler.
Kondulardan biri rüzgara dayanamayıp sabaha karşı çöktü. Çatıyla birlikte ampul fabrikasının bahçesine uçan bebek, taşların, tahtaların arasına sıkışıp öldü. Sabah bebeği eski bir şilteye sardılar. Üç erkek şilteye sarılı bebeği yanlarına alıp uzak bir mezarlığa vardılar. Mezarlığın duvarından gizlice içeri atladılar. Bebek, şilteyi usulca toprağa bırakıp kanatlandı. Annesi arkasından saçlarını yoldu. Entarisinin döşünü yırttı. Eteğine taş doldurup tepenin burnuna çıktı. Söve saya rüzgarı taşa tuttu. Kadını çeke çeke burundan aşağı indirdiler. O günden sonra bu buruna "Kovma Burnu" dendi.
|
|
Soru 4 (513 yarışmacı tahminde bulundu.)
Ah şu tek kürek gitmeyi günde bire indirebilseydim, ya da ikide kesebilseydim, hiç değilse üçte! Ama ebediyete intikal etme ihtimali de belirince yeni rekorlar kırmaya başlamıştım. Yemeklerden önce. Y...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Portnoy'un Feryadı Yazar: Philip Roth |
|
Ah şu tek kürek gitmeyi günde bire indirebilseydim, ya da ikide kesebilseydim, hiç değilse üçte! Ama ebediyete intikal etme ihtimali de belirince yeni rekorlar kırmaya başlamıştım. Yemeklerden önce. Yemeklerden sonra. Yemekler esnasında. Sofradan fırlayarak ıstıraplar içinde karnımı ovuşturuyorum -ishal! diye haykırıyorum, ishal olmuşum!- ve banyoya girip kapısını kilitler kilitlemez, ablamın çekmecesinden çaldığım ve cebimdeki bir mendile sararak yanımda taşıdığım külotu, kafama geçiriyorum. Pamuklu kadın külotu ağzıma değdiği anda öyle elektrikli bir etki yaratıyor ki-"külot" sözü öyle elektrikli bir etki yaratıyor ki- meninin boşalırken çizdiği eğri inanılmaz bir kavis kazanıyor: Kamışımdan roket gibi fırlayıp doğru başımın üstündeki elektrik ampulünü buluyor meni, ve ampule çarptığını, sonra da üstüne yapışıp kaldığını hayret ve dehşet içinde görüyorum. İlk anda deliler gibi başımı koruyorum kollarımla, camın patlamasını, etrafa kıvılcımlar saçılmasını bekleyerek- gördüğünüz gibi, felaket düşüncesi hiç eksik olmuyor kafamdan. Sonra, olabildiğince sessiz biçimde radyatörün üstüne çıkarak, cızırdayıp duran öbeği bir parça tuvalet kağıdıyla alıyorum oradan. Arkasından titiz bir arama başlatıyorum; duş perdesini, küveti, yer karolarını, dört tane diş fırçasını -Mazallah!- kontrol ediyorum ve bütün izleri ortadan kaldırdığım inancıyla tam banyonun kapısını açacakken, ayakkabımın burnunda sümük gibi yapış yapış duran şeyi görünce kalbim hızla çarpmaya başlıyor. Otuzbirin Raskolnikov'uyum ben - yapışkan deliller her yeri sarmış!
|
|
Soru 5 (976 yarışmacı tahminde bulundu.)
Kutlug Dandini (ya da Batılı tarihçilere göre Dandin) ve Farsus Dasdana, İsa'dan sonra VII. Yüzyılda Anadolu'da yaşadığı sanılan efsaneler kahramanı Hartug Dandin'in oğulları. Hıristiyan azizlerinden ...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Tutunamayanlar Bütün Eserleri 1 Yazar: Oğuz Atay |
Kutlug Dandini (ya da Batılı tarihçilere göre Dandin) ve Farsus Dasdana, İsa'dan sonra VII. Yüzyılda Anadolu'da yaşadığı sanılan efsaneler kahramanı Hartug Dandin'in oğulları. Hıristiyan azizlerinden Gordalos'a göre, İsa'nın doktrinini yaymak üzere Mezopotomya'dan Nevşehir'e göç etmiş bir din adamı bu Hartug. Nizip dolaylarındaki bir mağarada bulunan kabartma heykeline bakılacak olursa, iriyarı uzun ve kıvırcık sakallı bir adam. Asker elbiseleri içinde biraz rahatsız duruyor kayanın üstünde. Uzun ve kıvrık burnu, bir asil olduğunu açıkça belirtiyor. Fransız tarihçisi George Pliers, Hartug'un bir Frank savaşçısı olduğunu ve Haçlı seferleriyle Anadolu'ya geldiğini ileri sürüyorsa da, bu iddiayı ciddiye almak mümkün değil. Hartug'un ilk oğlu Farsus, babasıyla aynı soyadını taşımıyor. Belki de Dasdana, Hartug'un öz oğlu değil. Bir teoriye göre de, ninnideki ‘Dandini dandini dasdana' sözleri, bu iki kardeşin adlarının Kutlug Dandini ve Farsus Dasdana Dandini olduğunu gösteriyor. Biz, Kutlug'un annesinin Türk, Farsus'unkinin de Rum olduğunu kabul ediyoruz. Kardeşlerin kan dökücü ve zalim karakterlerini de, Gordalos'un düşündüğü gibi o yıllarda Anadolu'da hüküm süren Abdolos Agostos'un baskısına dayanamayıp isyan etmelerine değil, bir Hıristiyan ve tarik-i dünya olan babalarının aşırı sertliğine bağlıyoruz. Çünkü Dandini ve Dasdana, cinayetler serisine babalarını öldürmekle başlıyorlar. Eski romansların usta yazarı Lebedus, olayı, iç gerçeklere daha yakın bir düzende anlatıyor: "Hartug, çocuklarının eğitimiyle ilgilenmiyordu. Çocuklar bütün gün, babalarının bostanında kargaları kovalayarak vakit öldürüyorlardı. Kargaları vurmak için, ucu sivri değnekler yapıyorlar; vurdukları kargaları bu değneklerin sivri ucuna takıp korkunç seslerle bağırarak bostanın çevresinde dolaşıyorlardı:
Karga da seni tutarım amang Kanadını kanadını yolarım amang Kışın kebap yaparım amang Yazın tanrı diye taparım amang
|
|
Soru 6 (196 yarışmacı tahminde bulundu.)
1965 yılının yazında ikimiz de yirmi üç yaşına gelmiş, Avrupayı bir baştan ötekine gezmiştik. Öylesine düş kırıklığına uğramıştık ki, yalnızca avladığımız hayvan sayısıyla övünebilmek için yatar olmuş...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Uçuş Korkusu Yazar: Erica Jong |
|
1965 yılının yazında ikimiz de yirmi üç yaşına gelmiş, Avrupayı bir baştan ötekine gezmiştik. Öylesine düş kırıklığına uğramıştık ki, yalnızca avladığımız hayvan sayısıyla övünebilmek için yatar olmuştuk erkeklerle. Karşılıklı oturur çantadaki keklikleri sayardık.
Floransa'ya vardığımızda Pia, Robert Browning'i taklit edecek hale gelmişti:
"Kıçına baksan görürsün Kazılmış bir kelime: İtalya."
Kimlerle yatmadık ki: Uffizi müzesinin kapısında deri cüzdan satan gezginci satıcılar, alanın bir ucundaki Pensione'de kalan iki zenci müzisyen, Alitalia bürosundaki memurlar, American Express'in birkaç elemanı. Alessandro adında evli barklı bir İtalyanla da bir hafta süren bir aşk yaşadım. Seviştiğimiz sürece aklıma gelen bütün açık saçık kelimeleri kulağına fısıldamamı isterdi. Hatırladığım bütün ayıp kelimeleri sıralarken gülmeye başlardım birden. Öyle bir gülme nöbetine tutulurdum ki yatakta olduğumu unuturdum. Michael Karlinsky adında, orta yaşlı bir sanat tarihi profesörüyle de seviştim bir hafta kadar. Yazdığı aşk mektuplarında "Michelangelo" imzasını atardı. Fiesole'de oturan alkolik bir karısı, dazlak bir kafayla, dazlağı örten bir peruğu, kahveli dondurmaya karşı doymak bilmeyen bir açlığı vardı. Portakal dilimlerini en olmadık yerlere sıkıştırıp diliyle almaya çabalardı. Nerede okumuşsa okumuş, bunun kadına büyük bir cinsel haz verdiğine karar vermiş. Bir de şan öğrencisi bulmuştum (Tenor, İtalyan). İkinci buluşmamızda, en sevdiği kitabın Sade'ın Justine'i olduğunu bildirdi. Pia da, ben de tecrübe edinmek uğruna her şeyi denemeye hazırdık ama şan öğrencisiyle son görüşmemiz oldu.
Bu serüvenlerin bir tek eğlenceli yanı vardı. Başımızdan geçenleri birbirimize anlatırken Pia da, ben de katıla katıla gülerdik. Yoksa sevgililerimizden pek bir zevk aldığımızı söyleyemem. Erkekleri çekici buluyorduk, evet; ama anlayışlı, akıllı bir dost gerektiği zaman hep birbirimize dönüyorduk. Sonunda erkek milletini sadece "yataklık yaratıklar" olarak görmeye başladık.
|
|
Soru 7 (295 yarışmacı tahminde bulundu.)
Bu durumda kesin olan şeyler ve kesin olmayan şeyler var. Şu kesin: oğlana kova burcunda hamile kalındı. Şu kesin değil: Meksikalı bir fetüse dönüşme olasılığı babamın hesaplarına göre, yüz seksen üç ...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Doğmamış Kristof Yazar: Carlos Fuentes |
|
Bu durumda kesin olan şeyler ve kesin olmayan şeyler var. Şu kesin: oğlana kova burcunda hamile kalındı. Şu kesin değil: Meksikalı bir fetüse dönüşme olasılığı babamın hesaplarına göre, yüz seksen üç trilyon, altı yüz yetmiş beş milyar, dokuz yüz milyon dört yüz beş bin yüz kırk sekizde bir, rahme düştüğüm gün öğle vakti gökten tepelerine yağan boku yıkamak için annemle birlikte girdikleri Pasifik Okyanusu'nda kulaç atarken yapıyor bu hesabı babam. Geri sayımın ilk günü diyorlar buna. Bense, yumurtalıktaki okuma dersine giderken mezarlıktan ilk geçişim diyorum; çünkü onlar şimdi o gün neler olduğunu hatırlasalar da, ben bütün olanları zaten biliyordum, babamın mikroyılanı annemin corona radiata'sına (corona corona değil ha, babamınki patlayan bir puroydu, hatta düşünüyorum da bir MIRV) gül yaprakları arasına uzanır gibi uzandığında biliyordum, o sırada büyük Kıllı Vadi muharebesinden geriye kalanlar jelatinsi zarı işgal etmişlerdi, de profundis clamavimus –ama kimse kendini rahat hissetmiyordu; hangimiz Dona Angeles'i (soyadı yok), Puebla, Veracruz, Guadalajara ve Mexico City'nin en nüfuzlu ailelerinin varisi Don Angel Palomar y Fagoaga Labastida Pacheco y Montes de Oca'nın karısını dölleme şerefine nail olacaktı? Milyonda bir, şanslı pezevenk, talihli kambur. Hepsi deli gibi ilerlemeye, barikatı aşmaya, kabuğu kırmaya ve öyle her önüne geleni yemeğe çağırmayan bu Penelope'nin sadakatini bertaraf etmeye çalışıyordu, sadece bir kişiye geçiş vardı, savaşlardan dönmüş şampiyon Ulyseks, en büyük, kromozomların Muhammed Ali'si, numero uno:
BENDEN Mİ SÖZ EDİYORSUNUZ?
|
|
Soru 8 (515 yarışmacı tahminde bulundu.)
Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için ...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Çocukluğun Soğuk Geceleri Yazar: Tezer Özlü |
|
Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış! Sessizce yatağa dönüyorum. Ölümü ve yokluğu uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor. Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. Korkacak bir şey yok. Kırlarda koşuyorum. Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. Hep kırlar. Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. Birazdan ölüm beni alacak.
Kirli bir yastık kılıfı görerek uyanıyorum. P.K harflerini okuyorum.Kafamda hemen "Psikiyatri Kliniği" çağrışımı uyanıyor. - Kurtardılar beni! diye düşünüyorum. - Kurtarmasalardı. Ağlamaya başlıyorum. - Sen ne kadar düzenli bir kızsın, diyor bir hasta. Bedenime bakıyorum. Her yanım çürük içinde. Yanımdaki yatakta uzanmış genç kız hemen konuşuyor: -Bak, buradan korkma. Bir süre kalırsın. Seni bırakmazlar. Burası hiç de kötü bir yer değil. Ben üniversite ögrencisiyim. Burada rahatım. İnsan buraya da alışıyor. Kliniği seviyor... Sen de kal da bak… Sözlerini dinlemiyorum. Ama burada kalma düşüncesi korkunç bir olay. Beni çağırıyorlar. Uyanmamı mı bekliyorlardı? - Gidiyorum, diyorum hastalara. - Gidemezsin ki! Buradan çıkılmaz! Gideceğini sanan delidir! diyorlar.
|
|
Soru 9 (640 yarışmacı tahminde bulundu.)
Kızın gözkapakları sık sık açılıp kapanmağa ve yorganı kabartan omuzları titremeye başlamıştı. Orhan onun yüzüne doğru biraz eğildi, fakat titremesi artınca durdu. Vedia'nın teninden yükselen ılık hav...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Biz İnsanlar Bütün Romanları Yazar: Peyami Safa |
Kızın gözkapakları sık sık açılıp kapanmağa ve yorganı kabartan omuzları titremeye başlamıştı. Orhan onun yüzüne doğru biraz eğildi, fakat titremesi artınca durdu. Vedia'nın teninden yükselen ılık hava içinde hafif ve tatlı bir korku yüzüyordu. Orhan başını bir derece daha indirdi, fakat genç kız gözlerini korku ile alabildiğine açtığı için Orhan gene durmaya mecbur olmuştu. Vedia'nın, iki baş arasındaki bu mesafeye alışmasını bekledi. Gözkapaklarının çırpınması duruncaya kadar bekledi. Sonra, bir derece daha eğildi. Genç kızın yüzündeki sarı tüylerin ince ve seyrek parıltılarını, dudaklarının kırmızısı içindeki hafif ve muntazam oymaları, gözbebeklerinin yaldızlı yeşil böcekleri hatıra getiren renkli, kabarık yuvarlaklarını görüyordu. Ona yaklaştıkça hayreti ve arzusu arttı. Her yeni perspektif içinde yeni bir Vedia yüzü doğuyordu. Uzaktan görülmeyen teferruatın yakından bakınca meydana çıkan mana yığınları, Orhan'ı şaşırtıyor ve kendine çekiyordu. Ellerini yorganın üstüne koydu ve birdenbire eğilerek onu dudaklarından öptü. Vedia başını o kadar şiddetle yastığın köşesine doğru çekmişti ki Orhan ayağa kalkmağa mecbur oldu. Kızın yüzündeki nefreti görmemek için önüne bakmak istediği halde, bir an, gözlerini ona çevirmekten kendini alamadı. Fakat, Vedia gülümsüyordu. Orhan'ın hayreti kızın yüzünü kamaştırdı ve bu tebessümü kaçırdı. Gözleri yarı kapanmıştı. Orhan kendine geldi ve etrafına baktı. Yanıbaşındaki pencereden, bahçedeki tek katlı taş binanın damı ve daha arkasında bahçe kapısına kadar giden setler görünüyordu. Orada Bahri'den son ayrıldığı anı hatırladı ve yüzüne bir kan dalgası çıktı. Ömründe ilk defa, alçaklığının sarih bir idraki içindeydi. Kalbi delinir gibi oldu. Bahri'nin korudaki bakışlarını, dehşetle şişmiş ve içinde sessiz istialler saklanan gözlerinin acayip bakışlarını hatırlıyor, birçok sözleri, karmakarışık, zihninden geçiyordu: "Yakam bana gırtlağıma kadar çıkmış bir bataklık hissi veriyor, etrafımda her şey inkıraz, inkıraz! diye bağırıyor, size tehlikeyi haber vermek de bir vazife: Sonu bataktır. Yoldasınız. Siz bunu hissetmiyor musunuz? Yoldasınız. Hissedeceksiniz. Aldatıcı güzel yollardan bataklıklara çıkacaksınız. Hani yıkılacak bir duvar nasıl iki tarafa doğru sallanır, bunların kalbleri de öyle. Bu kararsızlık ruhlarındaki inkırazdandır." Sonra Bahri'nin korudaki çapraşık ve dar yolları göstererek: "Ne hatıralar! Buralarını size bırakıyorum!" deyişini hatırladı. Fakat, çocuğun daha naşı soğumadan Orhan'da bu mirasa konmak hırsı... Vedia'ya baktı.
|
|
Soru 10 (361 yarışmacı tahminde bulundu.)
"İlkel Tarih'te değişiklik mi yaratacaksınız?" "Evet. Planımız bu. Yeni, nihai Gerçeklikte ilk nükleer patlama, 30. yüzyılda değil, 19.45. ‘de meydana gelecek." "Fakat bunun ne kadar tehlikeli o...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Sonsuzluğun Sonu Yazar: Isaac Asimov |
|
"İlkel Tarih'te değişiklik mi yaratacaksınız?" "Evet. Planımız bu. Yeni, nihai Gerçeklikte ilk nükleer patlama, 30. yüzyılda değil, 19.45. ‘de meydana gelecek." "Fakat bunun ne kadar tehlikeli olduğunu biliyor musunuz? Düşünebiliyor musunuz?" "Tehlikenin farkındayız. Sonuçta ortaya çıkan gerçekler demetlerini inceledik. Çok küçük bir olasılıkla, dünya radyoaktif bir örtüyle kaplanabilir, fakat bundan daha büyük bir olasılıkla..." "Bu riske değecek bir şey var mı?" "Bir galaksi imparatorluğu. Temel Hal'in bizzat kendisinin yaşama geçişi"
|
|
Soru 11 (451 yarışmacı tahminde bulundu.)
Sabahın erken saatlerinde nerede olduğumu hatırlayamayarak uyandım. Kız, sırtı bana dönük olarak cenin gibi kıvrılmış uyuyordu hâlâ. Onun karanlıkta kalktığını ve banyoda sifonun sesini duymuşum gibi ...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Benim Hüzünlü Orospularım Yazar: Gabriel Garcia Marquez |
Sabahın erken saatlerinde nerede olduğumu hatırlayamayarak uyandım. Kız, sırtı bana dönük olarak cenin gibi kıvrılmış uyuyordu hâlâ. Onun karanlıkta kalktığını ve banyoda sifonun sesini duymuşum gibi belirsiz bir duyguya kapılmıştım, ama rüya da olabilirdi. Bu benim için yepyeni bir şeydi. Kadınları baştan çıkarma hünerlerinden haberim yoktu benim, bir gecelik sevgililerimi ben hep hoşluklarından çok ücretleri için seçmiştim, çoğunlukla yarı giyimli olarak ve her defasında birbirimizi olduğumuzdan daha iyi hayal edebilmek için karanlıkta yatarak, sevgisiz sevişirdik. O gece, uyuyan bir kadının vücudunu, arzunun zorlamalarına kapılmadan ya da edep duygusunun engellerine takılmadan seyretmenin inanılmaz zevkini keşfetmiştim. Saat beşte kalktım, tedirgindim, çünkü Pazar yazımın saat onikiden önce yazı işlerinde olması gerekiyordu. Her zaman dakik olan defihacet ihtiyacımı yine mehtaplı gecelerdeki yanmalarla giderdim, sifonun zincirini çekip bıraktığımda geçmişten gelen kırgınlıklarımın çirkef çukuruna gittiğini hissettim. Giyinip yatak odasına terütaze geri döndüğümde kız, kolları haç gibi iki yana açık ve bekâretinin efendisi olarak, yatağın bir yanından öbür yanına sırtüstü yatmış, şafak vaktinin uzlaştırıcı ışığında uyuyordu. Tanrı seni korusun, dedim ona. Kalan tüm parayı, onunkini de benimkini de yastığın üzerine koydum ve alnına kondurduğum bir öpücükle sonsuza dek vedalaştım onunla. Evin içi, şafak vakti her genelevin olduğu gibi, cennete en yakın yerdi. Kimseyle karşılaşmamak için meyve bahçesi tarafındaki büyük kapıdan çıktım. Sokaktaki yakıcı güneşin altında doksan yaşımın ağırlığını duyumsamaya başladım ve ölene kadar geçmesi gereken dakikaları dakika dakika saymaya koyuldum.
|
|
Soru 12 (252 yarışmacı tahminde bulundu.)
Müyesser de, Mahmut da mübadildi. Mahmut Selanik'te, Müyesser Kavala'da doğmuştu. Mahmut'un makus kaderi daha baştan çizilmiş, Yunanistan'dayken uçsuz bucaksız tütün tarlalarına sahip olan babası Aga ...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Tol Yazar: Murat Uyurkulak |
Müyesser de, Mahmut da mübadildi. Mahmut Selanik'te, Müyesser Kavala'da doğmuştu. Mahmut'un makus kaderi daha baştan çizilmiş, Yunanistan'dayken uçsuz bucaksız tütün tarlalarına sahip olan babası Aga Hasan, Gülnihal vapurundan toprağa ayak basar basmaz, bütün parasıyla beraber Selanik'teki malını mülkünü bildiren tasfiye talepnamesini de çaldırmıştı. Mahmut'un üzüntüden kahrolan annesi Fikriye, İkiçeşmelik'te yerleştikleri sefil bir han odasında, tahta bir divana ipekli entarileriyle uzandı ve bir daha oradan kalkamadı. Dünyanın en namuslu, en gururlu, en asil adamlarından biri olan Aga Hasan, girip çıkmadık iş bırakmadı, ama küçük kızının veremden, büyük oğlunun tütün deposu yangınından, karısının her şeyden ölmesine mani olamadı. Günün birinde o da kendini Kemeraltı'ndaki bir bodrum matbaasının tavanındaki paslı çengele düğümlediği urgana asıp ahrete havale olunca, Mahmut bir başına kalıverdi. Sonrası kemana kadar gider. Müyesser ise hayata daha doğarken bir kaplan misali atılmış, annesini doğum yatağında cansız bıraktığı gibi, şerbet satan babası ve beş ağabeyiyle beraber yaşadığı izbe evi on beş yaşındayken terk ederken de bir an olsun ardına dönüp bakmamıştı. Talihi yaver gitti. Kendisine tecavüz edip oluk oluk kanatan kabadayı, kokusuna müptela oldu ve Müyesser'i himayesine aldı. Müyesser, meyhanenin birinde, kapaksız sürahi yüzünden çıkan bir kavgada hamisi alnının tam orta yerinden vurulup bir arkeolojik kazı çukuruna, devrik bazilika sütunlarının dibine atılana dek, en zarifinden bir cumbada oturup onu yolunu gözledi durdu. Haberi duyar duymaz, kabadayının cenazesini bile beklemeden öte berisini topladı, kendini yollara vurdu. On sekiz yaşındaydı, cesurdu, güzeldi. Bir müddet Aydın'da, Muğla'da dolaştı, bir-iki aşık oldu, o aşklardan nispeten uzun süren birinin sonucunda Köyceğiz'e bir oğlan bıraktı. Nazilli Gazinosu'nda sahneye çıktığında yirmi üç yaşındaydı. Sonrası Agora'ya kadar gider.
|
|
Soru 13 (360 yarışmacı tahminde bulundu.)
"Bilmiyorum. Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Eksik bir şey var. Çevreme bakıyorum. Kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, son on ya da on iki yıldır yakmakta ...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Fahrenheit 451 Yazar: Ray Bradbury |
"Bilmiyorum. Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Eksik bir şey var. Çevreme bakıyorum. Kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, son on ya da on iki yıldır yakmakta olduğum kitaplar. Bu nedenle kitapların yardımcı olabileceğini düşündüm.." "Sen umutsuz bir romantiksin," dedi Faber, "eğer ciddi olmasaydın çok komik olurdu. Sana gereken kitaplar değil, bir zamanlar kitapların içinde olan bazı şeyler. Aynı şeyler "bugünün oturma odası aileleri"nde de olabilirdi. Aynı sınırsız ayrıntı ve bilinç, radyo ve televizyonlardan yayınlanabilirdi, fakat yapılmıyor. Hayır, hayır, senin aradığın kitaplar değil. Onu nerede bulursan al, eski plaklarda, eski filmlerde ve eski dostlarda; onu doğada ara ve onu kendi içinde ara. Kitaplar bir tür depo gibidir ve biz onlarda unutacağımızdan korktuğumuz şeyleri saklarız. İçlerinde büyülü bir şey yoktur. Büyü sadece o kitapların anlattıklarındadır, evrenin parçalarını birleştirip bize nasıl elbise gibi sunduklarındadır. Elbette bunu bilemezsin, elbette bunu söylediğim zaman neyi kastettiğimi hala anlayamazsın. Sezgisel olarak haklısın, önemli olan da bu. Üç şey eksik. "Bir: Bunun gibi kitapların neden çok önemli olduğunu biliyor musun? Çünkü onlar nitelikliler. Peki nitelik sözcüğünün anlamı nedir? Bana göre dokusudur. Bu kitabın gözenekleri var. Özellikleri var. Bu kitap mikroskop altına girebilir. Camın altında sonsuz bir bollukla geçen bir yaşam bulursun. Ne kadar çok gözenek olursa, bir yaprak kağıt üzerine her santimetrekare için doğrulukla kaydedilmiş yaşama ilişkin daha çok olur ve sen daha çok "yazınsal" olursun. Neyse, bu benim tarifim. Ayrıntıyı anlatmak. Yeni ayrıntıları. İyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. Ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. Kötü olanlar ona tecavüz edip, leşini sineklere bırakır. "İşte şimdi kitaplardan neden nefret edilip korkulduğunu anlıyor musun? Onlar yaşamın yüzeyindeki gözenekleri gösterirler. Sadece rahatlık içindeki insanlar ay gibi gözeneksiz, tüysüz, ifadesiz yüzleri balmumuyla sıvar. Artık çiçeklerin, kara toprak ve bol yağmurla yetişmek yerine, çiçeklerin sırtından geçinmeye çalıştığı bir dönemde yaşıyoruz. Havai fişekler de bütün şirinliklerine karşın, yeryüzünün kimyasından gelirler. Yine de biz bir şekilde, çevrimi gerçeğe eriştirmeden, çiçekler ve havai fişeklerden gıdalanarak boy atabileceğimizi sanırız. Herkül ve Antaios'un efsanesini bilir misin? Antaios ayakları yere sağlam bastığı zaman gücü inanılmaz olan dev bir güreşçidir. Fakat Herkül tarafından ayağı yerden kesilip havada tutulduğu zaman ölür. Eğer bu efsanede bizim için, bu şehir için, zamanımız için çıkarılacak bir ders yoksa, ben çılgının biriyim. İşte ihtiyacımız olan ilk şey bunlar. Nitelik, bilgi dokusu." "Ya ikincisi?" "Boş zaman."
|
|
Soru 14 (230 yarışmacı tahminde bulundu.)
Yakılacak çok kitap var daha. Başladın bir kere. Aralıksız hepsini bir bir yakıyorsun. Bitiyor sonunda. Ama içini saran gecikmişlik duygusu, tedirginlik, bitmiyor. Ya şimdi çıkar gelirlerse? İşte son ...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Yaralısın Yazar: Erdal Öz |
Yakılacak çok kitap var daha. Başladın bir kere. Aralıksız hepsini bir bir yakıyorsun. Bitiyor sonunda. Ama içini saran gecikmişlik duygusu, tedirginlik, bitmiyor. Ya şimdi çıkar gelirlerse? İşte son kitap, kalın, ciltli. En sona bıraktın onu. Bir daha kolay kolay bulamayacağın bir kitap. Ellerin titriyor. Kitabı ortadan ikiye ayırıp yapraklarını koparıyorsun. Korkunç bir hızla parçalıyorsun. Ülkenden insan görüntüleriyle dolu dizeler kırılıp dökülüyor alevlerin içine. Yanan kağıtların üzerinde ölümsüz sözcükler beyazlaşarak okunuyor, bitmiyor, yok olmuyor sanki. "Tanrım, Tanrım." Sığınacak bir köşe, bir dost eli, bir güçlü koruyucu arıyorsun. Bağışlanması güç bir günahın içinde debelenir gibisin. Belki de yaşamında doğru dürüst ilk yakarışın, ilk diz çöküşün, ilk yalvarışın: "Esirgeyen de bağışlayan da sen misin Tanrım? Sen misin büyük Doğa? Gerçekten sensen o, esirgeyen de bağışlayan da sensen, esirge beni, bağışla beni." Seni bir duyan olabilir mi? Bir O'nun duymasını istiyorsun. Başka kimseler duymamalı. Bir o duymalı: "Duy beni Tanrım, duy beni ne olur. Senin gizlerinle, Doğa'nın gizleriyle doluydu bu yapraklar; yarattığın insanoğlu, seni yaratır gibi yaratmıştı bunları. Hepsini yaktım işte, kül ettim. Bağışlayan da esirgeyen de sensen." Helanın taşlarını ovarak, yapışan, sinen, yağlı, katransı bulaşığı, temizlik tozları kullanarak gidermeye çalışıyorsun. Bol sularla yıkıyorsun helayı. Ölü sözcükleri süpürüp toplamaya çalışıyorsun ortalardan. Bütün köşe bucaktan durmadan onlar çıkıyor, bitmek bilmiyorlar. Ölü sözcüklerin kokusu, acı bir is gibi bütün eve bütün eşyaya sinmiş. Ne yapsan işlediğin ağır günahın izlerini uzun süre yok edemeyeceksin. Yok edemiyorsun. Sonunda odalara inen külleri belki kabaca temizlemiş oluyorsun. Ya içinin külleri? İşin bitince, ellerini yıkarken, aynadaki görüntün ürkütüyor seni. Kendi yüzünü kendin tanıyamıyorsun. Aynadaki yüzün de helanın taşları gibi yağlanmış, karalanmış. Ölü sözcükler yapışmış bütün yüzüne. Gözlerin, yağlı karalara bulanmış yüzünün ortasında kocaman iki çukur. Gözlerini büyük büyük açarak aynaya yaklaşıyorsun. Yüzünü aynanın içine sokmak, aynadan geçirmek ister gibisin. Gözlerinin derin çukurlarından sünen alevleri görüyorsun. Yağlı karalar bulaşmış yanaklarından, uzayan, sünen alev dilimlerinin, yaşlar gibi, sessizce, fısıltıyla akıp gittiğini anlıyorsun.
|
|
Soru 15 (304 yarışmacı tahminde bulundu.)
Şahane ve fevkalade riskli bir plan yaptım.İhtiyacım olan şey neydi? Somut bir delil. Bulamıyordum. Madem bulamıyordum, kendi delilimi kendim yaratabilirdim. Bu kurdun inine girmek anlamına geliy...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Peygamber Cinayetleri Bir Hop-Çiki-Yaya Polisiyesi Yazar: Mehmet Murat Somer |
Şahane ve fevkalade riskli bir plan yaptım. İhtiyacım olan şey neydi? Somut bir delil. Bulamıyordum. Madem bulamıyordum, kendi delilimi kendim yaratabilirdim. Bu kurdun inine girmek anlamına geliyordu. Adam neden hoşlanıyordu? Çıtır travestilerden. Ben çıtır mıydım? Hayır. Önce çıtır bir kıza ihtiyacım vardı. Yem olarak. Öne sürülecek, tehlikeyi göze alacak ve her an benim izleyeceğim bir kız. Tercihen de adı bir peygamber adı olmalıydı. Aklımı peygamber isimlerine taktım. Adaşı henüz öldürülmemiş peygamber isimleri düşünüyordum. Liste yapmaya başladım: İsa, Nuh, Lut, Bünyamin, Zekeriya, Yahya, Yakup, Davut... hatırladıklarım bunlardı. Yeter de artardı bile. İsimle arasında en garantili olanlar İsa ve Nuh'tu. Kafama takılan, ancak hemen savuşturduğum konu ise kızın bunu kabul edip etmeyeceğiydi. Aklı olan kabul etmezdi. Etmezdi ama yine de beni rahatlatan iki şey vardı. Birincisi, bizim kızlara bu anlamda akıllı demek ayıp olurdu. Sıradan halkın algıladığı haliyle akıllı, uslu sayılmazlardı. Bunu hiçbirimizin pek istediğini de sanmıyordum. Biraz uçuk kaçık olmak, bazı riskleri almak, beklenen davranışların dışında davranma özgürlüğü sağlıyordu. En az benim kadar deli olan birilerini mutlaka bulurdum. Bu arada aklımdan tiplerle isimler geçmeye bile başlamıştı. İkinci ve aslında daha tehlikeli olan konu ise, yem olacak kızın bunu bilmesi gerekmiyordu. Bu tehlikeliydi. Hainlik bile sayılırdı. Ama her dakika yakınında olursam, gözüm üstünde olursa bu tehlikeyi en aza indirebilirdim.
|
|
Soru 16 (484 yarışmacı tahminde bulundu.)
Doğa bana karşı,derdi Glenn benimle aynı tarz görüşü paylaşarak, ki ben bu cümleyi de durmadan söylüyorum diye düşündüm. Bizim varoluşumuz durmadan doğaya karşı olmaktan oluşuyor, dedi Glenn, d...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Bitik Adam Yazar: Thomas Bernhard |
|
Doğa bana karşı,derdi Glenn benimle aynı tarz görüşü paylaşarak, ki ben bu cümleyi de durmadan söylüyorum diye düşündüm. Bizim varoluşumuz durmadan doğaya karşı olmaktan oluşuyor, dedi Glenn, doğayla çatışmaktan oluşuyor, vazgeçinceye kadar, çünkü doğa bizden daha güçlü, onu kendimiz için bir ürününe çevirdik kendimizi beğenmişliğimizle. İnsan değiliz biz, sanat ürünüyüz, piyano çalan bir sanat ürünüdür, iğrenç bir sanat ürünü, dedi sonunda. Biz hiç durmadan doğadan kaçmak isteyen kişileriz ama doğal olarak başaramıyoruz bunu, dedi, diye düşündüm, yarı yolda kalıyoruz. Biz aslında piyano olmak istiyoruz ,dedi, insan olmak değil, piyano olmak, biz ömür boyunca insan değil piyano olmak istiyoruz, olduğumuz insandan kaçıyoruz, tamamen piyano olmak için, inanmak istemiyoruz, ama bu iş başarısızlığa mahkum dedi, İyi bir piyano çalıcısı (hiçbir zaman piyanist demezdi!) piyano olmak isteyen biridir ve ben her gün uyandığımda kendime, Steinway olmak istiyorum, Steinway'i çalan insan değil, Steinway'in kendisi olmak istiyorum, diyorum, Sonra, artık delirdiğimizi sandığımızda, hiçbir şeyden korkmadığımız gibi korktuğumuz, deyim yerindeyse, çıldırmak üzereyken, ara sıra bu ideale çok yaklaşıyoruz, dedi. Glenn ömrü boyunca Steinway'in kendisi olmak istemişti, Bach ve Steinway arasında yalnızca müzik aracı olmak durumundan ve günün birinde Bach ve Steinway arasında ufalanıp gitme düşüncesinden nefret ediyordu, günün birinde, dedi, bir yandan Bach ve öte yandan Steinway arasında ufalanıp gideceğim, dedi, diye düşündüm. Ömür boyu Bach ve Steinway arasında ufalanıp gitmekten korktum ve bu korkunçluktan kurtulmak için büyük çaba gösterdim, dedi. İdeal olan benim Steinway olmam ve Glenn Gould'a gereksinim duymamam olurdu, dedi, bu Steinway olduğumda Glenn Gould'u tamamen gereksiz kılabilirdim. Ama şimdiye kadar hiçbir piyano çalıcısı Steinway olarak kendini gereksiz kılmadı, dedi Glenn. Günün birinde uyanmak ve Steinway ve Glenn olarak tek olmak, dedi, diye düşündüm, Glenn Steinway, yalnız Bach için Steinway Glenn.
|
|
Soru 17 (514 yarışmacı tahminde bulundu.)
Çünkü Westminster'da oturunca –kaç yıl oldu? yirmi küsur- insan trafiğin ortasında bile, ya da geceyarısı uyanınca, Clarissa kalıbını basardı, garip bir sessizlik, daha doğrusu gizemli bir şeyler duya...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Mrs. Dalloway Yazar: Virginia Woolf |
|
Çünkü Westminster'da oturunca –kaç yıl oldu? yirmi küsur- insan trafiğin ortasında bile, ya da geceyarısı uyanınca, Clarissa kalıbını basardı, garip bir sessizlik, daha doğrusu gizemli bir şeyler duyar, açıklanmaz bir kesinti (ama belki de kalbi hasta olduğu için öyle geliyordu, denilenlere bakılırsa), Big Ben vurmadan önce. İşte! Yine vuruyor! Önce tatlı bir uyarı, sonra asıl kaçınılmaz ses. Kurşundan halkalar havada eridi. Böyle budalalarız işte biz, diye düşündü Victoria Sokağını geçerken. Ancak Tanrı bilebilir neden böylesine sevdiğimizi, nasıl böyle değerlendirdiğimizi, usul usul kurduğumuzu, çevremizde büyüttüğümüzü, yıktığımızı sonra, her an yeniden yarattığımızı; ama en düşkünler bile, sokak kapılarına çökmüş o en iğrenç yaratıklar bile (ölesiye içen), aynı şeyi yapmıyorlar mı; başa çıkılmaz bunlarla, öyle kanunlar falan çıkararak, Clarissa kalıbını basardı, neden mi: çünkü yaşamayı seviyorlar. İnsanların gözlerinde, bu çalkantıda, avarelikte, itişip kakışmada; bu gürültüde, bu şamatada: arabalar, otomobiller, otobüsler, kamyonlar, güçlükle ilerleyen, itişen gezginci satıcılarda, bando sesinde, tepelerden geçen uçağın o utkulu, kulak tırmalayan garip tiz homurtusundaydı sevdiği şey: hayat, Londra, bu Haziran dakikası.
|
|
Soru 18 (562 yarışmacı tahminde bulundu.)
"Camilla" diye bağırdım arkasından. "Bir dakika!" Birbirimize doğru koşup ortada buluştuk. "Çabuk ol!" dedi. "Kovulacağım." Ayaklarına baktım. Olacakları hissetmişti, irkildi. Kendimi çok...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Toza Sor Yazar: John Fante |
|
"Camilla" diye bağırdım arkasından. "Bir dakika!" Birbirimize doğru koşup ortada buluştuk. "Çabuk ol!" dedi. "Kovulacağım." Ayaklarına baktım. Olacakları hissetmişti, irkildi. Kendimi çok iyi hissediyordum, soğukkanlı, deri değiştirmişçesine yeni. Tane tane konuştum. "Şu çarıklar –onları giymen şart mı, Camilla? Yağlı bir Meksikalı olduğunu ve hep öyle kalacağını cümle aleme duyurmak zorunda mısın?" Dehşet ifadesi ile baktı bana, dudakları aralıktı. Elleri ile ağzını örttü ve koşarak içeri girdi. Hıçkırdığını duydum. Omuzlarımı geriye atıp kasıla kasıla yürüdüm, ıslık çalıyordum keyfimden. Yerde uzun bir izmarit gördüm, utanmaksızın eğilip aldım, yaktım, bir nefes çekip dumanı yıldızlara doğru üfledim. Ben bir Amerikalı'ydım ve bundan gurur duyuyordum. Bu muhteşem kent, bu geniş kaldırımlar, bu görkemli binalar benim Amerika'mın sesiydi. Biz Amerika'lılar kumdan ve kaktüsten bir imparatorluk yaratmıştık. Camilla'nın halkı ellerine geçen fırsatı iyi kullanamamışlardı. Biz Amerika'lılar becerikliydik. Ülkem için sana şükürler olsun Tanrım. Dünyaya bir Amerikalı olarak geldiğim için şükürler olsun.
|
|
Soru 19 (517 yarışmacı tahminde bulundu.)
Fethi'nin parasız kalması bilinen parasızlık gibi bir şey değildi. O bir saat parasız kalır, ikinci saat tonlarca parayla dolaşırdı. Fethi için para, köylülerin rağbet ettiği bir dalgametreydi. Kendis...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Ağır Roman Yazar: Metin Kaçan |
|
Fethi'nin parasız kalması bilinen parasızlık gibi bir şey değildi. O bir saat parasız kalır, ikinci saat tonlarca parayla dolaşırdı. Fethi için para, köylülerin rağbet ettiği bir dalgametreydi. Kendisini şehrin en kurnaz adamı ilan ettiğinden, ihtiyacı olursa parayı istediği dümeni çevirerek kapardı. Yine parasızdı ve ortalıkta kadın cinsiyetinden habersiz hanzolar dolaşmaktaydı. Kafasında karikatürlerdeki zeka ampulünden beş defa yanan Fethi, dümeni hanzoların üstüne kırarak para vanalarını cebine çevirmeyi düşündü. Planı gerçekten bir harikaydı. Vakit geçirmeden Reco'yu bulup mevzuyu kısaca anlattı. Reco, Fethi'nin teklifini havada kabul etti –hayatında ilk defa Fethi'nin sayesinde, kalemini konuşturarak para kazanacaktı. Gaftici Fethi'nin et budalalarına açtığı tezgah Reco'yu sevindirdi. Fethi, Reco'nun önüne kağıt kalem atıp "Yaz bakalım delikanlı," dedi; hanzolar ve softalar için "Cinsel Yaşam Hakkında Bilmek İstediğiniz Mevzuatlar" adında, küçük bir el kitapçığı hazırlamaya başladılar. Fethi, kitabı on dakikada yazdırıp boş kalan sayfalara "Pozisyonlar" diye başlık açtırıp Reco'ya desenleri çizdirdi. İş yirmi sayfalık kitapçığa, içindeki konulara göre üç tane bölüm başlığı bulmaya kalmıştı. Fethi, hareket eden cisimlerin kralı olduğu kadar palavracıların da şahıydı. Bölüm başlığı bulmak onun için zevksiz, baştan savma bir işti. Cigarasından bir duman alıp beyin hücrelerini canlandırdı. Esrar, vazifesini yerine getirip şık ve çarpıcı cümleler halinde, Fethi'nin ağzından döküldü: "Kerhanede nasıl davranılır – Çocuğunuz ibne olmaktan nasıl kurtarılır – Evlilikte ilk gece nedir." Reco, "Bu iş tamam abi," deyince, Fethi kitabı eline alıp dumanlı kafayla en son yazdırdığı bölümü okumaya başladı. "Kardeşlerim, evlilik kutsal bir dükkandır. İlk gece karıya çok iyi davranmak gerekir. Size düğün salonundan, kıldan, tüyden bahsetmiyorum. Direk olarak yatakta ne yapmanız gerekir, onu anlatacağım. Manita gelinlikli vaziyette yatakta seni bekliyor, manitayı ürkütmemek için, önce radyoda hafif bir müzik yakalayın, nazik bir hareketle odanın ışığını kapatıp kırmızı gece lambasını yakın. Gelinliğin üzerinden tül duvağı kaldırıp manitayı alnından zarifçe öpünüz. Manitanın gözünde yaş varsa ‘Sus kızım,' diyerek, yumuşak bir sesle teselli ediniz. Yavaşça yatağa yatırıp hızla soymaya başlayın. Manita hala ağlıyorsa, iki tokat çakabilirsiniz, bu sizin hakkınız. Derin nefes alıp üçte birini dışarı bırakın, manitanın kokusu bütün damarlarınıza yayılınca kendinizi panter gibi hissedeceksiniz. İşte o andan itibaren karınızı çıtır çıtır yiyebilirsiniz." Fethi, kitabı okuyunca "Ulan Reco kıvırdık bu işi," diye bağırıp sahtekar Remzi'nin matbaasına koşturdu.
|
|
Soru 20 (501 yarışmacı tahminde bulundu.)
"İyi. Senin aylak şişko demek ki bir iş bulmuş.""Ama bir kasap dükkanında diil, şekerim," dedi Bayan Reilly, acı dolu bir sesle. "Seyyar susisçi olmuş." "Ay, deme," dedi karga gibi bir sesle Sant...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Alıklar Birliği Yazar: John Kennedy Toole |
"İyi. Senin aylak şişko demek ki bir iş bulmuş." "Ama bir kasap dükkanında diil, şekerim," dedi Bayan Reilly, acı dolu bir sesle. "Seyyar susisçi olmuş." "Ay, deme," dedi karga gibi bir sesle Santa. "Susis satıcısı mı? Yani sokaklarda mı?" "Evet, canım. Bi sokak serserisi gibi sokaklarda." "Haklısın, gözelim. Serserilikten de beter bu. Gastelerdeki polis haberlerine arada bi göz at. Dört yan serseri dolu." "Ne korkunç, diil mi?" "Biri, o oğlanın suratına bi yumruk indirmeli." "Evden içeri girince bana çalıştığı işi tahmin etmemi söyledi. Önce, "kasap" dedim, biliyo musun?" "Elbette." "O zaman, gayet küstah, ‘Bi daha dene,' dedi. ‘Tutturamadın.' Beş dakkakadar çeşitli tahminlerde bulundum, o beyaz önlüklerin giyildiği bütün işleri sayıp döktüm. Sonunda, ‘Yanıldın,' dedi. ‘Haşlanmış susis satıcam.' Neredeyse bayılıyodum, Santa. Oracığa, mutfağa yığılıyodum. Kafatasım parçalancak, beynim muşambaya yayılcaktı, çok da iyi olucaktı." "Umurunda bile olmazdı. Hiç aldırmazdı." "Doğru." "Aradan milyon yıl geçse de." "Anacığı umurunda bilem diil," dedi Bayan Reilly. "Onca eğitim al, sonra da gündüz gözü sokaklarda haşlanmış susis sat." "Peki ne dedin?" "Hiçbişi. Ağzımı açar açmaz doğruca banyoya koştu. Hala içerde, her yana su sıçratıyo."
|
|
Soru 21 (617 yarışmacı tahminde bulundu.)
Nuran kendi içinde üç gün bu sert konuşmayı dinledi. Üçüncü günü akşamı, "nihayet kimseye hesap vermeğe mecbur değilim!" diyerek, Mümtaz'a telefon etti. Ve ertesi sabah da onu bekletmemek için erkende...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Huzur Yazar: Ahmet Hamdi Tanpınar |
Nuran kendi içinde üç gün bu sert konuşmayı dinledi. Üçüncü günü akşamı, "nihayet kimseye hesap vermeğe mecbur değilim!" diyerek, Mümtaz'a telefon etti. Ve ertesi sabah da onu bekletmemek için erkenden evden çıktı. Nihayet aşk da ölüm gibi, insan hayatının belli başlı merhalelerinden biriydi. Yolda Mümtaz'ın düşüncesiyle Mahûr Beste'yi mırıldanıyordu: Gittin emma ki kodun hasret ile cânı bile... Fakat uğursuzluğunu hatırlayarak ikinci haneye devam etmedi. Hatta o kadar sevdiği meyanı ve nakaratı bile yarıda kesti. İskelede küçük bir kız çocuğu, yüzü gözü çamur içinde, yanına yaklaştı. Üzerinde çok kirli ve yırtık bir basma entari vardı. Elini, karıştırılan yemeğin üzerinde kuruyan bir kaşık gibi uzattı. "Allah sevgilini bağışlasın!" diye para istedi. Nuran çantasını açarken, "Acaba yüzümden herkes ne yaptığımı okuyor mu?" diye düşündü. Ağlayacak gibiydi. Çocukluk ve genç kızlık yıllarında yapmadığı bir şeyi yapıyordu. "Dönsem mi?" dite gişenin önünde dolaştı. Fakat aşk bilinmeyenin sihriyle onu davet ediyordu. "Yeni Debussy'ler aldım. Behemehal gelin..." Telefonda böyle söylemişti. Debussy'yi, Wagner'i sevmek ve Mahûr Beste'yi yaşamak, bu bizim talihimizdi. Vapuru beklerken, o gece Mümtaz'dan ayrıldıktan sonra İclâl'in kendisine anlattıklarını hatırladı. "İsterse çok eğlenebilir, çünkü seviliyor. Rahat aşk, sanat, tarih, uzvî haz, hepsini karıştırıyor galiba! Ancak senin gibi bir kadını sevebilirdi..." Demek İclâl de bunu sezmişti. Vapuru beklerken sabırsızlığına dikkat ediyordu. "Acaba canım sıkıldığı için mi bu işi yapıyorum. Yoksa sadece uzvî bir mesele mi?.." Fakat başladığından beri hiç canının sıkıldığını hatırlamıyordu. Fakat, son derece rahattı. Vapura binerken, "Ne olursa olsun kendime mağlûp olmayacağım!" dedi. Ve ancak bu kararın arasından aşka ve Mümtaz'ın hayaline gülümsedi.
|
|
Soru 22 (378 yarışmacı tahminde bulundu.)
Kehanet Aynası başka birinde, mesela hala padişahta olsaydı, o mutlaka tövbe ederdi. Ama ben etmedim. Çünkü kıyametten kurtulmak mümkündü. Hemen hemen bütün elkimyacıların peşinde olduğu sonsuz hayata...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Puslu Kıtalar Atlası Yazar: İhsan Oktay Anar |
|
Kehanet Aynası başka birinde, mesela hala padişahta olsaydı, o mutlaka tövbe ederdi. Ama ben etmedim. Çünkü kıyametten kurtulmak mümkündü. Hemen hemen bütün elkimyacıların peşinde olduğu sonsuz hayata kavuşmak da, bütün bu şartlara rağmen mümkündü. Gördüğün topaç, beni Büyük Son'dan kurtaracak bir aygıt. Sana bunun nasıl gerçekleşeceğini de anlatacağım. Böylece boşluğu neden elde etmeye çalıştığımı da öğreneceksin. Bilmek istediğin şeyi sana nihayet söylüyorum işte: Topaç, karşı harekete erişilebilecek bir araçtır ve karşı hareketi gerçekleştirmek için de boşluk gerekir. Kafan iyice karıştı, değil mi? Açıklayayım. Biz, hareket etmenin karşıtının durma olduğuna inanırız. Oysa bunun karşıtının karşı hareket olduğunu biliyorum. Bir örnek vereyim: Bir adam Ayasofya'dan saat üçte yola çıkar; üçü çeyrek geçe Bayezıt'a vardığında bir yankesici onun para kesesini çarpar. Üç buçukta Aksaray'a geldiğinde başı ağrımaya başlar ve nihayet saat dörtte Topkapısı'na ulaşır. Fakat saat dörtte ‘zamanın geriye doğru aktığını' farzedersen, karşı hareketi tahayyül edebilirsin. Böyle bir durumda adamın saatinin akrebi, bu kez dörtten üçe doğru hareket ederken, adam da vaktiyle atmış olduğu her bir adımı bu kez geriye doğru atarak Topkapısı'ndan Ayasofya'ya doğru, yine aynı şartlarda, ama bu defa geri geri gitmeye başlar. Saati üçbuçuğu gösterdiğinde Aksaray'a varır ve başının ağrısı kesilir. Saat üçü çeyrek geçtiği sırada Bayezıd'a geldiğinde yankesici para kesesini onu kuşağına sokar ve nihayet saat üçte Ayasofya'ya varır. Kısaca, ilk hareket sırasında neler oluyorsa, zamanın geriye aktığı ikinci hareket sırasında da, bu kez tersine olmak üzere, aynı şeyler olur. İşte bu ikinci harekete karşı hareket diyorum ve buna erişmek de, zor olmasına rağmen imkansız değil. İstersen yine bir örnek vereyim."
|
|
Soru 23 (413 yarışmacı tahminde bulundu.)
"Senin orta düzeydeki kimselere karşı duyduğun aşağılayıcı nefret, onlardaki geniş, kapsamlı kuvveti görmene engel oluyor. Sen kendi parlaklığının orta yerinde dururken, gözlerin öylesine kamaşıyor ki...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Şibumi Yazar: Trevanian (Rodney William Whitaker) |
|
"Senin orta düzeydeki kimselere karşı duyduğun aşağılayıcı nefret, onlardaki geniş, kapsamlı kuvveti görmene engel oluyor. Sen kendi parlaklığının orta yerinde dururken, gözlerin öylesine kamaşıyor ki, odanın kuytu, karanlık köşelerini göremiyorsun. Oralarda kalabalıkların, beyinsiz insan kalabalığının ne tehlikeler hazırladığını görecek şekilde gözlerini ayarlayamıyorsun. Ben sana bunları söylerken bile, sevgili öğrencim, sen kendinden yeteneksiz kişilerin, sayıları ne kadar çok olursa olsun, seni yenebileceklerine inanmakta güçlük çekiyorsun. Oysa biz artık orta düzeydeki insanların çağında yaşıyoruz. Orta düzeydeki insan sıkıcı, renksiz, aptal gibi görünür...fakat ölümsüz tekdüzeliğine devam eder...hiç bıkmaz. Amipler her zaman kaplanlardan çok yaşar. Çünkü durmadan bölünür, yenilenirler. O ölümsüz tekdüzelikleriyle. Kalabalıklar zorbaların en sonuncusu olacaktır. Gözlerini bir an için sanata çevir. Bak, Kabuki can çekişirken, No beri yanda sürünürken, şiddet romanları nasıl kalabalıkları peşinden sürüklüyor. Dikkat edersen hiçbir yazar romanına kahraman olarak gerçekten üstün bir insan tipi seçmeye cesaret edemiyor. Çünkü seçerse, kalabalığın içindeki orta düzeydeki insan öfkelenecek, utanacak, ve kendisini savunması için kendi yojimbo'sunu, yani eleştirmenleri ortaya sürecektir. Kalabalığın çıkardığı gürültü mantıksızdır ama, kulakları sağır edecek kadar güçlüdür. Beyinleri yoksa da, binlerce kolları vardır. Bunları seni yakalamak, çekmek, aşağıya indirmek ve batırmak için kullanırlar." "Hala Go'dan mı söz ediyoruz, hocam?" "Evet, Go'dan. Ve onun gölgesi olan hayattan."
|
|
Soru 24 (545 yarışmacı tahminde bulundu.)
Bu taşkınlıkların olduğu yer –başka türlüsü nasıl düşünülebilirdi ki- doğduğu günden beri karşılaştığı bütün kokuları ana çizgileriyle kazımış olduğu kendi iç ülkesiydi. Keyfini yerine getirmek için ö...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Koku Yazar: Patrick Süskind |
Bu taşkınlıkların olduğu yer –başka türlüsü nasıl düşünülebilirdi ki- doğduğu günden beri karşılaştığı bütün kokuları ana çizgileriyle kazımış olduğu kendi iç ülkesiydi. Keyfini yerine getirmek için önce en eski, en uzakta kalmış kokuları belleğine çağırıyordu: Madam Gaillard'ın yatakhanesindeki buğulu, düşmanca hava; madamın ellerinin derimsi, kuru kokusu; Papaz Terrier'in sirke ekşisi soluğu; Sütanası Bussie'nin sıcak, anacıl teri; Cimitiere des Innocents'ın leş kokusu; annesinin katil kokusu. Böylece bir tiksinti ve nefret sefasına dalıyor, duyduğu dehşetin hazzından tüyleri diken diken oluyordu. Bazen, bu iğrençlikler aperatifi neşesini yerine getirmeye yetediğinde, koku gezintisinde yolu uzatıp bir de Grimal'e uğruyor, ham, eti üstünde derilerin, tabak şerbetlerinin kokuşumunu tadıyor, ya da altı yüz bin Paris'linin yaz ortasındaki nemli, boğucu sıcağa yaydığı kokulardan oluşan ağır havayı burnunda canlandırıyordu.
|
|
Soru 25 (392 yarışmacı tahminde bulundu.)
Senin aleyhinde çok bulundum. Çok attım tuttum. Babana dedene söğdüm. Kemiğine de söğdüm Hıdır kahyanın. Şu çürüyesi dil ilen. Amma şimdi anladım adam kim. Babayiğit kim bu köyde. Bundan böyle Koca Ha...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Ortadirek Dağın Öteki Yüzü 1 Yazar: Yaşar Kemal |
|
Senin aleyhinde çok bulundum. Çok attım tuttum. Babana dedene söğdüm. Kemiğine de söğdüm Hıdır kahyanın. Şu çürüyesi dil ilen. Amma şimdi anladım adam kim. Babayiğit kim bu köyde. Bundan böyle Koca Halil, bu yaştan sonra, bir ayağı çukurdayken senin tabanlarını öpecek. Boynu tohtlu kölen olacak kapında. Öl dediğin yerde ölecek. Allah senin kılıcını keskin, sözünü geçkil etsin Osmanlı yanında, alagözlü Demirkıratlı karşısında. Gece gündüz böylece dua edeceğim Allaha, alkış tutacağım. Allah, şu Hıdır kahyanın oğlunun tuttuğunu altın eyle. Düşmanlarını gahır azabına uğrat! O Taşbaşın taşağı uyuz oğlu da geçmiş de senin karşına adamım diye çalım atar, beş on sümüklü akrabasına güvenerekten. Hiç korkma ondan. Arkanda ben varım. Benim dualarım var. Allah seni Demirkıratlının gözüne hoş gösterir inşallah. Ben de oyumu bundan böyle hep Demirkıratlıma veririm. O İsmet Paşaya da hiç vermem. Köylüyü başıma toplarım da, hey bire komşular derim, ben çok ömür görmüş bir kocayım, derim. Yemenden bir ben sağ çıktım. Hanyayı konyayı iyi bilirim. İnanın bana da Muhtarımızın, Demirkıratlının yolundan çıkmayın. Yüksek bir yoldur Demirkıratlı yolu. Allah yoludur. O İsmet olacağın yolundan gitmeyin. Osmanlı toprağını o batırdı. Götürdü de toprağımızı, babasının malı gibi o verdi gavura, derim. Milleti Yemene o paşalar sürdü. Kemiklerini onlar çürüttü Yemende. Başlarında da İsmet Paşa vardı. Şu gözlerimle gördüm, derim. Bana inanmazsınız da kime inanırsınız hey komşular, derim. Milleti götürdü de Yunana o kırdırdı. Yunan harbinde kan gövdeyi götürdü. Kimin yüzünden? Bir de derler ki, o İsmet harbi sevmez. Harbi sevmez de, hey millet, hey akıllı komşular, ne demeye paşa olmuş? Elinden gelseydi o İsmet olacağın, bu topraklar üstünde kendinden başka erkek koymayacaktı. Damızlığını kesecekti. Bereket ki derim, Demirkıratlı bindi de atına ulaştı milletin imdadına, derim. Siz de onun tarafını nasıl tutarsınız? Hepiniz Demirkıratlının tarafına geçin, derim. Millet de benim dediğimi tutar. Ak sakalımı sayarlar. İşte böyle, derim. O zaman, ben böyle söyleyince de Demirkıratlının yanında senin şerefin artar, ta göğün bir yücesine çıkar. Demirkıratlı da senin bir dediğini iki etmez. Kurtar beni yavru. Sen bu beladan beni kurtarırsan, ben de bir daha köylüyü hiç mi hiç geç komam pamuğa. Duydun mu dediğimi, anladın mı iyice kul olduğum Muhtarım, Sefer Ağam.
|
|
Soru 26 (166 yarışmacı tahminde bulundu.)
Hayatımın her günü bunun kadar hareketli geçecek olsaydı eğer –ve böyle sürüp gitseydi,- teslim bayrağı- Bu cümleyi, okur ile aramda durum muvacehesi nedeniyle ortaya çıkan olaylar üzerine gözlemim...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Tristram Shandy Beyefendi'nin Hayatı ve Görüşleri Yazar: Laurence Sterne |
|
Hayatımın her günü bunun kadar hareketli geçecek olsaydı eğer –ve böyle sürüp gitseydi,- teslim bayrağı- Bu cümleyi, okur ile aramda durum muvacehesi nedeniyle ortaya çıkan olaylar üzerine gözlemimi belirtmeden tamamlamayacağım –bu gözlem, benden başka, dünyanın yaratılışından bu yana yaşamış hiçbir biyografi yazarına uygulanamaz- ve dünyanın nihai yokoluşuna kadar da başka hiçbir kimse için geçerli olabileceğine inanmıyorum- dolayısıyla, yalnızca orijinalliği nedeniyle bile olsa, zatıalilerinizin dikkatine arz edilir. Ben bu ay, on iki ay öncesinden tam bir yıl daha yaşlıyım; ve gördüğünüz gibi dördüncü cildimin hemen hemen ortasına geldiğim halde-ve hayatımın ilk gününden ileri gidemediğime göre-hayatımı yazmaya başladığım günden yola çıkarsak, şu andan itibaren, fazladan üç yüz altmış dört günkü yaşamını yazmam gerekecek; o yüzden de her yazar gibi yazdığımla birlikte ilerleyecek yerde -tam tersine, birkaç cilt geriye düşmüş bulunuyorum- eğer hayatımın her günü bunun kadar hareketli geçtiyse –neden olmasın?- Ve hayatımda olup bitenler ve görüşlerim, şimdiye kadar olduğu gibi, bu denli ayrıntılı olarak yazılmayı gerektirdiyse, kısa kesmeye ne gerek var? – Bu hızla yazarsam, yazdığımdan üç yüz altmış dört kez daha hızlı yaşamam gerekir ki, zatıalilerinizin izniyle bundan şu sonuç çıkar: Ne kadar çok yazarsam geriye o kadar çok yazacak şey kalıyor – dolayısıyla da, zatıalileriniz ne kadar çok okurlarsa geriye o kadar çok okuyacak şey kalacak. Zatıalinizin gözlerine uyar mı acaba? Benimkilere çok uyar; ve eğer GÖRÜŞLER'im ölümüm olmasalardı, yaşamış olduğum bu hayattan, sanırım, yaşanmaya değer hoş bir hayat çıkarabilirdim; ya da başka bir deyişle, birkaç hoş hayat bir arada. Yılda on iki cilt ya da her ay bir cilt yazma tasavvuruma gelince, bu benim niyetimi hiçbir şekilde değiştirmez – dilediğimce yazacağım, keyfimce dalacağım olayların orta yerine – Horace'ın öğütlediği gibi, - kendimi, en azından yazmaya başladığım güne ulaşabilmek için, son haddine kadar kırbaçlayıp zorlamayacağım – bir gün iki cilde yeter – iki cilt ise bir yıl için kafidir.
|
|
Soru 27 (130 yarışmacı tahminde bulundu.)
Hatiçe! Kan kusup öldüğün bu yer, beş hastanenin ortası: İbni Sina, Hacettepe, İhtisas, Numune ve Rehabilitasyon. Kan kustuğun bu bahçe, hastalar girip gezmesin, dinlenmesin diye yıllardır kapalıdır. ...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Bu Çağın Soylusu Yazar: Nihat Genç |
|
Hatiçe! Kan kusup öldüğün bu yer, beş hastanenin ortası: İbni Sina, Hacettepe, İhtisas, Numune ve Rehabilitasyon. Kan kustuğun bu bahçe, hastalar girip gezmesin, dinlenmesin diye yıllardır kapalıdır. Ağaçlar küf tutmuştur. Geceleri İhtisas'ın şöförleri bu bahçeye karı atar, içki alemi yapar. Ünlü acil servisimiz yüz metre yukarda. Numune yirmi metre arkada. İhtisas yirmi metre karşıda. İbni Sina şu duvarın ötesi. Bahçe insan ve hayvan boklarıyla doludur. Bahçenin tek giriş kapısında mahkum koğuşunun jandarmaları beklemekte ve bahçeye girişi yasaklamaktadır. Seni kucağıma alıp çıktığım şu bayır, Türk Ocağı Sokağı'dır. Kayıp düştüğümüz bu lağım suyu, iki aydır yolun ortasından akmaktadır. Hastanemizin trafosunun içinden gelmekte, Sıhhiye'ye kadar yolu kaplayarak akmaktadır. Bir sen değilsin Hatiçe! Sıhhiye'den günde bir milyon kişi geçmektedir. Başbakanımız, elçiler, müdürler, hakimler geçmektedir. Olgunlaşma Enstitüsü, Ankara Radyosu, Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi, yeni adliye binamız, Ankara'nın en büyük otobüs ve banliyö trenlerinin durakları oradadır. Hatiçe! Bundan üç ay önce, felç hastası teyzenin kızına bakmak için şehre geldin, asansörü ilk defa gördün, "yukarıya çıkan oda!" Bu yüzden canın sıkıldıkça, inip, binip oynadın. Bu yüzden sığır suratlı kapıcı dayın asansörün içinde sıkıştırıp mıncıkladı seni. Sen de öğrendin, kimse olmadan yukarı çıkan odaya binilmeyeceğini...Hatiçe! Kış girdi gireli, yani üç aydır, kaloriferlerin yanmadığına bakma, kaloriferlerimiz sağlamdır ve mesai saatlerinde yanar. Yakıtımız düzenli gelir. Yalnız Hatiçecik, petrol bayileri müdürlerimizin yakınıdır, katı ve pis gelen yakıtı kontrol etmezler, üstelik bu yakıt, genellikle, kontrolden kaçmak için Cuma akşamı personel gittikten sonra gelir. Teknisyenlerimizin de çalışmadığı doğru değildir. Hemen hepsi, "hizmetli" kadrosundan "teknisyen" kadrosuna geçebilmek için onyedi seneye varan mücadele vermişlerdir, bu hastanede bu koridorda bu kalorifer yakıtlarının başında önce, hem çalışıp hem ilkokul diploması, sonradan ortaokul ve liseyi dışardan bitirene kadar uğraşıp durmuşlardır, gecenin bir vakti Mamak'ta Gülveren'de beş tane çocuğunu, karısını bırakıp sabaha kadar meme uçlarını açmak için çalışırlar, üstelik mesai almadan. Bir battaniyeden fazlasını veremezdik, kural dışıydı. Çamaşırhane'de bir Hasan amcamız vardı, emekliliğine bir gün kalana kadar o meme uçlarıyla, mazotla nasıl uğraştı bilemezsin...Kaçtır sana yemek sırası geldiğinde, ekmeğimiz bitiyor, mutfağa inip ekmek istediğinde "içeri gel veriyim" diyorlar, bir kere içeri girdin ve sığır suratlı dayıların sana yaptıklarını gördün. Sabah kahvaltısında hissene düşen üç-beş zeytin için de kavga edemezdin. Biz, şikayetçi olan, hakkına razı göstermeyen uyumsuzları hemen hastanenin önüne koyarız. Psikologlarımız bu işle görevlidir. Ne öğrettik sana Hatiçe:
|
|
Soru 28 (419 yarışmacı tahminde bulundu.)
Telaşlı ve sinirli bir halde, böcekleriyle su yolları arasında kaldığı bir gün ani bir hareket yaptı. Hemen ardından bir çift arının kendisine doğru geldiğini gördü. Ürktü, ellerini sallamaya başladı,...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Ağaca Tüneyen Baron Yazar: Italo Calvino |
Telaşlı ve sinirli bir halde, böcekleriyle su yolları arasında kaldığı bir gün ani bir hareket yaptı. Hemen ardından bir çift arının kendisine doğru geldiğini gördü. Ürktü, ellerini sallamaya başladı, bir kovan devirdi, peşinde arıdan bir bulutla kaçmaya başladı. Körlemeden giderken, suyla doldurmaya çalıştıkları bir arka düştü. Babamızı oradan sırılsıklam çıkardılar. Yatağa yatırıldı. Arı sokmalarının ve suya düşmesinin yol açtığı ateşle bir hafta yataktan kalkamadı. Daha sonra cesaretsizliği öylesine büyüdü ki bir daha yataktan kalkmak istemedi. Yataktan çıkmıyordu: Hayatla her türlü bağını yitirmişti. Yapmak istediği hiç bir şey başarıya ulaşamamıştı: Dük olmaktan söz edilmiyordu; büyük oğlu, olgunluk çağına geldiği halde hala ağaçların tepesindeydi; kızı uzaklarda bir yerde, kendisinden de sevimsiz kişilerin yanında ve evliydi; ben ona can yoldaşlığı edemiyecek kadar küçüktüm; karısı çok sert ve otoriterdi. Kabus görmeye, Cizvitlerin evini işgal ettiklerini ve odasından çıkamaz olduğunu söylemeye başladı. Böylece de yaşadığı gibi, acılar ve garip tutkularla dolu öldü. Cosimo, bir ağaçtan öbürüne geçerek cenazeyi izledi. Ama mezarlığın kapısında durmak zorunda kaldı: Selvilerin dalları, üzerlerine çıkmayı engelleyecek kadar sıktı. Cosimo duvarın tepesinden ölünün gömülmesinde bulundu, arka arkaya tabutun üzerine birer avuç toprak attığımızda, o yapraklı bir dal fırlattı. Ben, hepimizin babamızdan uzakta yaşadığımızı ve ağaçlardaki uzaklığın yeryüzündekinden büyük olmadığını düşünüyordum.
|
|
Soru 29 (583 yarışmacı tahminde bulundu.)
O günden sonra genç adam, Güzel Remedios'un penceresi altında serenad yaptırmaya başladı. Müzisyenler kimi zaman gün ağarana dek çalıyorlardı. Genç adama gerçekten yakınlık duyan tek kişi Aureliano Se...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Yüzyıllık Yalnızlık Yazar: Gabriel Garcia Marquez |
O günden sonra genç adam, Güzel Remedios'un penceresi altında serenad yaptırmaya başladı. Müzisyenler kimi zaman gün ağarana dek çalıyorlardı. Genç adama gerçekten yakınlık duyan tek kişi Aureliano Segundo idi. Delikanlının direncini kırmaya çalışıyordu. Bir gece, "boşuna zaman harcama" dedi. "Bu evdeki kadınların inadı katırdan beterdir." Delikanlıyla arkadaş olmak istedi, onu şampanya banyolarına çağırdı, ailesindeki kadınların taş yürekli olduklarını anlatabilmek için dilinde tüy bitti. Yine de genç adamın direncini kıramadı. Gecelerce ardı arkası kesilmeyen müzikten usanan Albay Aureliano Buendia, gencin tutkusunu birkaç kurşunla geçirmeye kalkacağını söyledi. Ne yaptılarsa, ne söyledilerse kar etmedi. Ancak, delikanlı acınacak ölçüde düşkünleşince direnmekten vazgeçti. İyi giyimli, temiz tırandaz biriyken, sallapatileşti, kirli, pasaklı oldu. Kim olduğu, nereden geldiği bilinmemekle birlikte, uzak ülkesindeki mevkiine ve servetine sırt çevirdiği söylentileri yayıldı. Kavgacı, delişmen biri oldu. Meyhanelere dadandı. Körkütük içiyor, sonra kendi pisliğine batıp bulanmış olarak Catarino'nun dükkanında ayılıyordu. İşin en acı yanı, Güzel Remedios'un onu hiç farketmeyişiydi. Güzel Remedios ona dikkat etmemişti. Sarı gülü de aklından hiç bir kötülük geçirmeden ve bu davranışın aşırıcılığıyle eğlenerek almış, peçesini de kendi yüzünü göstermek için değil, delikanlının yüzünü daha iyi görebilmek için açmıştı. Aslında Güzel Remedios, hiç de bu dünyanın insanı değildi. Ergenlik çağını epey geçtikten sonra bile, onu Santa Sofia de la Piedad yıkayıp giydirmek zorunda kalmış ve kendi kendine temizlenmesini öğrendikten sonra da, kakasına batırdığı çubukla duvarlara hayvan resimleri çizmesini önlemek için hep kollanması gerekmişti. Okuma yazma bilmeden, çatal bıçak kullanmayı öğrenmeden yirmi yaşına geldi. Oluşumu bütün geleneklere karşı olduğundan, evin içinde çırılçıplak dolaşırdı. Nöbetçilerin genç kumandanı, kendisini sevdiğini söyleyince, adamın saçmalamasından irkildiği için onu reddetti. Bunu Amaranta'ya anlatırken "Görüyor musun, ne basit adam," dedi. "Sanki ben onmaz bir karın ağrısıymışım gibi, benim yüzümden öleceğini söylüyor." Kumandanın ölüsünü penceresinin önünde buldukları zaman, Güzel Remedios'un onu hakkındaki düşünceleri doğrulanmış oldu. "Demedim mi size, çok basit adamdı," deyip çıktı işin içinden.
|
|
Soru 30 (501 yarışmacı tahminde bulundu.)
Tepemizde yeteri kadar kuş toplandığına inanırsa, Lekh, bir işaretle tutsağı koyvermemi isterdi. Bulutların üstündeki küçük ebemkuşağı, mutlu ve özgür, yükselip kardeşlerinin gürültücü sürüsüne katılı...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Boyalı Kuş Yazar: Jerzy Kosinski |
|
Tepemizde yeteri kadar kuş toplandığına inanırsa, Lekh, bir işaretle tutsağı koyvermemi isterdi. Bulutların üstündeki küçük ebemkuşağı, mutlu ve özgür, yükselip kardeşlerinin gürültücü sürüsüne katılırdı. Diğerleri bir süre şaşkın bakarken benzerini görmedikleri kuş, boşu boşuna kendilerinden biri olduğuna onları inandırmaya çalışırdı. Parlak renklerin iyice şaşırttığı kuşlar onu kuşkuyla inceler, sonra birbiri ardından saldırıp boyalı tüylerini gagalayıp yolmaya koyulurlardı. Tüysüz ve kan içinde kalan zavallı kuş havada duramaz, düşerdi. Aynı sahne sık sık tekrarlanır, kurbanlarımızı hep ölü bulurduk. Gövdelerindeki gaga izleriyle yaraları dikkatle yayar, renkli kanatlardan sızan ve boyaya karışan kan, kuşçunun eline bulaşırdı. Ama Deli Ludmilla gelmezdi bir türlü. Hayal kırıklığına uğramış somurtuk Lekh, kuşları birer birer kafesten çıkarıp boyar, acımasız benzerlerine teslim ederdi onları. Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün kulübemizin üstünden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Dört yandan sahtekarın üzerine saldırdılar. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar yükselmeye başlamıştı, birden kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. Kuş yaşıyordu hala. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı. Kan oluk gibi akıyordu tüylerinin üstünden. Yapışkan çamurdan kurtulup doğrulmak için son hareketi de yaptı, artık gücü kalmamıştı.
|
|
Soru 31 (373 yarışmacı tahminde bulundu.)
Adnan, düşüne düşüne Laleli'yi inmeye başladı: Demek ki Abdülhamit Buhari'yi yakmasaydı Şarki Rumeli'yi düşmana muhaberesiz veren adama hala kızmayacaktılar?Fenalaştı: Karşıdan bir başka şair geliy...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Üç İstanbul Yazar: Mithat Cemal Kuntay |
Adnan, düşüne düşüne Laleli'yi inmeye başladı: Demek ki Abdülhamit Buhari'yi yakmasaydı Şarki Rumeli'yi düşmana muhaberesiz veren adama hala kızmayacaktılar? Fenalaştı: Karşıdan bir başka şair geliyordu. Buhari'nin yandığını başka bir şiirle dinlememek için Adnan kaçacak yer aradı. Koca Ragıp Paşa kütüphanesinin önündeydi; bahçesine daldı. Adnan bu kütüphanenin farkında olmayarak, bir defa bile geçmemiştir. Onun gözünde iki İstanbul vardır: "Camilerin kurşun kubbelerinde fetih ordularının miğferleri duran İstanbul! Bir devrin ufka yuvarlandığı bir dağ: Süleymaniye Camii! Altında bir millet ayağa kalkıyor gibi duran kubbe! Süleymaniye'nin bu kubbesi ufuktan sökülmelidir ki, İstanbul ne kel, ne uyuz bir topraktır anlaşılsın...Sonra bu minareler: Gökyüzünü madalyon bir ayna parçası gibi tutan birer kız kadar narin minareler! Bunların ucuna her fetih bayrağından takılan bir hilal! İstanbul, Süleymaniye yapıldığı gün bizim oldu!" Adnan, romanına, kendi İstanbul'unu bu duygularla yazıyordu. Dinsizdi; fakat bu camilerle konuşur, bu mermerlerde sayfa çevirirdi. Bir de ikinci İstanbul: "Beyoğlu! Damarsız, kansız bir toprağın ayağa kalkmasını andıran bu beyaz binalar...Çamurun bayramlık elbisesini giydiği, taşın sonradan görme olduğu bu caddeler...Panayır tiyatrolarına benzeyen bu evler...İçinde Konyalı Rumun, Antepli Ermenilerin komita oynadığı odalar! Bu yerde en korkak gözler, bir şapkanın gölgesinde korkunç olur ve bir şapkanın altında bu sokaklarda Samatyalı Şarlmanlar, Tatavlalı Venedik Dojları dolaşır. Bu tahta bıçaklar, bu mukavva bombalar, Moskof bayrağının altında durduğu gün demirdir, alevdir. Şebinkarahisarlı kadar alaturka dalavereye aklı eren bu yerli frenk! Eski ter ve ekşi lavanta kokan bu kokona! Sonra bu konsolos medeniyeti... Sonra bu vatansız sokaklarda, bir damla ecdat kanı gibi cuma günleri bikes dolaşan bayrak. Sonra, yüzünü ağyar gözlerden dizlerinin arasına gizleyen dul kadınlar gibi yıkık Kamerhatun camii...Beyoğlu, fethedilemeyen İstanbul'dur." Adnan, Beyoğlu'ndan, romanına yazdığı bu satırlarla iğrenirdi. Fakat, gittiği zaman, Beyoğlu'nu, yazdığı kadar fena bulmuyordu. Hatta orada oturabilirdi: Oradaki bir evden Süleymaniye camii, Sinan'ın eli ve Süleyman'ın devri kadar büyük mabet, belki daha iyi görünürdü. Fakat, Adnan'ın bu tarafı, vücudunun o kadar derin bir yerinde gizleniyordu ki, bunu kendisi bile görmüyordu. O, kubbeleri, minareleri, kavuklu mezarlarıyle yalnız öteki İstanbul'u sevdiğini sanıyordu. Sade bilerek ve isteyerek yaptığı bir şey vardı: Moiz'le dost olduğu için, Yahudiler aleyhinde romanına bir şey yazmıyordu.
|
|
Soru 32 (490 yarışmacı tahminde bulundu.)
Fatima çadırın kapısında göründü. Birlikte hurma ağaçlarının arasına yürüdüler. Delikanlı yaptıklarının Geleneğe aykırı olduğunu biliyordu, ama şimdi bunun hiçbir önemi yoktu. - Ben gidiyor...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Simyacı Yazar: Paulo Coelho |
|
Fatima çadırın kapısında göründü. Birlikte hurma ağaçlarının arasına yürüdüler. Delikanlı yaptıklarının Geleneğe aykırı olduğunu biliyordu, ama şimdi bunun hiçbir önemi yoktu. - Ben gidiyorum, dedi. Ve geri geleceğimi bilmeni istiyorum. Seni seviyorum, çünkü... - Hiçbir şey söyleme, diyerek sözünü kesti Fatima. İnsan sevdiği için sever. Aşkın hiçbir gerekçesi yoktur. Ama, gene de yanıtladı delikanlı: - Seni seviyorum, çünkü bir düş gördüm, sonra bir krala rastladım, billuriye sattım, çölü geçtim, kabileleler savaşa tutuştular ve bir simyacının oturduğu yeri öğrenmek için bir kuyunun yanına geldim. Seni seviyorum, çünkü bütün Evren sana ulaşmam için işbirliği yaptı. Kucaklaştılar, bedenleri ilk kez birbirine dokunuyordu. - Geri döneceğim, dedi bir kez daha delikanlı. - Önceleri, çöle baktığım zaman içimde bir arzu duyardım. Şimdi içimde umut olacak. Babam bir gün gitti, ama daha sonra anneme geri döndü ve ne zaman gitse geri dönüyor. Bundan başka bir şey konuşmadılar. Hurmalıkta biraz yürüdüler. Delikanlı genç kızı çadırının kapısına kadar götürdü. - Baban annene nasıl dönüyorsa ben de geri döneceğim, dedi ona. Fatima'nın gözlerine yaş dolduğunu fark etti. - Ağlıyor musun? - Ben bir çöl kadınıyım, diye yanıtladı, yüzünün ifadesini değiştirerek. Ama her şeyden önce bir kadınım ben.
|
|
Soru 33 (351 yarışmacı tahminde bulundu.)
Ortaçağ, tarihin beline, biradan şişmiş bir göbek gibi asılmış duruyordu. Onu yok etmek için aerobik danslarına, sıkı perhizlere başvurmanın da zamanı geçmişti. Tarih bundan böyle sonuna kadar 48 numa...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Parfümün Dansı Yazar: Tom Robbins |
Ortaçağ, tarihin beline, biradan şişmiş bir göbek gibi asılmış duruyordu. Onu yok etmek için aerobik danslarına, sıkı perhizlere başvurmanın da zamanı geçmişti. Tarih bundan böyle sonuna kadar 48 numara don giymek zorunda kalacaktı. O koca midenin ta dibinde, koyu renk, sirkemsi sıvılar arasında, bin yıllık bir yürek yangınının alevlerinden önemli simalar çıkıyor, ama sonunda onlar da sindiriliyor, göbeğin içindeki bulamaca karışıyorlardı. Clovis, Charlemange, I.Otto, Fatih William, Viking Kralı Rurik, Papa Leo, Thomas Aquinas, Johann Gutenberg ve tabaklar dolusu ünlü generaller, krallar, düşünürler, papalar, fermante oluyor, eriyordu. Ama bizim minik çiftimiz, Alobar'la Kurda, sindirilmez olduklarını kanıtlıyordu. Balinaların midesini bulandıran sert ahtapot gagalarının esmeramber kusturması gibi. Evet, ahtapot gagaları gibiydi bizim çift. Ya da maraskin kirazları gibi. Nikolai Lenin'in cesedi, ölümünden on yıl kadar sonra Kremlin'den mezarından çıkarılmış, otopsi masasına yatırılmıştı. Bağırsağında dört tane maraskin kirazı bulunmuştu Lenin'in. Kusursuz korunmuş, adamın yuttuğu gündeki kadar sağlam ve kırmızı olan bu kirazların durumu, Lenin'in durumundan daha iyiydi. Söylentilere göre maraskin kirazları formaldehite benzer bir kimyasal maddeyle hazırlandığından, ne sindirilebilir, ne de tasfiye olabilirmiş. Ömür boyu bağırsağın bagajında taşınır dururmuş. Uçan Hollandalının yelkenleri gibi. Eğer bu doğruysa (ki insan maraskin kirazlarının görünüşüne bakınca en kötü şeye bile inanmaya hazır oluyor, çünkü keratalar Pluto'nun bahçesinden toplanmışa ya da bozuk neondan yontulmuşa benziyor ve sanki kendi pancarlarımızın değerini bilelim diye yirmi üçüncü yüzyıldan bize ışınlanmış konuk bir sebzeyi andırıyor), evet, bu doğruysa, o zaman Alobar'la Kurda da tarihin göbeğinde birer maraskin kirazıydı demek yerinde olur. Beri yandan ahtapot gagaları, gelecekteki parfümlerin doğumuna yol açtıkları için, belki daha doğru ve şiirsel bir benzetme olabilir.
|
|
Soru 34 (249 yarışmacı tahminde bulundu.)
Gelgelelim Kont Leinsdorf bunca akıllı davranırken, bir noktayı düşünmemişti. Çünkü bizim için gerekli olan Doğru'yu tek gören, kendisi değildi; başka sayısız insan da o Doğru'yu sahiplenme savındaydı...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Niteliksiz Adam 1 Yazar: Robert Musil |
|
Gelgelelim Kont Leinsdorf bunca akıllı davranırken, bir noktayı düşünmemişti. Çünkü bizim için gerekli olan Doğru'yu tek gören, kendisi değildi; başka sayısız insan da o Doğru'yu sahiplenme savındaydı. Bu, neredeyse daha önce değinilen ve insanın henüz daha karşılaştırmalar yaptığı konumun sertleşme noktası olarak adlandırılabilir. Günün birinde bu benzetmelerden alınan zevk de uçup gider, ve içlerinde asla doyuma ulaşmamış düşlerden oluşma bir dağarcık kalan insanların çoğu, kendilerine bir nokta yaratıp sanki o noktadan onlara vaat edilmiş bir dünya başlamak zorundaymışçasına, bakışlarını gizliden bu noktaya diker. Ekselansları, gazete haberlerini gönderdikten çok kısa bir zaman sonra, parası olmayan bütün insanların buna karşılık içlerinde nahoş birer bağnaz kimliği barındırdığına inanmıştı. İnsanoğlunun içinde barındırdığı bu önyargılı insan-içinde-insan, sabahları onunla birlikte büroya gider ve dünyanın gidişatı karşısında herhangi bir biçimde protestoda bulunmayı başaramaz, buna karşılık yaşadığı sürece gözlerini artık gizli bir noktadan ayıramaz; kurtarıcısını tanımayan dünyanın tüm bahtsızlığı apaçık o noktadan kaynaklansa da, bu noktanın ayırtına o insandan başka kimse varmak istemez. Bir kişinin denge merkezinin dünyanın denge merkeziyle kesiştiği, bu türden saptanmış noktalar, örneğin basit bit hareketle kapanabilen bir tükürük hokkasıdır, içine gelişigüzel bıçak sokulan ve önlemi alınmasa insanlığı kırıp geçirecek olan veremin yayılmasını bir çırpıda önleyebilecek olan tuzlukların lokantalardan kaldırılmasıdır, eşsiz zaman tasarrufu sayesinde toplumsal sorunu da çözecek olan Öhl steno sisteminin yürürlüğe konmasıdır, ya da doğaya uygun, dört bir yana hakim olan yıkımı durduran bir yaşam biçiminden yana çıkılmasıdır, fakat bunun yanı sıra da gökyüzündeki hareketlerle ilgili metafizik bir kuramdır, yönetim mekanizmasının yalınlaştırılmasıdır ve cinsel yaşamda gerçekleştirilecek bir reformdur. Koşullar elverdiğinde, insan günün birinde kendi noktası üzerine bir kitap, bir broşür ya da en azından bir gazete makalesi kaleme alarak ve böylece protestosunu bir ölçüde insanlığın dosyalarına kaydettirerek kendi kendisine yardımcı olur; bu, kimse tarafından okunmasa bile son derece huzur vericidir, ama yazılanlar genellikle bazılarını çeker ve bu kişiler yazara yeni bir Kopernikus olduğu konusunda güvence verip, ardından da kendilerini anlaşılamamış Newton'lar olarak tanıtırlar.
|
|
Soru 35 (354 yarışmacı tahminde bulundu.)
Ertürk, yalnız kaldığı bir Cumartesi akşamüstü, caddede dolaşırken kitapçı tezgahında Dar Kapı adlı bir kitap gördü. Cebindeki paraları saydı. Sinemaya girse kitaba yetmeyecek. Kitaba verse sinemaya g...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Ölmeye Yatmak Dar Zamanlar 1 Yazar: Adalet Ağaoğlu |
Ertürk, yalnız kaldığı bir Cumartesi akşamüstü, caddede dolaşırken kitapçı tezgahında Dar Kapı adlı bir kitap gördü. Cebindeki paraları saydı. Sinemaya girse kitaba yetmeyecek. Kitaba verse sinemaya giremeyecek. Tyrone Power'le Betty Grable'ın oyandıkları Kahramanlar Filosu'nu göremeyecek. Betty'nin iç gıcıklayıcı bir sesle Türkçe olarak, "Sizinle tanıştığımıza memnun oldum, yüzbaşım," dediğini duyamayacak. Bir sinemanın kapısına yürüyor, resimlere bakıyor, bir kitapçı tezgahına yanaşıyor. Önünde yapayalnız geçirilecek bir buçuk gün var. Sinemaya girse, iki saat içinde her şey tükenecek. Kahramanlar Filosu'nun yüzbaşısı da henüz kendisi olamayacak üstelik. Adını çok esrarengiz bulduğu Dar Kapı , ona çocukluğunda dinlediği Kırk Haramiler masalını anımsatıyor. Bursa'ya sicim gibi bir yağmur düşüyor. Ertürk neredeyse ana kucağı özlüyor. Bir masal. Sonunda Dar Kapı' yı almaya karar verdi. Ders kitapları dışında ilk kez kendinin olan bir kitabı vardı şimdi. İlk kez kendi kendine almaya karar verdiği bir şey. İstediği kadar okuyabileceği bir kitap. Liseye döndü. Yağmur devam ediyordu. İçeri girdi. Yatakhaneye kapanmak istedi. Kilitliydi. Aşağı, yemekhaneye indi. Ancak bir yabancı için rahatsız edici olan bulaşık suyu kokusu içinde bir köşeye oturdu. Kitabı okumaya koyuldu. Kim yazmıştı bu kitabı? Nereliydi bunu yazan? André Gide diye bir ad okudu. Ama bu ad ona pek bir şey söylemedi. Okuyor, okuyor; kitaba adını veren esrarengiz dar kapı ne zaman söz konusu olacak diye sayfaları çabuk çabuk tüketiyordu. Aslında hiç de umduğu gibi bulmuyordu okuduklarını. Hiç kimse, "Açıl susam, açıl!" diye bağırmıyordu. Her şey bir bulanıklık içindeydi. Dar Kapı ise bir türlü görünmüyordu. Bir ara omuzbaşından bir el uzandı. Kitabı Ertürk'ün elinden çekip aldı. Ertürk şaşkın baktı: Nöbetçi subay! Ondan sonra bitmez tükenmez günler. Bir sürü sert bakışlı yüzler, gözler. Ardı arası hiç kesilmeyecekmiş gibi gelen sorular, sorular... Milliyetçi bir öğrenci olarak yetiştirilmeye çalışıldığın bu okulda Dar Kapı ‘yı okumakla ahlakdışı hareket ettiğini bilmiyor musun? Övündüğümüz Türk Gençliğine kara bir leke sürdüğünün farkında mısın? Bursa Askeri Lisesi'nde Ertürk o günler çok ürktü. Çok gözyaşı döktü. Bilmeden vatana nasıl ihanet edilebileceğini öğrendi sonunda. Bazı geceler, sert yatağında, ilçeye bir vatan haini, daha kötüsü bir ahlak düşkünü olarak dönmektense ölmeyi düşündü. Yemekhanede, yanına kimselerin oturmamasını, hela kapılarına "İbne Ertürk" diye yazılmasını içi yırtıla yırtıla gördü. Disiplin Kurulu'nun kararı geciktikçe gecikti. Bu arada Ertürk, on yedi yaşına bastı. On yedi yaşında, bir yatılı okulda, insanın kendini ne gibi yollarla öldürebileceğini denedi ve askeri bir yatılı okulda asla öldüremeyeceğini öğrendi. Ertürk, bu ilk suçundan ötürü bağışlanınca, bir daha bilmeden suç işlememeyi de öğrendi. "Oku!" diye verdiklerinden gayri hiç bir şey okumamayı, "Düşün" dedikleri dışında hiçbir şey düşünmemeyi...
|
|
Soru 36 (292 yarışmacı tahminde bulundu.)
....'karakter'in, bir burjuva miti, kapitalizm ideolojisini desteklemek için yaratılan bir yanılsama olduğuna inanır. Bu sav için kanıt olarak, on sekizinci yüzyılda romanın yükselişiyle (‘karakter' p...
Devamını okumak için tıklayın
|
 İyi İş Yazar: David Lodge |
....'karakter'in, bir burjuva miti, kapitalizm ideolojisini desteklemek için yaratılan bir yanılsama olduğuna inanır. Bu sav için kanıt olarak, on sekizinci yüzyılda romanın yükselişiyle (‘karakter' par excellence edebi türü) kapitalizmin yükselişinin çakışmasına; on dokuzuncu yüzyılda romanın diğer bütün edebi türler karşısındaki zaferinin kapitalizmin zaferiyle çakışmasına; ayrıca klasik romanın yirminci yüzyıldaki modernist ve postmodernist dekonstrüksiyonunun kapitalizmin nihai kriziyle çakışmasına işaret eder. Klasik romanın, kapitalizmin ruhuyla işbirliği yapmış olmasının nedeni, Robyn için son derece açıktır. Her ikisi de seküler Protestan ahlak felsefesinin ifadeleri; her ikisi de, diğer özerk benlikler ile rekabet içinde mutluluk ve zenginlik arayan, kendi kaderinden sorumlu ve ona hakim olan özerk bireysel benlik düşüncesine dayanır. Bu hem bir meta, hem de bir temsil yolu sayılan roman için gerçektir. (Robyn bu nedenle artık tam bir seminer taşkınlığı içinde.) Başka deyişle romancıların kadın ya da erkek kahramanları için geçerli olduğu kadar, kendileri için de geçerlidir bu. Romancı bir hayal gücü kapitalistidir. Kadın ya da erkek romancı bir ürün ortaya çıkarır; tüketici, önüne gelinceye kadar bunu istediğini bilmez; romancı yayıncılar olarak tanınan risk sermayesi sahiplerinin yardımıyla, bunu üretir ve çok az farkı olan aynı tür ürünlerin üreticileriyle rekabet halinde satar. İlk büyük İngiliz romancı Daniel Defoe tacirdi. İkincisi, Samuel Richardson matbaacıydı. Roman, seri üretilen ilk kültürel sanat eseriydi. (Kıvırdığı dirsekleri bedenine yapışık duran Robyn, bu noktada, daha fazla bir şey söylemeye gerek olmadığını ima edercesine, ellerini bileklerinden iki yana açar. Ama kuşkusuz her zaman söyleyeceği çok daha fazla şey vardır.) Robyn'e göre, (ya da, daha doğrusu, onun bu konulardaki düşüncesini etkilemiş yazarlara göre), kapitalizm ve romanın temelini oluşturan benlik diye bir şey yoktur – başka deyişle, kişinin kimliğini oluşturan sınırlı, benzersiz bir ruh veya öz yoktur; sonsuz söylem ağında yalnızca bir özne konumu vardır –iktidar, seks, aile, bilim, din, şiir vb. söylemi. Hem aynı nedenle, yazar, başka deyişle, kurmaca bir yapıtı ab nihilo'dan yaratan kişi diye bir şey de yoktur. Her metin metinlerarası ilişkinin bir ürünüdür; öteki metinlerden aktarmalar ve imalar taşıyan bir doku; Jacques Derrida'nın ünlü sözleriyle, (Robyn gibileri için ünlü, ne de olsa), "il n'ya pas de hors-texte", metin-dışı bir şey yoktur. Kaynaklar yok yalnızca üretim var ve biz dilde, kendi ‘benliklerimizi' üretiriz. "Sen yediğin şeysin" değil ama "sen sözünü ettiğin şeysin" ya da daha doğrusu, "sen, senden söz eden şeysin", Robyn'in felsefesinin belitsel temelidir ki, buna bir ad vermesi gerekseydi, "semiyotik materyalizm" derdi.
|
|
Soru 37 (375 yarışmacı tahminde bulundu.)
Ah, Ruslar...Hala Prag'da yaşarken, Rus ruhuna dair komik bir hikaye anlatılırdı. Bir Çek başdöndürücü bir süratle bir Rus kadınını baştan çıkarır. Birleşmeden sonra kadın sonsuz bir küçümsemeyle ş...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Ölümsüzlük Yazar: Milan Kundera |
Ah, Ruslar... Hala Prag'da yaşarken, Rus ruhuna dair komik bir hikaye anlatılırdı. Bir Çek başdöndürücü bir süratle bir Rus kadınını baştan çıkarır. Birleşmeden sonra kadın sonsuz bir küçümsemeyle şöyle der ona: "Vücuduma sahip oldun ama ruhuma asla sahip olamazsın!" Güzel bir anekdot. Bettina Goethe'ye elli iki mektup yazmış. Ruh sözcüğü bunlarda elli defa, kalp sözcüğü yüz on dokuz defa geçiyor. Kalp sözcüğünün anatomi sözlük anlamıyla kullanıldığı (‘kalbim çarptı') enderdir; daha çok göğsü işaret etmek (‘seni kalbime bastırmak istiyorum') için, onun yerine kullanılır ama çoğu durumda ruhla aynı şeyi ifade eder: duygusal ben. Düşünüyorum, öyleyse varım, diş ağrılarını hiçe sayan bir entelektüelin kelamıdır. Hissediyorum, öyleyse varım, çok daha genel bir kapsamı olan ve yaşayan her varlığı ilgilendiren bir gerçektir. Benliğim temelde sizinkinden düşünceyle ayrılmaz. Çok insan, az düşünce vardır: Hepimiz düşüncelerimizi birbirimize aktarır, birbirimizden ödünç alır, çalarken aşağı yukarı aynı şeyleri düşünürüz. Ama biri ayağıma basarsa, acıyı hisseden sadece ben olurum. Ben'in temeli düşünce değil acıdır, en temel duygu olan acıdır. Acıda, bir kedi bile biricik ve bir başkasıyla yer değiştirmesi olanaksız ben'inden kuşku duyamaz. Acı keskinleşince, dünya yok olur ve her birimiz kendi kendimizle kalakalırız. Acı benmerkezciliğin büyük okuludur. Hippolit, "Bana karşı büyük bir nefret yok mu içinizde?" diye sorar Prens Mişkin'e. "Neden? Yoksa siz bizden daha fazla acı çektiğiniz ve çekeceğiniz için mi?" "Hayır, ama ben acıma layık değilim de ondan." Acıma layık değilim. Büyük bir laf. Acının sadece ben'in temeli, kuşku duyulmaz tek varlıkbilimsel kanıtı olmakla kalmayıp, bütün duygular arasında saygıya en fazla layık duygu olduğu anlamını taşıyor: değerlerin değeri. Bu yüzden Mişkin acı çeken bütün kadınlara hayran. Nastasya Filippovna'nın fotoğrafını ilk kez gördüğünde şöyle diyor: "Bu kadın çok acı çekmiş olmalı." Bizler daha önce Nastasya Filippovna'nın kendisini görmeden önce, bu sözcükler bir anda onu yerinin bütün diğerlerinin üstünde olduğunu ortaya koyuyor. Mişkin birinci bölümün an beşinci alt bölümünde Nastasya'ya büyülenmiş bir halde "Ben bir hiçim ama siz, siz acı çekmişsiniz," diyor ve o andan itibaren mahvoluyor. Mişkin'in acı çeken bütün kadınlara hayran olduğunu söylemiştim ama tersi de daha az doğru sayılmaz: Bir kadın hoşuna gittiği an, Mişkin onu acı çekerken hayal etmeye başlıyor. Ve dilini tutmasını da bilmediğinden, ona bunu anlatmaya can atıyor. Aslında bu mükemmel bir baştan çıkartma yöntemi (prensin bundan parlak bir sonuç çıkartamaması yazık), çünkü bir kadına ‘siz çok acı çekmişsiniz' dersek, adeta doğrudan onun ruhuna hitap ediyormuşuz, sanki o ruhu okşuyormuşuz ve onu yüceltiyormuşuz gibi olur. Böyle bir durumda her kadın bize şöyle demeye hazırdır: "Vücuduma henüz sahip değilsin ama ruhum çoktan sana ait!"
|
|
Soru 38 (384 yarışmacı tahminde bulundu.)
Hepimiz O'nu bekliyoruz. Hepimiz yüzyıllardır O'nu bekliyoruz. Bazılarımız, Galata köprüsü üzerindeki kalabalıktan bunalıp Haliç'in kurşuni mavi sularına kederle bakarken; bazılarımız, Surdibi'ndeki i...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Kara Kitap Yazar: Orhan Pamuk |
|
Hepimiz O'nu bekliyoruz. Hepimiz yüzyıllardır O'nu bekliyoruz. Bazılarımız, Galata köprüsü üzerindeki kalabalıktan bunalıp Haliç'in kurşuni mavi sularına kederle bakarken; bazılarımız, Surdibi'ndeki iki göz odayı bir türlü ısıtmayan sobaya odun atarken; bazılarımız, Cihangir'in arka sokağındaki Rum apartmanının o hiç bitmeyen merdivenlerini çıkarken; bazılarımız ücra bir Anadolu kasabasında, meyhanede arkadaşlarla buluşma saati gelsin diye, İstanbul gazetesindeki bulmacayı çözerken; bazılarımız da, o gazetede sözü edilen ve resmi basılan uçaklara binmeyi, aydınlık salonlara girmeyi, güzel gövdelere sarılabilmeyi hayal ederken, O'nu bekliyoruz. Ellerimizde yüz kere okunmuş gazetelerden katlanmış kese kağıtları, en ucuz plastikle yapıldığı için, içindeki elmaları da sentetik bir kokuyla kokutan plastik torbalar, avuç içlerimizde ve parmaklarımızda morumsu izler bırakan pazar fileleri, çamurlu kaldırımlarda hüzünle yürürken de O'nu bekliyoruz. Cumartesi akşamları şişeleri ve camları kıran erkeklerle, dünya güzeli kadınların doyum olmaz maceralarını seyrettiğimiz sinemalardan, yalnızlık duygusunu artıran orospularla yattığımız kerhanelerin sokağından, küçük saplantılarımız var diye acımasız arkadaşlarımızın bizimle alay ettiği meyhanelerden ve gürültücü çocukları bir türlü uyuyamadığı için radyolarındaki tiyatroyu bile tadını çıkararak dinleyemediğimiz komşu evinden dönerken, hepimiz O'nu bekliyoruz. Bazılarımız O'nun arsız çocukların sapanlarıyla sokak lambalarını kırdıkları arka mahallelerin karanlık köşelerinde ilk görüneceğini söylüyor, bazıları da Mili Piyango, Spor Toto, çıplak kadınlı dergi, oyuncak, tütün, prezervatif ve her türlü ıvır zıvır satan günahkarların dükkanlarının önünde. Nerede, ama nerede ilk görünürse görünsün, ister küçük çocukların günde on iki saat kıyma yoğurduğu köfteci dükkanlarında, ister binlerce gözün tek bir isteğin bakışıyla yanarak tek bir göze dönüştüğü sinemalarda, ister melek kadar günahsız çobanların mezarlıklardaki servilerin büyüsüne kapıldığı yeşil tepelerde ilk ortaya çıksın, O'nu ilk gören talihlinin hemen tanıyacağını ve sonsuzluk kadar uzun ve bir göz kırpma kadar kısa süren bekleyişin sona erip, kurtuluş vaktinin geldiğinin hemen anlaşılacağını söylüyor herkes.
|
|
Soru 39 (291 yarışmacı tahminde bulundu.)
1 Covadonga'da kendisine taç giydiren Alkmamah'ı yenen Pelagius2 Rusya'dan kaçarak Schönberg'in peşinden Amsterdam'a giden şarkıcı 3 En üst katta yaşayan iki gözü farklı renkte sağır kedi 4 Siv...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Yaşam Kullanma Kılavuzu Yazar: Georges Perec |
1 Covadonga'da kendisine taç giydiren Alkmamah'ı yenen Pelagius 2 Rusya'dan kaçarak Schönberg'in peşinden Amsterdam'a giden şarkıcı 3 En üst katta yaşayan iki gözü farklı renkte sağır kedi 4 Sivil savunma görevlisinin doldurttuğu kum fıçıları 5 En küçük harcamalarını bile deftere yazan cimri kadın 6 Tavla partilerinde kendinden geçen yapbozcu 7 Bir yere gitmiş olan kiracıların çiçeklerine özenle bakan kapıcı kadın 8 Çocuklarının adını Bécaud'ya saygı nişanesi olarak Gilbert koyan anne baba 9 İkieşliliği kabul eden Osmanlının serbest bıraktığı Kont'un karısı 10 Artık köyde olmadığına üzülen iş kadını 11 Romanını düşleyerek çöp tenekesini indiren küçük çocuk 12 Dünya seyahatine çıkan Avusturyalı kadına eşlik eden karı kılıklı züppe 13 Tatlı antropologdan sürekli kaçan sakınmacı kabile 14 Kendi kendini temizleyen bir fırını kullanmayı kabul etmeyen ahçı 15 %1'ini sanata adayan uluslararası otelciliğin Yönetici Genel Başkanı 16 Uyuşuk uyuşuk resimli bir magazine bakan hastabakıcı 17 Hacca giderken Arkhangelsk'de kazaya uğrayan şair 18 Minyatürcüsünün sabrını taşıran İtalyan kemanı 19 Durmadan radyo dinleyerek sosis yiyen şişman çift 20 Genel Karargah'a yapılan saldırıdan sonra tek kollu kalan general 21 Babasının başucundaki genç kızın hüzünlü rüyaları 22 Daha sıcak bir "Türk hamamı" için anlaşan Avusturyalı müşteriler 23 Bir mektubu yakmak isteyen Paraguaylı 24 Golf pantolonla suluboya öğrenen genç milyarder 25 Bir kuş rezervi kuran Su ve Orman müfettişi 26 Hatıralıklarını eski haftalık dergilere saran dul kadın 27 Kendisini büyük bir devlet adamı olarak tanıtan uluslararası hırsız 28 Issız adasında keyfince yaşayan Robinson Crusoé 29 Etüvden geçirilmiş Hollanda peyniri kırıntılarıyla domino oynamaya çalışan dağsıçanı 30 Kitapçıların peşinde dolaşan hüzünlü "kelime öldürücüsü"
|
|
Soru 40 (287 yarışmacı tahminde bulundu.)
Hiç beklenmedik şu Raşel 'serencamı' olmasa, Abdi bey kederinden boğulur muydu? Koskoca yazı, 'alelade bir mücrim gibi', saklanmakla geçirmişti. Sonbaharı, 'intihabat' heyecanlarıyla. Kış, veba tehdid...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Dersaadet'te Sabah Ezanları Yazar: Attila İlhan |
Hiç beklenmedik şu Raşel 'serencamı' olmasa, Abdi bey kederinden boğulur muydu? Koskoca yazı, 'alelade bir mücrim gibi', saklanmakla geçirmişti. Sonbaharı, 'intihabat' heyecanlarıyla. Kış, veba tehdidiyle giriyor: 'Teşrinisani bidayetinde', Azapkapı ve Tophane'de, altı vak'a görüldü: 'Darülfünun dahil', okulları kapattılar, kapattılar ama... ...yoksulluk dizboyu. Dersaadet, 'şedit' ve karanlık soğuklara 'tedbirsiz' yakalandı. Ne tarafına dönsen, korkmuş, üşümüş, ezilmiş insanlar: Tepebaşı otellerinde, votka, kokain ve yurtsamadan sarhoş, soylu 'beyaz Rus' mültecileri. Tahtakurusu ve marsık kokan bekar hanlarında, henüz terhis olmuş, bitli 'neferler'. Sokaklarda, İrkutsk, Kahire ve Selanik 'üsera' kamplarından, paldır küldür yıkılmış binlerce tutsak. Ya 'muhacirler'? Balkan Savaşı'ndan bu yana, 'işgal' topraklarından 'payitahta' göçmen akını durmadı ki! Şimdi, İzmir'deki Yunan işgalinden kaçanlar geliyor. Hepsi yüz kırk bin civarında imiş! Halleri öyle 'perişan' ki, Aralık ayı 'Merhamet Ayı' ilan edildi: Darülfünun talebeleri, 'iane' topluyorlar. Geçenlerde, biri kız biri erkek, iki genç, Şark-ı Karip Maadin Kumpanyası'na da uğramadı mı? Abdi bey çıkarıp yüz lira verdi. Eh Padişah bin, Veliaht beşyüz lira verdiğine göre, azımsanamaz. Gazetelerin ağzı, herkes onun kadar cömert davranmıyormuş! Bütün bu kalabalık, kof, yutulmuş çığlıkları andıran kabahatli gülümsemeleri, uzamış sakallarından sarkan ağdalı umutsuzluklarıyla, sanki güz sinekleri, vapur iskelelerinden garlara, garlardan cami avlularına, simsiyah birikiyor. Hilalahmer'in, Polis Müdüriyeti'nin önünde, uzun kuyruklar! Soğuk ve çamurlu, öyle de yağmurlar indiriyor ki, yağmur mudur, yoksa belalı bulutlar üstlerini mi örtmüştür anlaşılamaz: yorgun kemiklerine aşağılık sızılar; göğüslerine nagant gibi patlayan öksürükler yerleştirir; sürekli ıslaklıkları, enselerini buzdan bir dil yalamışçasına, içlerini ürpertir durur.
|
|
Soru 41 (418 yarışmacı tahminde bulundu.)
"Korkmayın. Size bunu yapmanız için yardım etmeye geldim."Bu basit hareketi ve kararlılığıyla doktorun yakmış olduğunu söylediği yangını söndürmeye doğru ilk adımı atmış olacağını sanıyordu. Ama in...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Fransız Teğmenin Kadını Yazar: John Fowles |
"Korkmayın. Size bunu yapmanız için yardım etmeye geldim." Bu basit hareketi ve kararlılığıyla doktorun yakmış olduğunu söylediği yangını söndürmeye doğru ilk adımı atmış olacağını sanıyordu. Ama insanın kendisi çıraysa yangınla savaşmaya kalkması umutsuz bir çabadır. Sarah tepeden tırnağa ateş kesilmişti. Charles'a tutkulu bir bakış fırlatırken gözleri alev alev yanıyordu. Charles elini çekmeye çalıştı ama Sarah onu havada yakalayıp dudaklarına götürdü. Charles panik içinde elini çekti; sanki bunu yapmakla Sarah'ın yüzüne bir tokat atmıştı. "Sevgili Bayan Woodruff, lütfen kendinizi kontrol edin. Ben –" "Edemiyorum." Kelime adeta fısıltıyla söylenmişti, ama Charles'ı susturdu. Kızın, kendisinin iyiliğine karşı duyduğu minnettarlığı dizginleyemediğini söylemek istediğini düşünmeye çalıştı Charles...uğraştı, uğraştı. Ama birden Catullus'u hatırladı: "Seni ne zaman görsem sesim kesiliyor, dilim tutuluyor, ince bir alev tüm gövdemi dolaşıyor, içimden fışkıran bir kükreme ve karanlık kulaklarımı gözlerimi dağlıyor." Catullus'un Sapho çevirisi; Avrupa tıbbında aşk denen hastalığın en iyi tanımı budur hala. Sarah ve Charles –farkında olmadan- tam da bu semptomların pençesinde öylece duruyorlardı; birisi kabul ediyor, diğeri reddediyordu; ama reddeden kımıldama gücünü kendisinde bulamıyordu. Duygularını yoğun bir biçimde bastırdıkları dört-beş saniye geçti böyle. Sonra Sarah daha fazla dayanamadı. Charles'ın ayakları dibinde dizleri üzerine çöktü. Kelimeler dudaklarından sel gibi boşaldı: "Size yalan söyledim, Bayan Fairley'in karşısına özellikle çıktım, Bayan Poulteney'e söyleyeceğini biliyordum." Charles'ın kendi üzerinde kurmakta olduğu kontrol birden ellerinden kayıp gitti. Dehşet içinde kendisine doğru kalkmış olan yüze baktı. Kendisinden af dileniyordu; ama doktorlar onu yine yaya bıraktığı için kendisi de af dileniyordu. Kundakçılık ya da imzasız mektup yazma suçundan içeri giren o hanımlar, hiçbir siyah-beyaz ahlaki yargıyı umursamaksızın, yakalanmadıkları sürece suçlarını itiraf etmemişlerdi. Sarah'ın gözlerinden yaşlar fışkırıyordu. Bir servet sunuluyordu Charles'a, altından bir dünya ve buna karşı gözyaşı bezlerinin azıcık bir salgısı olan ufacık, geçici, kısacık bir damla su. Yine de ağlayan bir kadının karşısındaki bir adamdan çok yıkılmak üzere olan bir barajın altındaki adam gibi duruyordu orada. "Ama neden..?" Bunun üzerine yoğun bir samimiyet ve yakarışla ona baktı Sarah; yüreği gözlerine öylesine vurmuştu ki, kelimeye gerek yoktu; lafı gevelemeyi –başka bir "Sevgili Bayan Woodruff"u- olanaksız kılan bir çıplaklık. Ellerini ağır ağır uzatıp onu ayağa kaldırdı. İkisi de hipnotize olmuş gibi gözlerini birbirlerinden alamıyorlardı. Sarah –daha doğrusu o kocaman, insanı yutan gözler – dünyanın en güzel şeyi gibi göründü Charles'a. Geçmişlerinde neler olup bittiği önemli değildi. O an, koskoca bir çağa baskın çıktı.
|
|
Soru 42 (313 yarışmacı tahminde bulundu.)
İmdi kardeş, lotus çiçeklerinin çelebi tohumu, bizim köyün gömütlüğü göründü. Kıvrıldığım midye yatak, nasılsa elimde kalmış sekreter masası, ötemi berimi tıkıştırdığım kapısı mandallı dolabımdan başk...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Bay Muannit Sahtegi'nin Notları Yazar: Vüs'at O. Bener |
|
İmdi kardeş, lotus çiçeklerinin çelebi tohumu, bizim köyün gömütlüğü göründü. Kıvrıldığım midye yatak, nasılsa elimde kalmış sekreter masası, ötemi berimi tıkıştırdığım kapısı mandallı dolabımdan başka satılık güvencem yok. Ha, bir de onarım budalası, mızıkçı daktilom. Onlar da olmamalıydı. Ellerim de, kimbilir kimden kollarıma dikilmiş. Beklenen oldu, kapı önüne konuldum! Sugötürmez haklılığı! Göğüs germenin sınırı aşıldığı için kuşkusuz, yorgan iğnesi sokularak pörsük gövdemin duyarlılığını galiba hiç yitirmeyecek tüm sinir düğümlerine! Ara sıra gereksindiğini umarak uğruyorum yine de ona. Kuyruğum kısık. Deliriyorum dayanmasına tekbaşınalığa! Soluğu, uluduğum şu büro odasında alıyorum. Onu verene de minnet yüklü boynum. Ele güne muhtaç bırakamam çocukçağızımı! Huyum kurusun. Bırakamadığım nice nafile alışkanlıklarımın içinde herhalde en horlanmaması gereken ibrişim bunca kaldığı için olacak. O da koptu mu tepetaklak gidecek yaşam bağı. Uslanmaz genlerimin onulmaz kıskacı! Süt ve rakıyla yaşanabilir savını kanıtlama peşindeki koca resim ustası İmadettin Ruhsavul'un kilidine kimsenin burnunu sokamadığı bir kapısı varmış. Geçerli sevimlilikler yani! Akıl küpü belki, lakin çılgınlık züğürdü sanırım, yenileyin ayrımına varmış değilim bil, karıcığınla konuş, şu kışı sağ çıkartabilirsem, o yörelere gelmek düşüne kaptırmak istiyorum kendimi. Kapıcılık mı, bana azbuçuk öğrettiğiniz bahçıvan yamaklığımı olur, kiramı, kopasıca gırtlak giderimi karşılayabilecek bir iş uydurun bana. Yaptığı beyinsizlik sayılan eylemlerin en imparatoru, siyasal sığınma hakkı ister. Salt tekillik! Bana özgü damaltı. Tavanı yıldızlara bakak olmasın. Derseniz ki, başka kapıya, alışığım, inini kendin bul... Tamam canlar. Soyu Sahtegi, muannittir ve tepeden tırnağa ittir, def olur gider, mağarası bol bir yerlere, gidemese de gittiğini varsayar. Canına kıyamaz, o kesin. ................
|
|
Soru 43 (365 yarışmacı tahminde bulundu.)
Bu kadar yazıp da Balthazar'dan söz etmemek gerçekten eksiklik, çünkü o bir anlamda kentin anahtarlarından biri. Anahtar: Evet, o günlerde, olduğu gibi kabul ettiğim bu adamı şimdi anımsarken yeniden ...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Justine İskenderiye Dörtlüsü 1 Yazar: Lawrence Durrell |
|
Bu kadar yazıp da Balthazar'dan söz etmemek gerçekten eksiklik, çünkü o bir anlamda kentin anahtarlarından biri. Anahtar: Evet, o günlerde, olduğu gibi kabul ettiğim bu adamı şimdi anımsarken yeniden değerlendirmem gerektiği kanısındayım. O zamanlar anımsamadığım, daha sonra öğrenmeye başladığım çok şey var. İlkin Al Aktar kahvesinde Balthazar uzun saplı piposuyla Lakadatif içerken birlikte tavla oynadığımız sonu gelmez akşamları anımsıyorum. Mnemjian'a kentin arşivi denebilirse, Balthazar'a da kentin Platoncu daimon'u – Tanrılarla insanlar arasındaki arabulucusu – demek yerinde olur. Bu biraz zorlama bir benzetme, evet, farkındayım. İnce kenarlıklı siyah şapkasıyla uzun boylu bir adam görüyorum. Pombal ona "Yaban Keçisi" adını takmıştı. İpince gövdesi hafifçe eğiktir, kalın, karga gibi sesi, özellikle yüksek sesle bir şeyler okuduğu ya da alıntı yaptığı zaman kulağa son derece hoş gelir. Birisiyle konuşurken asla gözlerine bakmaz – pek çok eşcinselde gözlediğim bir özelliktir bu . Ama onunkisi cinsel sapıklığıyla ilgili değildir, çünkü bundan utanmadığı bir yana, hiç umursamaz bile. Keçi gözü gibi sapsarı gözleriyle bir ispritizmacıya benzer. Sizin yüzünüze bakmıyorsa bütün gece rahatınızı kaçıracak acımasız bir bakıştan sizi korumak için bakmıyordur. O ince gövdeden böylesine korkunç çirkin ellerin nasıl sarkabildiğine insan akıl erdiremez. Ben olsam şimdiye kadar onları çoktan keser, denize atardım. Çenesinin altında mahmuz gibi bir tutam kara kıl vardır, hani doğa tanrısı Pan'ın kimi yontularının toynağında olur ya.
|
|
Soru 44 (323 yarışmacı tahminde bulundu.)
Newt'un üzerinde çalıştığı resim, alüminyum tırabzanın yanına kurulmuş bir sehpada duruyordu. Resmi çevreleyen sisin arasından gökyüzü, deniz ve ova görülüyordu. Newt'un resmi küçük, kara ve yamuk ...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Kedi Beşiği Yazar: Kurt Vonnegut |
|
Newt'un üzerinde çalıştığı resim, alüminyum tırabzanın yanına kurulmuş bir sehpada duruyordu. Resmi çevreleyen sisin arasından gökyüzü, deniz ve ova görülüyordu. Newt'un resmi küçük, kara ve yamuk yumuktu. Kara, yağlı bir zemin üzerine dağılan çizikler oluşturuyordu resmi. Bir örümcek ağına benziyordu çizikler. Bir an, bunların aysız bir gecede kurumaya asılmış, insanlığın boşluğunu saran ağlar olabileceğini düşündüm. Bu iğrenç şeyi yapan cüceyi uyandırmadım. Bir sigara yakıp suyun şırıltısı arasında duyduğumu sandığım sesleri dinlemeye koyuldum. Çok uzaktan, aşağılardan duyulan bir patlama uyandırdı Newt'u. Gürültü ovada yankılanıp Tanrı'ya yükseldi. Frank'ın uşağı bunun Bolivar limanında patlayan topun sesi olduğunu söyledi. Her gün saat beşte patlatılıyordu. Küçük Newt kımıldandı. Uyku sersemliğiyle kara, küçük ellerini ağzına ve çenesine götürdü, kara lekeler oldu orada. Gözlerini ovuşturup oraları da karaladı. "Merhaba," dedi bana uykulu uykulu. "Merhaba," dedim. "Sevdim resminizi." "Ne olduğunu görebildiniz mi?" "Her bakan başka şey görür herhalde." "Kedi beşiği" "Ya!" dedim. "Çok güzel. Çizikler de ipler, öyle mi?" "Dünyanın en eski oyunlarından biridir kedi beşiği. Eskimolar bile bilirler." "Öyle mi?" "Yüz bin yıldan beri büyükler, küçüklerin yüzleri önünde birbirinin içine geçmiş ip parçaları sallarlar." "Ya!" Koltuğunda kıvrılıp kalmıştı Newt. Aralarında bir ip oyunu varmış gibi ileri uzattı boyalı ellerini. "Boşuna değil çocukların sapıtması. Kedi beşiği dediğin, iki el arasındaki bir sürü çarpı işaretidir. Çocuklar da bakıyorlar, bakıyorlar o çarpı işaretlerine..." "Sonra?" "Ne kedi var, ne de beşik."
|
|
Soru 45 (233 yarışmacı tahminde bulundu.)
"İNSAN DAHA ZEKİ BİR VARLIĞA DÖNÜŞECEK; DAHA İYİ, DAHA MUTLU, DAHA GÜÇLÜ BİR VARLIĞA DEĞİL AMA- YA DA, BAZI DÖNEMLERDE, EN AZINDAN. TANRI'NIN İNSAN IRKINDAN ARTIK MUTLULUK DUYMAYIP DÜNYAYI YENİDEN YAR...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Yengeç Dönencesi Yazar: Henry Miller |
"İNSAN DAHA ZEKİ BİR VARLIĞA DÖNÜŞECEK; DAHA İYİ, DAHA MUTLU, DAHA GÜÇLÜ BİR VARLIĞA DEĞİL AMA- YA DA, BAZI DÖNEMLERDE, EN AZINDAN. TANRI'NIN İNSAN IRKINDAN ARTIK MUTLULUK DUYMAYIP DÜNYAYI YENİDEN YARATMAK İÇİN HERŞEYİ YIKACAĞI ZAMANI GÖREBİLİYORUM. HER ŞEYİN BU SONA GÖRE TASARLANDIĞINDAN, UZAK GELECEKTEKİ BU YENİLENME DÖNEMİNİN GÜN VE SAATİNİN BELİRLENMİŞ OLDUĞUNDAN EMİNİM. AMA UZUN ZAMAN GEÇMESİ GEREK ÖNCE, VE BİZ DAHA BİNLERCE YIL BU ESKİ TOPRAKLARDA KENDİMİZİ EĞLENDİRMEYE DEVAM EDEBİLİRİZ." Mükemmel! Yüz yıl önce dünyanın tükendiğini fark edebilecek kadar ileri görüşlü biri varmış. Batı Medeniyeti! –Hapishane duvarlarının ardında huzursuz bir biçimde bir ileri bir geri gezinen o tecrit edilmiş erkek ve kadınları görünce zayıf bedenlerindeki dram potansiyelini fark edip dehşete kapılıyorum. Küçük insani kıvılcımlar bulabilirsiniz o gri duvarların ardında, ama yangın asla. Bunlar erkek ve kadın mı, diye soruyorum kendime, yoksa gölge mi? Özgür iradeyle hareket ediyorlar, ama gidecek yerleri yok. Sadece bir alanda özgürler, o alanda istedikleri yere gidebilirler – ama kanatlanmayı öğrenmemişler henüz. Kanatlanmış tek bir düş bile yok henüz. Topraktan ayrılacak kadar hafif, neşeli tek bir insan bile çıkmamış! Bir süre için muhteşem kanatlarını açan kartalların hepsi sonunda yere çakıldılar. Kanat çırpışları ve süzülüşleriyle başımızı döndürdüler. Ey geleceğin kartalları, yerde kalın! Cennetler denetlendi, tek Allahın kulu yok. Yerin altı da boş, kemik ve gölge dolu. Yerde kalıp bir kaç yüz bin yıl daha yüzün! Şimdi de sabahın üçü, çıplak döşemede perende atan iki fahişe var burada. Fillmore elinde bir kupayla çırılçıplak dolanıyor evin içinde, göbeği davul gibi gerilmiş, fistül kadar sert. Öğlenin üçünden beri devirdiği bütün Pernod, şampanya, Anjou ve konyaklar kanalizasyon gibi çağıldıyor bağırsaklarında. Kızlar kulaklarını göbeğine yaslıyorlar müzik dolabına yaslar gibi. Ağzını düğme kancasıyla açıp içine para at. Kanalizasyon çağıldadığında çan kulesinden havalanan yarasaların sesini duyuyorum ve düş sanata doğru kayıyor.
|
|
Soru 46 (248 yarışmacı tahminde bulundu.)
Paul Smith'de ayakta Nancy ve Charles Hamilton ve onların iki yaşındaki kızları Glenn'le konuşmaktayım. Charles'ın üzerinde Radelli'den dört düğmeli kruvaze ceketli bir keten takım, Ascot Chang'dan pa...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Amerikan Sapığı Yazar: Bret Easton Ellis |
|
Paul Smith'de ayakta Nancy ve Charles Hamilton ve onların iki yaşındaki kızları Glenn'le konuşmaktayım. Charles'ın üzerinde Radelli'den dört düğmeli kruvaze ceketli bir keten takım, Ascot Chang'dan pamuklu ipekli karışımı bir gömlek, Eugenio Venanzi'den desenli ipek kravat, ayaklarında da Brooks Brothers loafer'ları var. Nancy sedef payetli ipek bluz, Valentino'dan şifon etek giymiş, Reena Pachochi'den gümüş küpeler takmış. Benim üzerimde Boston'daki Louis'den altı düğmeli, kruvaze, ince çizgili bir takım ve Luciano Barbera pamuklu Oxford gömlek var. Glenn'in üzerinde ipek Armani tulum ve başında da mini mini bir Mets kepi var. Satıcı kız Charles'ın aldıklarını hesaplarken, ben Nancy'nin kucağındaki bebekle oynamaktayım, Glenn'e platin American Express kartımı veriyorum, heyecanla elimden kapıyor, ben olmaz gibilerden başımı sallıyorum, tiz bir bebekçe konuşarak çenesini sıkıyorum, kartı burnunun ucunda sallıyorum, agucuk yapıyorum, "evet tamamen psikopat bir katilim been, evet yaa öyleyim, insanları öldürmeyi seviyorum, evet canım, evet mini minnacık bebecik, evet yaa..." Bugün bürodan çıktıktan sonra Ricky Handricks'le squash oynadım, Stephen Jenkies'le Fluties'de buluşup içki içtim ve de Gramercy Park'daki Bishop Sullivan'ın yeni lokantası Pooncakes'de sabah saat sekizde Bonnie Abbott'la buluşmam icap ediyor. Bu sabahki Patty Winters Şov Toplama Kampından Kurtulanlar hakkındaydı. 6,75 ekranlı siyah-beyaz ve yalnızca 60 gram ağırlığında bir mini Sony Watchman cep televizyonu çıkarıp Glenn'e uzatıyorum. Nancy, "Rafaelis'in tirsi balığı yumurtası iyi mi?" diye soruyor. Şu anda, dışarıda hava henüz karanlık değil, ama kararıyor. "Müthiş," diye mırıldanıyorum, gözlerimi dikmiş mutlulukla Glenn'e bakıyorum.
|
|
Soru 47 (352 yarışmacı tahminde bulundu.)
Önce körlüğünü giyinmesi bitene dek uzattı. Sonra sonra yazı masasının yanına gözleri kapalı gitmeyi de başardı. Oraya gelene dek ardında kalan eşyaları görmediğinden, çalışmaya oturduğunda kafasının ...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Körleşme Yazar: Elias Canetti |
|
Önce körlüğünü giyinmesi bitene dek uzattı. Sonra sonra yazı masasının yanına gözleri kapalı gitmeyi de başardı. Oraya gelene dek ardında kalan eşyaları görmediğinden, çalışmaya oturduğunda kafasının onlara takılması sakıncası da ortadan kalkıyordu. Yazı masasının başına geçer geçmez gözlerine özgürlüklerini geri veriyordu. Yine ışığa kavuşmuş olmanın sevinci, gözlerinin hareketlerine daha büyük bir kıvraklık kazandırıyordu. Belki de Kien'in büyük bir cömertlikle sunduğu dinlenme süresi, gözleri için güç kaynağı oluyordu. Bu arada Kien onları yalnızca verimli oldukları alanlarda, yani okuma ve yazmada kullanarak beklenmedik saldırılardan koruyordu. Gerek duyduğu kitapları raflardan gözü kapalı alıyordu. Başlangıçta kendisi de güldü bu şakayı andıran davranışlarına. Kaç kez elini yanlış kitaba atıp, gözleri kapalı ve her şeyden habersiz masasına geri döndüğü oldu. Ancak ondan sonradır ki elini sağ yanda aradığı kitabın üç cilt, ya da sol yanda aradığının bir cilt ötesine uzattığını, bazen de yanlışlıkla ta bir alttaki rafta dek kaydırdığını anladı. Ama bu gibi yanılgılara önem vermiyordu. Sabretmesini bilen bir insan olduğundan, ikinci bir kez yola koyulmasının hiçbir sakıncası yoktu. Ayrıca kitabı yerinden aldıktan sonra, henüz masasının yanına dönmeden adına, cilt sırtına şöyle belli belirsiz bir göz atma isteği duyması da pek ender karşılaştığı bir olay değildi. Böyle zamanlarda gözünü kırpıyor, fazla fazla gözünü bir an için bakmak istediği yere dikip, bunun hemen ardından yine kapatıveriyordu. Ama çoğunlukla kendini tutmayı başarıyor ve gözlerini açık tutmanın herhangi bir sakınca doğurmadığı yazı masasının başına gelene kadar bekleyebiliyordu.
|
|
Soru 48 (274 yarışmacı tahminde bulundu.)
Gayretkeş muhasebecinin, taksiden inip kendi kendine yazı yazan giysiyle karşılaştığı sırada, Kiev postası da Moskova Garı'na giriyordu. Elinde kumaş bir bavul olan, temiz giyimli bir yolcu, birinci s...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Usta ile Margarita (2 Cilt) Yazar: Mihail Afanesyeviç Bulgakov |
Gayretkeş muhasebecinin, taksiden inip kendi kendine yazı yazan giysiyle karşılaştığı sırada, Kiev postası da Moskova Garı'na giriyordu. Elinde kumaş bir bavul olan, temiz giyimli bir yolcu, birinci sınıf kompartımanların olduğu 9 numaralı vagondan indi. Bu yolcu Kiev'de eski Enstitü sokağında oturan, merhum Berlioz'un amcası iktisatçı ve planlama uzmanı Maksimilyen Andreyeviç Poplavski'den başkası değildi. Maksimilyen Andreyeviç'in gelişinin başlıca nedeni, önceki gece geç vakit aldığı telgraftı. Telgrafta şunlar yazılıydı: PATRİARŞİYE GÖLLERİ KIYISINDAKİ PARKTA BİR TRAMVAY BAŞIMI KOPARDI. CENAZE CUMA SAAT 15'TE. GEL. BERLIOZ. Maksimilyen Andreyeviç, doğal olarak, Kiev'in en akıllı kişilerinden biri sayılırdı. Ama böyle bir telgraf, dünyadaki en aklı başında insanı bile şaşırtacak türdendi. Biri başının kesildiğini telgrafla bildiriyorsa, başı tam kesilmemiş ve henüz yaşıyor demektir. İyi ama bu durumda bir cenaze nasıl söz konusu olabilir? İnsan, sağlığı iyiden iyiye kötüleyip önceden öleceğini sezdiğinde mi çeker bu telgrafı? Olabilir; ama bu noktada, fazla ileri giden tuhaf, kesin bir ifade var, öte yandan: İnsan kendi cenazesinin Cuma günü öğleden sonra üçte kaldırılacağını nereden bilebilir? Şaşırtıcı bir telgraf doğrusu!
|
|
Soru 49 (106 yarışmacı tahminde bulundu.)
Ayrıca, günümüzde pek moda olan üçyüz, dört yüz adet küçük şiir kitabı yığın halinde çekmecenin dibindeydi. Bizim liseli kız, itiraf etmek gerek, bunları okumadığı gibi sayfalarını bile açmamıştı. Kit...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Ferdydurke Yazar: Witold Gombrowicz |
Ayrıca, günümüzde pek moda olan üçyüz, dört yüz adet küçük şiir kitabı yığın halinde çekmecenin dibindeydi. Bizim liseli kız, itiraf etmek gerek, bunları okumadığı gibi sayfalarını bile açmamıştı. Kitaplar ithaflarla bezenmişlerdi; bu ithaflarda ölçülü, dürüst, nesnel ve içtenlikli bir tonla, kızın şiirleri okuması ısrarla isteniyor, kız bunları okumaya zorlanıyor; kısa, özlü ve özentili terimlerle, okumadığı takdirde yerileceği; okursa, tersine, övüleceği bildiriliyordu; yine, okumadığı takdirde, aydınlar toplumundan atılmakla korkutuluyor; ozanın yalnızlığı, ozanın emeği, ozanın özel görevi, ozanın rolü, ozanın acısı, ozanın yürekliliği, ozanın yeteneği, ozanın ruhu dayanak olarak gösterilip okuması rica ediliyordu. Ama işin en tuhaf yanı, bu kitaplarda da baldırlardan söz edilmemesiydi. Daha da tuhafı, bunların adlarında bile baldır sözcüğü hiç geçmiyordu. Adları yalnızca şöyleydi: Soluk Şafaklar ve Sökmek Üzere Olan Şafaklar; Yeni Tanyeri ve Tanyeri Yeni; Savaş Çağı ve Çağın Savaşı; Cansıkıcı Çağ ve Genç Çağ; Uyanık Gençlik ve Gençlik Uyanık; Savaşçı Gençlik ve Yürüyen Gençlik; Ayakta Gençlik ve Merhaba Gençler; Gençliğin Acısı ve Gençliğin Gözleri ve Gençliğin Dudakları; Yeni İlkyaz ve Benim İlkyazım; İlkyaz ve Ben; İlkyaz Kasırgası ve Makinelitüfek Ateşi; Kılıçlar ve Semaforlar, Antenler, Pervaneler ve Öpücüğüm, Okşayışım, Bitkinliklerim; Gözlerim ve Dudaklarım (baldırlardan hiç söz yok). Tümü şiir biçimindeydi; sanatsal yarım uyaklı ya da yarım uyaksızdı; cesurca eğretilemeler içeriyordu ya da kulağa oldukça hoş gelen bir dille yazılmışlardı... Ama neredeyse baldır sözü yoktu; çok az, normalden daha az geçiyordu. Yazarlar ustalıkla, beceriklilikle Güzellik, Sanatın Yetkinliği, Yapıtların İç Mantığı, Derneklerin Kaçınılmaz Gerekliliği ya da Sınıf Bilinci, Savaşım, Güzel Yarınlar gibi bu tür objektif ve baldır karşıtı ögelerin arkasına sığınmışlardı. Ne var ki çok açık seçikti bu şiirler; karışık, güç ve kesinlikle yararsız sanat anlayışları içinde bir tür şifreli mesaj oluşturuyorlardı ve bu zayıf nahif, küçük hayalcileri bu kadar garip, anlaşılmaz şeyler yazmaya iten güçlü bir neden vardı. İyice düşünüp taşındıktan sonra aşağıdaki kıtayı anlaşılır bir dile çevirmeyi başardım: ŞİİR Ufuklar şişeler gibi patlıyor Yeşil bir leke bulutların altında kabarıyor Çamların gölgesine geri dönüp- oradan o doymaz ağzımla günlük ilkyazımı içime çekiyorum. BENİM ÇEVİRİM Baldırlar, baldırlar, baldırlar, baldırlar, Baldırlar, baldırlar, baldırlar, baldırlar, baldırlar, baldırlar Baldırlar, baldırlar, baldırlar, baldırlar, baldır baldır, baldır, baldır baldırlar, baldırlar, baldırlar, baldırlar.
|
|
Soru 50 (290 yarışmacı tahminde bulundu.)
Ankara treni geçtikten yarım saat sonra dış kapıyı demirleyip kilitledi. Gecikme üç saat değil iki saattı. Salonun ışıklarını söndürdü; odaya girdi. Salı gecesi menteşeleri yağlamıştı. Dün gece çok az...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Anayurt Oteli Bütün Yapıtları Yazar: Yusuf Atılgan |
|
Ankara treni geçtikten yarım saat sonra dış kapıyı demirleyip kilitledi. Gecikme üç saat değil iki saattı. Salonun ışıklarını söndürdü; odaya girdi. Salı gecesi menteşeleri yağlamıştı. Dün gece çok az kalmıştı odada; havluya yaklaşırken dönüp çıkmıştı. Yürüdü; yatağın yanında başucu masasının önünde durdu. O gece şuracıkta yatağın kıyısında oturuyordu kadın: kara kazağı, iri yuvarlaklı gümüş kolyesi. Bakmıştı. Tepside çaydanlık, süzgü, çay bardağı; tabakta beş şeker. Altı şeker koymuştu. Eksik şeker kadının tek şekerle bir bardak çay içtiğine kesin bir kanıt mıydı? Ya ikiye bölüp yarımşar şekerle iki bardak çay içtiyse? Şekeri ağzına alıp üç bardak bile içebilirdi. Elini uzatırken çekti; ama kadının çayı nasıl içtiğini bilmesi gerekiyordu. Eğilip çaydanlığın kapağını kaldırdı. Yarısından çoğu doluydu; bir bardak içmişti. Kapağı yerine bıraktı.Çay bardağını aldı, ışığa tutup elinde çevirdi: Bardağın kıyısında kadının dudaklarının değdiği yer belli belirsiz lekeliydi. Bir leke daha vardı ama küçüktü; parmağın iziydi belki. Yukarı odada bir gıcırtı oldu. Yüzü ışığa dönük bir süre bardağa baktı. Dibinde bir yudumluk kararmış çay artığı vardı. Bardağı ağzına götürürken gözlerini kapadı; durgun, bayat çayın kokusunu duydu; kadının dudaklarının izi sandığı yeri öptü. Birden bir gürültü oldu yukarıda, tavan çatırdadı. Sıçradı, bardak elinden yere düşüp parçalandı. Gözleri açık, kılları diken dikendi. Emekli Subay yataktan düşmüş olacaktı. Karyola demirini tuttu; yutkundu. Yukarı odadan su sesi, sonra bir gıcırtı geldi; adam yeniden yatmıştı demek. Yüreğinin çarpıntısı yavaşlıyordu. Demiri bırakıp bir adım geri çekildi; yerdeki bardak kırıklarına baktı. Oda bozulmuştu; kadın gelmezdi artık. Yürüdü, odadan çıkarken bir haftadır yanan ışığı söndürdü.
|
|
Soru 51 (295 yarışmacı tahminde bulundu.)
Burada bir şeyi daha eklemeden geçmemek gerekiyor: Harry tipinde pek çok insan var dünyada, özellikle pek çok sanatçı söz konusu tipe mensup kişilerin arasında yer alır. Bu tiptekilerin hepsi ayrı iki...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Bozkırkurdu Yazar: Hermann Hesse |
|
Burada bir şeyi daha eklemeden geçmemek gerekiyor: Harry tipinde pek çok insan var dünyada, özellikle pek çok sanatçı söz konusu tipe mensup kişilerin arasında yer alır. Bu tiptekilerin hepsi ayrı iki ruhu, ayrı iki insanı barındırır içinde; tanrısal ve şeytansal, anne ve baba kanı, mutluluk ve acı çekme yeteneği, insan ve kurt Harry'deki gibi düşmanca ve karmakarışık, yan yana ve iç içe sürdürür varlığını. Ve hayli tedirgin bir yaşam süren bu insanlar seyrek mutluluk anlarında bazen öylesine güçlü duygular ve dile gelmeyen güzellikler yaşar, anlık mutluluk köpüğü kimi vakit göz kamaştırarak öylesine yükseklere fırlayıp acılar denizinin dışına taşar ki, bu kısa bir süre için parıldayan mutluluğun köpükleri sağa sola saçılarak başkalarına dokunmadan geçemez, onları da büyüler. Böylece acılar denizi üzerinde bütün o sanat yapıtları değerine paha biçilmez geçici mutluluk köpükleri olarak gözlerini açar dünyaya; öyle yapıtlar ki, içlerinde acı çeken tek insan bir saatlik bir süre için yazgısının alabildiğine üstüne çıkar, bir yıldız gibi parıldar mutluluğu ve onu algılayan herkese sonsuz bir nesne ve kendi mutluluk düşü gibi görünür. Yaptıkları işlerin, yarattıkları yapıtların isimleri ne olursa olsun, bütün bu insanların gerçekte bir yaşamı yoktur, yani yaşamları bir varoluş değildir, belli bir biçim taşımaz, başkalarının yargıç, hekim, ayakkabıcı ya da öğretmen olduğu gibi kahraman, sanatçı ya da düşünür değildir bu kişiler; yaşamları sonu gelmeyen çileli bir devinimdir, kayalara vurup çatlayan dalgalara benzer, mutsuz ve acılı biçimde parçalanmıştır, tüyler ürperticidir; böyle bir yaşamın karmaşası üstünde ışıldayan seyrek yaşantılar da, eylemler de, düşüncelerde ve yapıtlarda saklı anlam dışında bir anlam içermez. Bu tip insanlar arasında oluşmuş tehlikeli ve korkunç düşünceye göre, belki tüm insan yaşamı ciddi bir yanılgıdan öte bir şey değildir, ilk ana'nın ölü doğmuş bir yavrusudur, doğanın çılgınca ve dehşet verici başarısız bir denemesidir. Yine aynı insanlar arasında oluşmuş bir başka düşünce vardır ki, buna göre insan belki sadece yarım akıllı bir hayvan değil, Tanrıların kendisine ölümsüzlük bağışlanmış bir çocuğudur.
|
|
Soru 52 (182 yarışmacı tahminde bulundu.)
Ertesi gece, mavi gündoğumundan bir saat önce, bir başka olgu gözledik: Okyanus fosforışıyordu. Gümüşi pırıltılardan gölcükler görünmez dalgaların düzenine uyarak inip kalkıyordu. Öne birbirinden ayrı...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Solaris Yazar: Stanislaw Lem |
Ertesi gece, mavi gündoğumundan bir saat önce, bir başka olgu gözledik: Okyanus fosforışıyordu. Gümüşi pırıltılardan gölcükler görünmez dalgaların düzenine uyarak inip kalkıyordu. Öne birbirinden ayrı duran bu simli yamalar hızla yayılıp bütünleşti, göz alabildiğine uzanan bir ışık halısı oluşturdu. Işık yeğinliği on beş yirmi dakika boyunca gitgide arttı, sonra da olay umulmadık bir sonla noktalandı: Gölgeden bir örtü batı yönünden yaklaştı, bir kaç yüz mil genişliğinde bir yöreyi kapladı. Bu devinen gölge İstasyon'u da içine aldığında, okyanusun doğuya doğru geri çekilen fosforlu bölümü uçsuz bucaksız bir söndürücüden kaçıyor gibiydi. Peşinden kovalanan bir şafağı andırıyordu, karanlığın bastırmasından hemen önce ölgün bir parıltıyla çevrelenen ufka sığınıyordu sanki. Kısa süre sonra güneş, cıvamsı yansıları penceremde oynaşan birkaç katılaşmış dalgayla çizgi çizgi buruşan okyanus çölünün üzerinde yükseldi. Fosforışıma daha önce de gözlenmiş bir olguydu. Birkaç kez bir bakışımsızın püskürüşünden önce saptanmıştı, ama hep plazmanın etkinliğinde yerel bir yükselişin belirtisiydi. Ama ertesi iki hafta boyunca İstasyon'un ne içinde ne dışında hiçbir şey olmadı, yalnız bir gece yarısı insan gırtlağından çıkması olanaksız korkunç bir çığlık duymamın dışında. Uzayıp giden o acı acı inleyişle bir karabasandan uyanmış, yeni bir karabasanın başladığını sanmıştım ilkin. Yeniden uykuya dalmadan önce, bir bölümü doğrudan odanın üstüne gelen laboratuvar yönünden boğuk sesler duydum. Bir takım ağır nesneler, makineler çekiliyor gibiydi. Düş görmediğimi anlayınca çığlığın da yukardan geldiğine karar verdim, ama sesin nasıl olup da ses geçirmez tavanı aşabildiğini anlamıyordum. Korkunç sesler bir saat boyu sürmüş, sonunda sinirlerim çatırdamaya başlamış, terden sırılsıklam olmuştum. Ne olup bittiğine bakmak için yatağımdan kalkmak üzereyken inilti kesilmiş, onun yerini yine yerde bir şeyler sürükleniyormuş gibi daha da boğuk sesler almıştı.
|
|
Soru 53 (357 yarışmacı tahminde bulundu.)
'Sevgili Dolores'im benim! Seni, kömürlüklerde, arka sokaklarda küçük kızların başına gelenlerden ve heyhat, hatta (senin de çok iyi bildiğin gibi Nazlım) yazların en mavisinde mavi böğürtlen tarlalar...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Lolita Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları Yazar: Vladimir Nabokov |
|
'Sevgili Dolores'im benim! Seni, kömürlüklerde, arka sokaklarda küçük kızların başına gelenlerden ve heyhat, hatta (senin de çok iyi bildiğin gibi Nazlım) yazların en mavisinde mavi böğürtlen tarlalarının oralarda olanlardan da korumak istiyorum, sevgilim. İyi gününde de kötü gününde de koruyucun olarak kalacağım, sen cici bir kız olursan umarım herhangi bir mahkeme de çok geçmeden bunu yasallaştıracak. Yalnız, gel, yasal terimleri, bu terimlerce akılcı olarak nitelenen şu 'sefih ve gayri ahlaki birlikte yaşama' kavramını unutalım. Ben, küçük bir çocuğu çirkin emellerine alet eden bir cinsel sapık filan değilim. Senin ırzına geçen Charlie Holmes'dur, ben ise seni iyileştirmeye çalışıyorum. İkisi arasında dağlar kadar fark var. Ben senin babacığınım Lo. Bak, şu elimdeki küçük kızlardan söz eden ciddi mi ciddi bir kitap. Bak sevgilim neler diyor! Okuyorum: Sağlıklı küçük kızlar –sağlıklı diyor, duydun mu- sağlıklı küçük kızlar, genellikle babalarını hoşnut etmek için çırpınırlar. Bu kızlar, küçükten beri babalarını o ebedi, o ele geçirilmez erkeğin (Polonius aşkına, 'ele geçirilmez' diyor!), erkeğin öncülü olarak görürler. Aklı başında anneler (zavallı anneciğinin de aklı başında olacaktı yaşasaydı!) kızlarının, romantik hülyalarını (üslubun bayağılığı için özür dilerim!) ve erkekler konusundaki düşüncelerini babalarıyla kurdukları ilişkilerden türettiklerini bilerek, babayla kız arasındaki ilişkileri destekleyeceklerdir. Bu kitabın ne türlü ilişkileri kastettiğini ve önerdiğini gördük; değil mi? Okumaya devam ediyorum; Sicilyalılar'da, babayla kız arasındaki cinsel ilişkiler son derece doğal sayılır ve bu tür ilişkilere giren genç kıza üyesi olduğu topluluk tarafından kötü gözle bakılmaz. Sicilyalılara hayranımdır Lo, ne iyi sporcular, ne iyi müzikçiler, ne dürüst, ne iyi insanlar ve evet, ne büyük aşıklar yetişmiştir. Sicilyalılardan, Neyse, konudan ayrılmayalım. Daha geçenlerde gazetelerde orta yaşlı bir ahlak suçlusunun suçunu itiraf ettiğini okuduk; 'Adam' yasasını çiğnemişmiş, dokuz yaşındaki bir küçük kızı her ne demekse, ahlaksız amaçlarına alet etmek için o eyaletten bu eyalete dolaştırıyormuş. Dolores, Sevgilim! Sen dokuz değil, neredeyse on üç yaşındasın. Hem kendini benim eyaletlerarası tutsağım olarak görmeni istemem. 'Adam' yasası denen şeyden de nefret ediyorum; hele adının o çift anlamlılığı! Anlambilim Tanrısının fermuarları kilitli orta sınıf tutucularına oyunu değil de nedir bu! Ben senin babanım, senin anlayacağın dilden konuşuyorum ve seni seviyorum.'
|
|
Soru 54 (321 yarışmacı tahminde bulundu.)
Şimdi burada duralım ve Kant'ın ileri sürdüğü bazı kavramları bu garip motosiklete, bizi zamanda ve uzayda taşıyan bu yaratıma uygulayalım. Kant'ın bize açıkladığı biçimde, onunla olan ilişkimize baka...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı Değerlerin Sorgulanması Yazar: Robert M. Pirsig |
Şimdi burada duralım ve Kant'ın ileri sürdüğü bazı kavramları bu garip motosiklete, bizi zamanda ve uzayda taşıyan bu yaratıma uygulayalım. Kant'ın bize açıkladığı biçimde, onunla olan ilişkimize bakalım. Hume, bu motosiklet hakkındaki tüm bilginin bana duygularım aracılığıyla geldiğini söylüyor. Öyledir. Başka bir yol yok. Eğer bunun metalden ve başka maddelerden yapılmış olduğunu söylersem, Hume "Metal nedir?" diye soracaktır. Eğer yanıt olarak, metalin sert, parlak ve dokununca soğuk olduğunu ve daha sert bir maddenin vurmasıyla, kırılmaksızın biçim değiştirdiğini söylersem Hume bunların tümüyle görüntü, ses ve dokunma duyusu olduğunu söyleyecektir. Töz yoktur. Metali bu duyulardan ayrı olarak anlatmamı isteyecektir. O zaman ben apışıp kalırım. Ama eğer töz yoksa algıladığımız duyu verisi hakkında ne söyleyebiliriz? Başımı sola yatırıp da gidon sapı, ön tekerlek, harita plaketi ve benzin deposunu gördüğümde bir duyu verisi örneği alıyorum. Eğer başımı sağa yatırsam hafifçe farklı bir duyu verisi örneği alıyorum. Bu iki görüntü farklı. Metalin yaptığı düzlemlerin açısı ve kavisleri farklı. Gün ışığı bunlardan, farklı biçimde yansıyor. Eğer tözün mantıksal temeli yoksa bu iki görüntünün aynı motosikleti oluşturduğu sonucunun da mantıksal temeli yoktur. Şimdi düşünsel bir açmaz içindeyiz. Nesneleri daha anlaşılır kıldığı sanılan aklımız onları daha az anlaşılır kılıyor gibi görünüyor; akıl kendi amacına zarar veriyorsa bizzat akıl yapımızda bazı şeylerin değişmesi gerekmektedir. Burada Kant yardımımıza koşar. Der ki, bir "motosiklet"in ürettiği renkler ve biçimlerden ayrı olarak, dolaysız bir biçimde algılanamıyor olması hiçbir biçimde, motosikletin olmadığının kanıtı değildir. Bizim kafamızda, zamanda ve uzayda süreklilik gösteren, başımızı oynattığımızda görüntüyü değiştirebilen bir önsel motosiklet vardır ve bu nedenle aldığımız duyu verisiyle çelişmez. Hume'un hiçbir anlamı olmayan motosikleti ancak, daha önce sözü geçen, hiçbir duyu yeteneği olmayan o varsayımsal ağır hastanın birdenbire, yalnızca bir saniye içinde bir motosikletin duyu verilerini alması, sonra tüm duyularını yeniden yitirmesi sonucu oluşabilir. Bu durumda sanırım onun kafasında, neden-sonuç ilişkisi gibi kavramların hiçbirisine kanıt oluşturmayan bir Hume motosikleti olacaktır. Ama Kant'ın dediği gibi biz, o kişi değiliz. Bizim kafamızda, varlığında kuşku duymamızın hiçbir anlamı olmayan, gerçekliği her an doğrulanabilecek, çok gerçek bir önsel motosiklet var.
|
|
Soru 55 (295 yarışmacı tahminde bulundu.)
Bir an geldi ki, kendimizi ilk girdiğimiz yedigen salonda bulduk (bu oda, merdiven ağzı orada bulunduğu için tanınabiliyordu); sağa doğru yürüyerek bir odadan ötekine doğru geçmeye çalıştık. Üç odadan...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Gülün Adı Yazar: Umberto Eco |
|
Bir an geldi ki, kendimizi ilk girdiğimiz yedigen salonda bulduk (bu oda, merdiven ağzı orada bulunduğu için tanınabiliyordu); sağa doğru yürüyerek bir odadan ötekine doğru geçmeye çalıştık. Üç odadan geçtikten sonra kör bir duvarla yüzyüze geldik. İki çıkışı olan bir önceki odaya geri döndük; daha önce geçmediğimiz kapıdan geçip başka bir odaya girdik ve kendimizi gene ilk önce girdiğimiz yedigen salonda bulduk. "Geri döndüğümüz en son odanın adı neydi?" diye sordu William. Belleğimi zorladım: "Equus albus." "İyi, şimdi gene onu bulalım." Bu kolay oldu. Oradan, insan geldiği yoldan geri dönmek istemiyorsa, Gratia vobis et pax denen odadan başka geçilecek yer yoktu; oradan, sağda bizi geri götürmeyecek yeni bir geçit bulduk gibi geldi bize. Sonunda bir kez daha In diebus illis'i ve Primogenitus mortuorum'u bulduk (Az önce gördüğümüz odalar mıydı bunlar?), ama en sonunda, daha önce görmediğimizi sandığımız bir odaya vardık: Tertia pars terrae combusta est. Ama o noktada, doğu kulesine göre nerede bulunduğumuzu artık bilmiyorduk. Lambayı önümde tutarak, bundan sonraki odalara daldım. Ürkütücü boyutlarda bir dev, gövdesi tıpkı bir hortlağınki gibi dalgalanarak, uzayıp kısalarak bana doğru geldi. "Bir şeytan!" diye bağırdım; birden dönüp kendimi William'ın kollarına atarken az kalsın lambayı düşürüyordum. William elimden lambayı alıp beni yana doğru iterek, bana yüce bir davranış gibi görünen bir kararlılıkla ileri doğru yürüdü. O da bir şey görmüş olmalıydı; çünkü birden durdu. Sonra gene öne doğru yürüyüp ışığı kaldırdı. Katıla katıla gülmeye başladı. "Amma da saflık . Bir ayna bu!" "Ayna mı?" "Evet, benim yiğit savaşçım. Az önce yazı salonunda, gerçek bir düşmanın üstüne öylesine yüreklilikle atıldın, şimdi kendi görüntünden mi korkuyorsun? Kendi görüntünü sana daha büyütülmüş ve çarpıtılmış olarak yansıtan bir ayna bu." Elimden tutup beni oda kapısının karşısındaki duvarın önüne götürdü. Lambanın şimdi daha iyi aydınlattığı oluklu cam bir levha üstünde, ikimizin kabaca biçimleri bozulmuş, yaklaşıp uzaklaştıkça biçimi ve yüksekliği değişen yansılarımızı gördüm. "Optikle ilgili bir kitap okumalısın," dedi William, eğlenerek. "Kitaplığı kuranlar hiç kuşkusuz okumuşlar! En iyiler Araplar'ınki. El Hazan, De aspectibus adlı kitabında, kesin geometrik kanıtlarla aynaların gücünden sözediyor. Kimi aynalar, yüzeylerinin değiştirilişine göre, en küçük nesneleri bile büyütebilir (benim merceklerim bundan başka nedir?), kimileri imgeleri ters ya da eğik gösterirler ya da bir yerine iki, iki yerine dört gösterirler. Bazıları da, tıpkı bunun gibi, cüceyi dev, devi de cüce gibi gösterir." "Aman Tanrım!" dedim. "Birinin kitaplıkta gördüğünü söylediği görüntüler demek bunlar!"
|
|
Soru 56 (228 yarışmacı tahminde bulundu.)
Tüm Galaksi'de, "bilinç"ten daha değerli bir şey bulamadıklarından, onun her yerde doğması için çaba gösterdiler. Yıldız tarlalarının çiftçileri oldular; ektiler, bazen de biçtiler. Bazen de soğukk...
Devamını okumak için tıklayın
|
 2001: Bir Uzay Efsanesi Yazar: Arthur C. Clarke |
|
Tüm Galaksi'de, "bilinç"ten daha değerli bir şey bulamadıklarından, onun her yerde doğması için çaba gösterdiler. Yıldız tarlalarının çiftçileri oldular; ektiler, bazen de biçtiler. Bazen de soğukkanlılıkla zararlı otları ayıkladılar. Bin yıllık bir yolculuktan sonra araştırma gemisi Güneş Sistemi'ne girdiği zaman dev dinozorlar çoktan yok olmuştu. Gemi donmuş dış gezegenleri geçti ve ölmekte olan Mars'ın çöllerinde biraz durarak Dünya'ya baktı. Kaşifler altlarında yaşam belirtileriyle dolu bir gezegenin uzandığını gördüler. Yıllarca çalışmış, toplamış, sınıflandırmışlardı. Öğrenebilecekleri her şeyi öğrendiklerinde uygulamaya başlamışlardı. Karada ya da denizde yaşayan birçok türün kaderleriyle oynadılar. Fakat hangi deneylerinin başarıya ulaştığını en azından bir milyon yıl boyunca öğrenemeyeceklerdi. Sabırlıydılar; ancak henüz ölümsüz değildiler. Yüz milyar yıldızın bulunduğu bir evrende yapacak daha çok şey vardı ve bir çok gezegen onları bekliyordu. Bu yüzden bir kez daha bu yoldan geçemeyeceklerini bilerek boşlukta ilerlediler. Aslında tekrar geçmelerine gerek de yoktu. Bıraktıkları uşaklar gerisini halledeceklerdi. Dünya'da Buzul çağı başlamış ve bitmişti; bu arada değişmeyen Ay sırrını taşımaya devam ediyordu. Kutup buzullarından bile daha yavaş bir hızla, uygarlık gelgitleri Galaksi boyunca alçaldı ve yükseldi. Garip, güzel ve korkutucu imparatorluklar kuruldu, yıkıldı ve sonraki nesillere bilgilerini aktardılar. Dünya unutulmamıştı ancak ikinci bir ziyaret pek gerekli değildi. Dünya, çok az konuşma yeteneği kazanabilecek milyonlarca sessiz gezgenden biriydi. Ve şimdi yıldızların arasında, evrim yeni hedeflere doğru ilerliyordu. Dünya'nın ilk kaşifleri et ve kan sınırına çoktan ulaşmışlardı. Makineleri vücutlarından daha iyi duruma gelir gelmez de taşınmaya başlayacaklardı. Önce beyinleri sonra da yalnızca düşüncelerini metal ve plastikten yapılmış yeni kusursuz evlerine yerleştirdiler. Bunların içinde, yıldızların arasında dolaştılar. Ondan sonra da uzay gemisi yapmadılar. Kendileri uzay gemisiydiler. Ancak makine-varlıkların devri de çabucak geçti. Bitmek bilmeyen deneyleri sırasında, bilgilerini uzayın kendi bünyesinde depolamayı ve düşüncelerini sonsuza dek donmuş ışık kafeslerinde korumayı öğrenmişlerdi. Sonunda maddenin egemenliğinden kurtulup ışınım yaratıklarına dönüşebildiler. Böylelikle kendilerini saf enerjiye dönüştürdüler. Binlerce gezegende açtıkları boş yuvalar ölümün umursamaz dansıyla titredi ve paslanıp ufalandılar. Artık Galaksi'nin efendisiydiler ve zamanın yakalayamayacağı kadar ötesindeydiler. Dilediklerinde yıldızlar arasında dolaşabiliyorlar ve uzay boşluğuna ince bir sis gibi çökebiliyorlardı. Ancak tanrısal güçlerine rağmen özlerini, yok olmuş bir denizdeki ılık balçığı unutmamışlardı. Ve hala atalarının uzun zaman önce başlattıkları deneyleri gözlüyorlardı.
|
|
Soru 57 (246 yarışmacı tahminde bulundu.)
Mükemmel bir başlangıç! Çok başarılı. Problemlerimin bir listesini çıkardı; her seferinde listedeki maddelerden biri üzerinde odaklanmayı planlıyor. İyi. Yaptığımız işin bu olduğunu sansın. Onu iti...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Nietzsche Ağladığında Yazar: Irvin D. Yalom |
|
Mükemmel bir başlangıç! Çok başarılı. Problemlerimin bir listesini çıkardı; her seferinde listedeki maddelerden biri üzerinde odaklanmayı planlıyor. İyi. Yaptığımız işin bu olduğunu sansın. Onu itiraf ettirebilmek için bugün ona kendi duygularımı açtım. Karşılık vermedi, ama zamanla vereceğini umuyorum. Bu kadar açık olmamın onu şaşırttığına ve etkilediğine eminim. Çok ilginç bir taktik düşünüyorum! Onun durumunu kendiminkiymiş gibi anlatacağım. Böylece o beni teselli ederken, bir yandan da kendisini teselli ediyor olacak. O halde, örneğin Bertha, yeni doktoru ve benim oluşturduğum üçgenle ilgili olarak bana yardım etmesini isteyerek, onun üçgeni konusunda; yani Lou Salomé, Paul Reé ve kendisi üzerinde düşünmesini sağlayabilirim. O kadar ketum biri ki onu başka türlü konuşturamam. Belki asla yardım isteyecek kadar dürüst olmayacak. Çok orijinal bir zihin yapısı var. Tepkilerini önceden kestiremiyorum. Belki de Lou Salomé haklıdır: Belki onun alın yazısında çok büyük bir filozof olmak var. İnsanoğluyla ilgili konulara girmemesi şartıyla! İnsan ilişkileriyle ilgili pek çok bakımdan şaşılacak büyüklükte kör noktaları var. Hele konu kadınlara gelince barbarca, hiç insancıl olmayan bir tavır takınıyor. Kadının kim olduğu ya da durumunun ne olduğu hiç fark etmiyor, göstereceği tepki önceden tahmin edilebiliyor: Kadınlar yağmacı ve düzenbazdırlar. Kadınlar konusunda vereceği öğütler de buna uygun: Kadınları suçla ve cezalandır! Ah, tabii bir tane daha var; onlardan uzak dur! Cinsel duygulara gelince: Hiç bu tür şeyler duyuyor mu acaba? Kadınları fazla tehlikeli mi buluyor? Cinsel istekleri vardır herhalde. Ama nerede bunlar? Patlamak zorunda olan bu duyguları gizleyip aşırı bir baskı altında mı tutuyor? Acaba, migreninin kaynağı bu olabilir mi?
|
|
Soru 58 (232 yarışmacı tahminde bulundu.)
"Güçlü kadın ve erkeklerin oluşturduğu bir sınıf var ve bunlar hayatlarını bir şeye feda etmek istiyorlar. Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç ku...
Devamını okumak için tıklayın
|
 Dövüş Kulübü Yazar: Chuck Palahniuk |
|
"Güçlü kadın ve erkeklerin oluşturduğu bir sınıf var ve bunlar hayatlarını bir şeye feda etmek istiyorlar. Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar, neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için." "Bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı, ama bizim de bir savaşımız var. Büyük bir ruhani savaş bu. Kültüre karşı büyük bir devrim hazırlıyoruz. Büyük buhran bizim hayatlarımız. Biz ruhani bir buhran geçiriyoruz. "Onları köleleştirerek, bu insanlara özgürlüğün ne demek olduğunu göstermek zorundayız. Onları korkutarak, cesaretin ne olduğunu göstermek zorundayız. "Napolyon, bir kurdele parçası uğruna hayatlarını feda edecek insanlar yaratabilmekle övünürdü. "Düşün: Bir grev başlatıyoruz ve dünyadaki servet dağılımı yeniden düzenlenene dek hiç kimse çalışmıyor." "Rockefeller Merkezi’nin etrafındaki yıkıntıların arasında, rutubetli kanyonların içinde koşturarak geyik avladığını düşün." "İşinle ilgili söylediğin şey," diyor tamirci, "o konuda ciddi miydin? Evet, ciddiydim. "İşte bu gece bu yüzden yoldayız," diyor. Biz bir grup avcıyız ve yağ avlayacağız. Biz tıbbi atık alanına gidiyoruz. Tıbbi atıkların yakıldığı fırına gidiyoruz. Orada, kullanılmış ameliyat maskelerinin ve gazlı bezlerin, on yıllık tümörlerin, damar içi tüplerin ve kullanılmış şırıngaların, bütün bu korkunç, korkunç şeylerin, kan örneklerinin ve kesilip alınmış organ parçalarının arasında, kamyonla bile gitsek bir gecede taşıyıp götüremeyeceğimiz kadar çok para bulacağız. Altımızdaki Corniche’i ağzına dek doldurmaya yetecek kadar para bulacağız. "Yağ," diyor tamirci çocuk. "Amerika’nın en zengin kalçalarından emilmiş yağ. Dünyanın en zengin, en şişko kalçalarından." Hedefimiz, emilmiş yağla dolu o koca kırmızı torbaları Paper Street’e taşımak ve çamaşır sodası ve biberiye ile karıştırarak, gerisin geriye aynı insanlara, o yağı aldırmak için para ödemiş insanlara satmak. Kalıp başına yirmi dolardan, onu almaya gücü yetecek başka kimse yok. "Dünyanın en zengin, en kıvamlı yağı, toprağın yağı," diyor tamirci çocuk. "Bu da bu geceye bir çeşit Robin Hood tadı katıyor." Yerde küçük balmumu ateşleri cızırdıyor. "Hazır gitmişken," diyor tamirci, "o hepatit mikropları için de biraz bakınmamız gerekiyor."
|
|
|