E-POSTA: 
ŞİFRE:
  Unuttum
  kapat
SONUÇLAR

Alıntı Yarışmasında Dereceye Girenler

Sıra No
İsim
Doğru Cevap Sayısı
Ortalama Cevaplama Süresi
1.
Bora Bilgin
43
31 dakika
2.
Onursal Apaydın
43
86 dakika
3.
Arzu Sinar
42
46 dakika
4.
Canberk Canbulat
41
17 dakika
5.
Ersin Engin
41
67 dakika
6.
Talar Silahlı
40
10 dakika
7.
Sema Toramanoğlu (*)
39
17 dakika
8.
Semra Toramanoğlu (*)
39
25 dakika
9.
Sinem Akyurt
39
58 dakika
10.
Tuba Hoşser
39
58 dakika
11.
Esra Özen
39
319 dakika
12.
N. Uygar Suen
38
41 dakika
13.
Fatma Sarı
37
28 dakika
14.
Tolga Öztürk
37
92 dakika
15.
Hakan Şimşek
37
122 dakika
16.
Armağan Özdemir
37
129 dakika
17.
Cana Aksoy
37
150 dakika
18.
Sumru Yıldız
37
167 dakika
19.
Ayfer Kafkas
37
222 dakika
20.
Mehmet Emin Karabela
36
19 dakika
(*): İsim benzerliği olan iki ayrı üyemizdir...

Yarışmanın Ardından

  • En az doğru cevap verilen, yani yarışmacılarımıza en zor gelen sorusu: 9. Soru (0 doğru cevap)
  • En çok doğru cevap verilen, en kolay sorusu: 7. Soru (Toplam 235 doğru cevap)
  • En çok yanıltan sorusu: 4. Soru (Toplam 89 yanlış cevap)


  • Yarışma sona erdi!
    Sorulan
    alıntı sayısı
    47
    Kalan
    alıntı sayısı
    -2
    Katılımcı
    sayısı
    621
    Ortalama tahmin adedi

    6.39
    27.11.2008 Kazanan: Canberk Canbulat (Cevapları kaydetme zamanı: 27.11.2008 21:06:16)
    Soru 1    

    bir çuval ne iyi ki çamur rengi çamurda çabuk söyle bulunduğu yerin rengini almış bir çuval hep bu renkteydi hep böyleydi ya biri doğru ya öteki başka bir şey aramıyorum başka bir şey olabilirdi bu bi...

    Doğru Cevap

    Acaba Nasıl?

     
    bir çuval ne iyi ki çamur rengi çamurda çabuk söyle bulunduğu yerin rengini almış bir çuval hep bu renkteydi hep böyleydi ya biri doğru ya öteki başka bir şey aramıyorum başka bir şey olabilirdi bu birçok şey olabilirdi çuval diyorum eski sözcük dudaklarımdan ilk dökülen bu oluyor iki heceli 1 var ikincinin sonunda başka bir sözcük aramıyorum tümü de kaybolurdu bir çuval görecek işimi sözcük nesne bu dünyadaki olası şeylerden biri bu çok az olası da olsa evet dünya daha fazla ne isteyebilir ki insan olası bir şey görüyorum böyle bir şeyi adlandırıyorum adlandırıyorum görüyorum yeter ara veriyorum geri döneceğim zorunluyum buna bir gün
    soluk alış veriş duruyor insan ne işitiyorsa onu söylüyor onu görüyor bir kol çamur rengi çuvaldan çıkıyor çabuk söyle bir kol sonra başka bir kol söyle başka bir kol de dimdik uzanırken gör onu sanki bir şeye yetişemiyor gibi şimdi buna uzanmış bir el açılmış parmaklar canavar tırnakları ekle tüm bunları gör ve söyle
    bir beden ne önemi var bunun söyle bir beden de bir beden gör arkası baştan aşağı beyaz bir beden başlangıçta açık renkli olan birkaç leke ağarmış saçlar uzamayı sürdürüyor yeter artık bir kafa söyle bir kafa de bir kafa gördüğünü söyle tüm bunları tüm olası şeyleri yiyecekle dolu bir çuvalı hâlâ yaşayan evet canlı tüm bir bedeni soluk alış veriş duruyor haydi dursun on saniye on beş saniye yaşamın güvencesi şu soluğu işit bakalım işit onu işittiğini söyle onu işitiyorsun onu güzel soluk alış verişi sürdür o zaman

    arada sırada sanki rüzgârın sürükleyişiyle ama yaprak bile kımıldamıyor Tanrı'nın tiz ve güçsüz eski değirmen çakıldağı eski değirmen boşluğu dövüyor ya da farklı bir ruh halinde dünyadan da yaşlı yaşlı kara cadının kocaman makaslarını değiştiri-
     
     
    27.11.2008 Kazanan: Canberk Canbulat (Cevapları kaydetme zamanı: 27.11.2008 21:06:16)
    Soru 1    

    bir çuval ne iyi ki çamur rengi çamurda çabuk söyle bulunduğu yerin rengini almış bir çuval hep bu renkteydi hep böyleydi ya biri doğru ya öteki başka bir şey aramıyorum başka bir şey olabilirdi bu bi...

    Doğru Cevap

    Baba ve Piç

     
    bir çuval ne iyi ki çamur rengi çamurda çabuk söyle bulunduğu yerin rengini almış bir çuval hep bu renkteydi hep böyleydi ya biri doğru ya öteki başka bir şey aramıyorum başka bir şey olabilirdi bu birçok şey olabilirdi çuval diyorum eski sözcük dudaklarımdan ilk dökülen bu oluyor iki heceli 1 var ikincinin sonunda başka bir sözcük aramıyorum tümü de kaybolurdu bir çuval görecek işimi sözcük nesne bu dünyadaki olası şeylerden biri bu çok az olası da olsa evet dünya daha fazla ne isteyebilir ki insan olası bir şey görüyorum böyle bir şeyi adlandırıyorum adlandırıyorum görüyorum yeter ara veriyorum geri döneceğim zorunluyum buna bir gün
    soluk alış veriş duruyor insan ne işitiyorsa onu söylüyor onu görüyor bir kol çamur rengi çuvaldan çıkıyor çabuk söyle bir kol sonra başka bir kol söyle başka bir kol de dimdik uzanırken gör onu sanki bir şeye yetişemiyor gibi şimdi buna uzanmış bir el açılmış parmaklar canavar tırnakları ekle tüm bunları gör ve söyle
    bir beden ne önemi var bunun söyle bir beden de bir beden gör arkası baştan aşağı beyaz bir beden başlangıçta açık renkli olan birkaç leke ağarmış saçlar uzamayı sürdürüyor yeter artık bir kafa söyle bir kafa de bir kafa gördüğünü söyle tüm bunları tüm olası şeyleri yiyecekle dolu bir çuvalı hâlâ yaşayan evet canlı tüm bir bedeni soluk alış veriş duruyor haydi dursun on saniye on beş saniye yaşamın güvencesi şu soluğu işit bakalım işit onu işittiğini söyle onu işitiyorsun onu güzel soluk alış verişi sürdür o zaman

    arada sırada sanki rüzgârın sürükleyişiyle ama yaprak bile kımıldamıyor Tanrı'nın tiz ve güçsüz eski değirmen çakıldağı eski değirmen boşluğu dövüyor ya da farklı bir ruh halinde dünyadan da yaşlı yaşlı kara cadının kocaman makaslarını değiştiri-
     
     
    Soru 2    

    Yabancı: Görüyorum ki, meydanlarınız bayraklarla donanmış; insanlar da çok sevinçli görünüyorlar.
    Osmanlı: Çünkü yarın çok büyük bir bayramımız var: Hürriyet Bayramı. Toplantılar yapacağız, söylevler...



     
    Yabancı: Görüyorum ki, meydanlarınız bayraklarla donanmış; insanlar da çok sevinçli görünüyorlar.
    Osmanlı: Çünkü yarın çok büyük bir bayramımız var: Hürriyet Bayramı. Toplantılar yapacağız, söylevler vereceğiz, gazetelerde yazılar çıkacak; tıpkı böyle günlerde Fransa''da, Amerika'da ve başka özgür ülkelerde yapıldığı gibi.
    Yabancı: Gerçekten de adını andığınız uluslar, gurur duydukları olayları kutlamak için bayramlar düzenliyorlar. Peki siz neyi kutluyorsunuz, söyler misiniz bana?
    Osmanlı: Özgürlüğü, Kardeşliği, Eşitliği yücelten Anayasamızın ilanını kutluyoruz. Gurur duymamız gereken bir olay değil mi bu?
    Yabancı: Özgürlük gerçekten de bir bayramı hak eder. Ama "ilan" sözcüğüyle ne demek istediğinizi tam anlamıyorum. Bu bir metnin yayınlanmasıysa, sanırım bundan otuz yıl önce yayımlandı o metin ve bu gecikmiş kutlamanın ne yararı var, bilemiyorum. Eğer kutlamanın konusu, Anayasa'nın gerçekten uygulanması, Özgürlük, Kardeşlik, Eşitlik ilkelerinin gerçekten uygulamaya sokulması, yani her yurttaşın kendisine tanınmış haklardan gerçekten yararlanmasıysa, o zaman size -birçok yönetim birimiyle görüşmüş, birçok sivil, dinsel ya da başka türden kuruluşu ziyaret etmiş biri olarak- kimsenin bu ilkelerin farkında bile olmadığını, yöneticilerinizin çoğunun, bunların bir gün uygulanabileceğini hayal bile etmediklerini söylemek zorundayım. Bu açıdan bakıldığında, bir şeyleri kutlamak için henüz biraz erken gibi geliyor bana.
    Osmanlı, kızgın: Siz bizim büyüklerimizle alay mı ediyorsunuz? Gücünü anayasadan alan sultanımızla, Niyazi'yle, enver'le alay mı ediyorsunuz? Yoksa siz de şu bozgunculardan mısınız?
    Yabancı: Sakinleşin dostum ve beni anlamaya çalışın. Ben sizin dilinizi konuşuyorum; bozguncu filan da değilim. Ve özgür insanların en içteni olmasaydım, sizinle bu kadar açık konuşmazdım. Sultanınızın ve büyüklerinizden kimilerinin nitelikleri konusunda, sizi bilmediğiniz binlerce şey biliyorum. Sultanınız dürüst ve erdemli bir insan; bizim krallarımızdan hiçbirinin ondan iyi olduğunu söyleyemem. Niyazi'yle Enver'e gelince, onlar da yürekli kahramanlar; emin olun ki bu kıratta adamlara, bizim oralarda, sizin burada gösterdiğinizden de çok saygı gösterilir. Hele hele sizi, anayasal düzenden kuşku duymaya çağırdığını hiç düşünmeyin; benim gözümde ondan başkası olamaz. Ne var ki, anayasanın bir anlamı olması için, onun kâğıt üstüne değil; insanların törelerine işlenmesi gerekir. Bununla, herkesin bir yurttaş gibi davranmayı öğrenmesi gerektiğini söylemek istiyorum; herkes haklarından yararlanmalı ve huzur içinde işine gücüne bakabilmeli. Şu an öyle mi? Gerçek şu ki, sizin töreleriniz, birbirlerine saldırıp duran, aralarında kabileler kurup birbirinin malını mülkünü talan eden atalarınızın, o 'cahiliye' dönemi Araplarının töreleri hâlâ. Aranızdan uygar olduğunu ileri sürenler, önemli kişiler, başı çekenler bile, amaçlarına ulaşmak için utanmaz yalanlara başvurmaktan, ona buna kara çalmaktan çekinmiyorlar; karanın ak, akın kara olduğunu söylüyorlar size; tilkinin aslan, aslanın tilki olduğunu söylüyorlar; ve siz, kör gibi onları izliyorsunuz, Tanrı'nın zaferi onlara vermesi için dualar ediyorsunuz. Ama bilin ki, hızla bu yöneticilerden kurtulmazsanız, anayasal düzeniniz yozlaşacaktır. Ve bu, deneyeceğiniz son rejim artık; bundan başkası olmayacak. Yabancıların ellerine düşeceksiniz ve size köle gibi davranacaklar. Öyleyse kurtulun bu kendini beğenmişlikten, bu bilgisizlikten. Açık yürekliliği, gerçekçiliği hor görmeyin artık; sizi yıkıma sürükleyenleri desteklemekten vazgeçin; hiçbir anlamı olmayan bu kutlamaları, bu şenlikleri de bir kenara bırakın!


    O zaman Osmanlı başını eğdi, düşüncelere daldı; yüzündeki sevinç belirtileri silindi, gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Çevresine bakıp kendisini avutacak birilerini aradı. Sonra şu dizeleri söyledi...
     
     
    Soru 2    

    Yabancı: Görüyorum ki, meydanlarınız bayraklarla donanmış; insanlar da çok sevinçli görünüyorlar.
    Osmanlı: Çünkü yarın çok büyük bir bayramımız var: Hürriyet Bayramı. Toplantılar yapacağız, söylevler...


    Doğru Cevap

    Baba ve Piç

     
    Yabancı: Görüyorum ki, meydanlarınız bayraklarla donanmış; insanlar da çok sevinçli görünüyorlar.
    Osmanlı: Çünkü yarın çok büyük bir bayramımız var: Hürriyet Bayramı. Toplantılar yapacağız, söylevler vereceğiz, gazetelerde yazılar çıkacak; tıpkı böyle günlerde Fransa''da, Amerika'da ve başka özgür ülkelerde yapıldığı gibi.
    Yabancı: Gerçekten de adını andığınız uluslar, gurur duydukları olayları kutlamak için bayramlar düzenliyorlar. Peki siz neyi kutluyorsunuz, söyler misiniz bana?
    Osmanlı: Özgürlüğü, Kardeşliği, Eşitliği yücelten Anayasamızın ilanını kutluyoruz. Gurur duymamız gereken bir olay değil mi bu?
    Yabancı: Özgürlük gerçekten de bir bayramı hak eder. Ama "ilan" sözcüğüyle ne demek istediğinizi tam anlamıyorum. Bu bir metnin yayınlanmasıysa, sanırım bundan otuz yıl önce yayımlandı o metin ve bu gecikmiş kutlamanın ne yararı var, bilemiyorum. Eğer kutlamanın konusu, Anayasa'nın gerçekten uygulanması, Özgürlük, Kardeşlik, Eşitlik ilkelerinin gerçekten uygulamaya sokulması, yani her yurttaşın kendisine tanınmış haklardan gerçekten yararlanmasıysa, o zaman size -birçok yönetim birimiyle görüşmüş, birçok sivil, dinsel ya da başka türden kuruluşu ziyaret etmiş biri olarak- kimsenin bu ilkelerin farkında bile olmadığını, yöneticilerinizin çoğunun, bunların bir gün uygulanabileceğini hayal bile etmediklerini söylemek zorundayım. Bu açıdan bakıldığında, bir şeyleri kutlamak için henüz biraz erken gibi geliyor bana.
    Osmanlı, kızgın: Siz bizim büyüklerimizle alay mı ediyorsunuz? Gücünü anayasadan alan sultanımızla, Niyazi'yle, enver'le alay mı ediyorsunuz? Yoksa siz de şu bozgunculardan mısınız?
    Yabancı: Sakinleşin dostum ve beni anlamaya çalışın. Ben sizin dilinizi konuşuyorum; bozguncu filan da değilim. Ve özgür insanların en içteni olmasaydım, sizinle bu kadar açık konuşmazdım. Sultanınızın ve büyüklerinizden kimilerinin nitelikleri konusunda, sizi bilmediğiniz binlerce şey biliyorum. Sultanınız dürüst ve erdemli bir insan; bizim krallarımızdan hiçbirinin ondan iyi olduğunu söyleyemem. Niyazi'yle Enver'e gelince, onlar da yürekli kahramanlar; emin olun ki bu kıratta adamlara, bizim oralarda, sizin burada gösterdiğinizden de çok saygı gösterilir. Hele hele sizi, anayasal düzenden kuşku duymaya çağırdığını hiç düşünmeyin; benim gözümde ondan başkası olamaz. Ne var ki, anayasanın bir anlamı olması için, onun kâğıt üstüne değil; insanların törelerine işlenmesi gerekir. Bununla, herkesin bir yurttaş gibi davranmayı öğrenmesi gerektiğini söylemek istiyorum; herkes haklarından yararlanmalı ve huzur içinde işine gücüne bakabilmeli. Şu an öyle mi? Gerçek şu ki, sizin töreleriniz, birbirlerine saldırıp duran, aralarında kabileler kurup birbirinin malını mülkünü talan eden atalarınızın, o 'cahiliye' dönemi Araplarının töreleri hâlâ. Aranızdan uygar olduğunu ileri sürenler, önemli kişiler, başı çekenler bile, amaçlarına ulaşmak için utanmaz yalanlara başvurmaktan, ona buna kara çalmaktan çekinmiyorlar; karanın ak, akın kara olduğunu söylüyorlar size; tilkinin aslan, aslanın tilki olduğunu söylüyorlar; ve siz, kör gibi onları izliyorsunuz, Tanrı'nın zaferi onlara vermesi için dualar ediyorsunuz. Ama bilin ki, hızla bu yöneticilerden kurtulmazsanız, anayasal düzeniniz yozlaşacaktır. Ve bu, deneyeceğiniz son rejim artık; bundan başkası olmayacak. Yabancıların ellerine düşeceksiniz ve size köle gibi davranacaklar. Öyleyse kurtulun bu kendini beğenmişlikten, bu bilgisizlikten. Açık yürekliliği, gerçekçiliği hor görmeyin artık; sizi yıkıma sürükleyenleri desteklemekten vazgeçin; hiçbir anlamı olmayan bu kutlamaları, bu şenlikleri de bir kenara bırakın!


    O zaman Osmanlı başını eğdi, düşüncelere daldı; yüzündeki sevinç belirtileri silindi, gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Çevresine bakıp kendisini avutacak birilerini aradı. Sonra şu dizeleri söyledi...
     
     
    28.11.2008 Kazanan: Arzu Sinar (Cevapları kaydetme zamanı: 28.11.2008 21:39:54)
    Soru 3    

    "Neden döverek onurlandırmıyorsun beni" diye merakla sordu adam.
    Kadın başını salladı, küçümseyerek, "Korkarım aptestim kaçar" diye cevap verdi.
    "Birlikte namaz kılacağımızı umabilir miyim" diye...


    Doğru Cevap

    Saray Gezisi

     
    "Neden döverek onurlandırmıyorsun beni" diye merakla sordu adam.
    Kadın başını salladı, küçümseyerek, "Korkarım aptestim kaçar" diye cevap verdi.
    "Birlikte namaz kılacağımızı umabilir miyim" diye arzuyla sordu adam ve hemen içinden bağışlanma diledi. Mizahla sarhoş olduğu zamanlarda küstahlığı sınır tanımasa da, dilinin aşırılıkları için gizlice ve içtenlikle Allahtan bağışlanma diler, bunu yapmayacak olsa, kendini kötü ve rahatsız hissederdi.
    Kadın, alaycı bir cilveyle, "Müezzinin okuduğu ezan, uyumaktan daha kutsal mı diyorsunuz saygıdeğer efendim" diye sordu.
    "Hayır. Bir tür uyku olan ezandan söz ediyorum" diye cevap verdi, Ahmet.
    Kadın, gülerek, "Ne biçim bir adamsın sen? Dışarıdan bakınca dindar ve saygın ama içeriden sefih bir şehvet düşkünü! Hakkında söylenenlere şimdi inanmaya başladım" demekten kendini alamadı.
    Ahmet, merakla doğruldu: "Ne dediler sana? Allah kuru iftiradan saklasın."
    "Senin bir zampara ve içkici olduğunu söylediler."
    Rahatlayarak iç geçirdi adam: "Ben de bir kusurumdan dolayı eleştirildim sandım. Şükür Allaha".
    "Sen kurnaz bir günahkârsın, değil mi?" dedi kadın.
    "Evet. İşte kanıtı; senin tarafından kabul edilmiş olmam, Allahın izniyle."
    Kadın mağrur bir edayla başını kaldırıp cevapladı: "Uzak dur... Ben senin bildiğin kadınlardan değilim. İtiraf etmeliyim ki, Zübeyde, özsaygısı ve ince zevkleriyle bilinir."
    Adam, ellerini göğsüne kaldırıp meydan okurcasına ama aynı zamanda yumuşacık baktı kadına. "Bir erkeğin sayılıp sayılmadığı, sevilip sevilmediği sınandıktan sonra anlaşılır" dedi sükûnetle.
    "Nasıl olup da böylesine taşaklı olabiliyorsun. Oysa, dediğine göre, daha sünnet bile olmamışsın" dedi kadın.
    Ahmet, uzun uzun güldü. Sonra, "Bana inanmıyorsun değil mi, seni sünnetçi! Eğer şüphen varsa..."
     
     
    Soru 4    

    Belki o zamanlar kimse sezmedi ama, on dokuzuncu yüzyılda insan ruhunu yıkan başlıca etken, çirkinlik oldu. O mutlu Viktorya çağı günlerinde paralı tabakayla endüstri kurucularının işlediği en büyük s...

    Doğru Cevap

    Anka Kuşu

     
    Belki o zamanlar kimse sezmedi ama, on dokuzuncu yüzyılda insan ruhunu yıkan başlıca etken, çirkinlik oldu. O mutlu Viktorya çağı günlerinde paralı tabakayla endüstri kurucularının işlediği en büyük suç, işçileri çirkinliğe, çirkinliğe, çirkinliğe sürüklemeleridir: bayağılık, biçimsiz çirkin yerleşme bölgeleri, çirkin ülkeler, çirkin din, çirkin umut, çirkin sevgi, çirkin giysiler, çirkin ev eşyası, çirkin evler, işçilerle işverenler arasında çirkin bağlar. İnsan ruhuna etkin güzellik, ekmekten bile daha gereklidir. Orta tabaka, madencilerin piyano satınalmasıyla alay eder -ama nedir ki piyano, güzelliğe körcesine bir uzanıştan başka? Kadın için edinilecek bir nesne, bir döşeme eşyası, bir böbürlenme aracıdır. Ama madencilerin kırkından sonra piyano öğrenmeye çalışmasında, kızlarının çaldığı Genç Kızın Duası'nı canla başla dinlemesinde, güzelliğen körcesine bir aranışını, giderilmemiş bir güzellik özlemini görürsünüz. Erkeklerde kadınlardakinden çok daha derindir bu özlem. Kadınlar gösteriş isterler. Erkeklerse güzellik isterler, istiyorlar da.
    Kumpanya o zamanlar bütün güzellik daha sürmekteyken, tepenin üstüne o çirkin, iğrenç yerleşme dörtgenlerini kuracak yerde, küçük pazar yerinin ortasına yüksek bir sütun dikerek dörtbir yanını kemerlerle çevirip insanlara gezinecek, oturacak güzel bir yer, arkada da şirin evler kursaydı! Beş altı odalı bölmeleri, güzel giriş yerleri bulunan kocaman, geniş evler yapsaydı. Her şeyden önce de türküleri, oyunları desteklese -çünkü o zaman madenciler türküyü oyunu unutmamışlardı daha- bunlar için yerler sağlasaydı. Giysilerde belli bir güzellik biçimi anlayışını, ev içlerinin döşenmesinde, süslenmesinde belli bir güzellik biçimi anlayışını geliştirseydi. En güzel sandalyeye ya da masaya, en güzel boyun atkısına erkeklerle kadınların elbirliğiyle dayayıp döşeyeceği en güzel odaya ödüller dağıtsaydı! Bunları yapmış olsaydı ah, endüstriden doğma bir sorun olmayacaktı bugün. Endüstri sorunu, bütün insan gücünün bayağıcasına salt bir çıkar yarışına zorlanmasından doğmaktadır.
     
     
    29.11.2008 Kazanan: Bora Bilgin (Cevapları kaydetme zamanı: 29.11.2008 21:03:54)
    Soru 5    

    Altı gün sonra, tırnarlı sipahiler ordusu rüzgardan ve güneşten bronzlaşmış yüzleriyle Theodosius'us yaptırdığı İstanbul surlarının kuzey kapısına ulaşmışlardı.
    Dünyanın kesiştiği nokta İstanbul: b...


    Doğru Cevap

    Türk Atı

     
    Altı gün sonra, tırnarlı sipahiler ordusu rüzgardan ve güneşten bronzlaşmış yüzleriyle Theodosius'us yaptırdığı İstanbul surlarının kuzey kapısına ulaşmışlardı.
    Dünyanın kesiştiği nokta İstanbul: batıya doğru Buda ve Viyana, doğuya doğru Semerkant ve Çin, güneye doğru Babil ve Zanzibar, kuzeye doğru Kiev'e kadar uzanan bir İmparatorluğu merkezi.
    Sayısız cami ve minareleriyle, çini ve altınlarıyla sokaklarında sarıklı Faslılar'dan Yahudiler'e, Hıristiyanlar'a ve kendi öz halkıyla birlikte Orta Asya'dan gelen Türkler'le bir dönemin tarihinin yazıldığı görkemli kent... Gazilerin destanları, Yedi Uyurlar'ın efsaneleri ve Eyüp Sultan Türbesi'ne kadar her köşesi manevi bir değer olan tarihi başkent.Haliç'ten şehre girerken Seyis doru atının üzerinde yüksek kulelerle minarelere, kiliselere ve önünden geçtikleri Eyüp Sultan Türbesi'ne hayranlık ve şaşkınlıkla bakakalmıştı. Haliç'in mavi sularının bir ucunda, karşı kıyıda yelkenli gemiler demirlemiş ve balık ağları güneşin altında kurutulmaya bırakılmıştı. Havada keskin bir deniz kokusu vardı; yosun ve ızgara balık kokusuyla birlikte insanın içine işliyordu. Haliç askerlere şöyle sesleniyordu: İmparatorluğun bağrına hoş geldiniz. Burada İmparatorluğun yenilmezliğini, kalıcılığını ve gücünü hissedeceksiniz!
    Özay Dursun iri atını Davut Ağa Camisi'nin önüne doğru sürdü. Orada üniformalı altı atlı onu bekliyordu. Beyaz türbanı, işlemeli yatağan kılıcı, yumuşacık deriden çizmeleriyle Baş İmrahor Atların Efendisi Süleyman Kahya sağa sola emirler yağdırıyordu.
    Eski yeni tüm askerler önünde eğilmişti.
    Özay Dursun, Seyis'le iki atını bir yanına aldı, iki tımarlı sipahisini diğer yanına. Bir işaretiyle tüm ordu arkasına geçti. Yeni Davut Ağa Camisi'ni geçerek, Boğaz sularıyla Haliç'in buluştuğu noktada yer alan Topkapı Sarayı'nın önünden, kıyı boyunca ilerlemeye başladılar.
    Baş İmrahor, saray için seçilmiş üç adam ve dört atı dikkatle süzdükten sonra, memnun bir şekilde, binicilerine peşlerinden gelmelerini işaret etti.
    At Meydanı'na gelmeleri beş dakika sürmüştü. Seyis meydanda, birbirine dolanmış yılan başlı sütunlarla Dikilitaş karşısında aynı şaşkınlığı yaşayarak Sultan Ahmet Camisi'nin görkemi önünde huşuyla durdu. Ömründe böyle bir mimari örneği görmemişti. İleride sol taraflarında Ayasofya Camisi ve sağ tarafta Hürrem Sultan'ın (Roxeanna) hamamları ile koskocaman bir anıtlar kentindeydi. Önünde Marmara Denizi alabildiğine uzanıyordu. Kentin siluetini oluşturan incecik zarif minareler gökyüzüne ulaşıyordu. Bab-ı Ali İmparatorluk Kapısı'nın hemen önünde bembeyaz mermer taşlar üzerine altın işlemeleriyle göz kamaştıran bir köşk vardı.
    Nöbetçiler kenara çekilip Baş İmrahor'a yol verdiler. Arkasında atlılarla Baş İmrahor dış avludan altın kaplama ve muhteşem kıyafetli muhafızlara sahip Saadet Kapısı'nın alt tarafına, Saray ahırlarına doğru ilerledi. Atlılar, ahırda atlarından indiler.
     
     
    Soru 6    

    28 Nisan. Büroda yeni çalışmaya başlayan, bir hafta kadar önce de bana karşı fevkalade küstah davranışlar sergileyen genç kâtip Pitt, bu sabah işe yine geç kaldı. Şefim Bay Perkupp'u durumdan haberdar...


     
    28 Nisan. Büroda yeni çalışmaya başlayan, bir hafta kadar önce de bana karşı fevkalade küstah davranışlar sergileyen genç kâtip Pitt, bu sabah işe yine geç kaldı. Şefim Bay Perkupp'u durumdan haberdar etmem gerekeceğini kendisine bildirdim. Ancak Pitt beni epey şaşırtarak mütevazı, beyefendice bir edayla özür diledi. Bana karşı olan tavrının bu şekilde değişmesinden büyük bir memnuniyet duydum; kendisine işe geç kalmasını görmezden geleceğimi söyledim. Bir saat sonra, tam masasının önünden geçerken, sıkıştırılıp top haline getirilmiş bir kâğıt parçası, büyük bir güçle suratıma çarptı. Hemen arkama döndüm, fakat kâtipler işleriyle meşguldüler. Zengin bir adam değilim doğrusu, Ama o topun bana yanlışlıkla mı yoksa özellikle mi fırlatıldığını bilmek için epey bir para verirdim. Eve erken döndüm, biraz emaye boyası aldım (bu defa siyah renk), akşam şömine paravanasını, resim çerçevelerini ve eski bir çift potinimi boyayıp onları yeni alınmış hale getirdim. Ayrıca Gowing'ni bizde unuttuğu bastonunu da boyadım, siyaha boyanınca Gowing'in bastonu abanoza benzedi.

    29 NİSAN PAZAR. Feci bir baş ağrısıyla uyandım, nezle olacağım galiba. Carrie, tam kendisine yakışan ters bir edayla, bunun adının nezle değil "boya hastalığı" olduğunu, son birkaç günü burnumu boya kabından çıkarmadan geçirdiğimden bu hastalığa yakalandığımı söyledi. Neyim olduğunu ondan herhalde çok daha iyi bileceğimi kendisine kararlı bir biçimde anlattım. İçime ürperti geldi; banyo küvetini suyla doldurmaya, suyu da dayanabildiğim en yüksek sıcaklığa ulaşıncaya dek ısıtmaya karar verdim. Küvet hazırdı ve su o kadar sıcaktı ki, yükselen dumanlara güç bela tahammül edebiliyordum. Azmettim, küvetin içine girdim; çok sıcaktı ama bir yandan da içine giremeyeceğim kadar kaynar durumda değildi. Bir süre hareketsiz vaziyette küvetin içinde yattım.Elimi suyun yüzeyinden bir parça dışarı çıkardığımda ömrüm boyunca yaşadığım en büyük korkuya kapıldım. Bir düşünsenize, elimin kanla kaplı olduğunu görmekteydim... ilk aklıma gelen şey, atar damarımın patladığıydı; birazdan ölecektim, küvet kanımla doluyordu; biraz sonra tıpkı Madame Tussaud müzesinde gördüğüm Marat gibi, bu küvetin içinde cansız vaziyette bulunacaktım... Aklıma gelen ikinci şey; zili çalmak oldu, ama sonra çalacak bir zilimiz olmadığını hatırladım. Üçüncü düşüncem ise şu oldu: Bu içinde yüzdüğüm, kaynar suya karışan emaye boyasından başka bir şey değildi. Küvetten çıktım, kıpkırmızıydım, tıpkı şehrin doğusundaki bir tiyatroda seyrettiğim kızılderiliye benzemiştim. Carrie'ye konu hakkında tek kelime dahi etmemeye karar verdim. Pazartesi günü küveti beyaza boyaması için Farmerson'u çağıracağım.
     
     
    30.11.2008 Kazanan: Mehmet Emin Karabela (Cevapları kaydetme zamanı: 30.11.2008 21:02:36)
    Soru 7    

    Joseph'le karşılaştığında o denli dikkatsizce emre amade göründüğü için biraz pişmanlık duyabilirdi.
    Joseph'le o ilk zamanlar zor geçirmişti. Onu sevmeden. Aşkın tek eşliliği kendini uydurduğu şeyd...


    Doğru Cevap

    Ölürken

     
    Joseph'le karşılaştığında o denli dikkatsizce emre amade göründüğü için biraz pişmanlık duyabilirdi.
    Joseph'le o ilk zamanlar zor geçirmişti. Onu sevmeden. Aşkın tek eşliliği kendini uydurduğu şeydi. Ama fiziksel tek eşlilik zordu. Ne kadar sık çıkıp barlara ulaşma isteği duymuştu. Bugünlerde, çoğu kez herhangi biriyle sevişmeye kayıtsız kalsa da. Omurgalı piyanistlerin ya da oda servisinin ilgisine karşılık veremezdi. En büyük fantazisi deliksiz bir uykuydu. Onu mutlu eden masajlar artık romatizması ve migreni için yapılanlardı. Onu kışkırtmaları değil, yatıştırmaları daha iyi olurdu. Artık yirmilerinde değildi. Yıpratıcı etkiler ve tekrar, etin kolay hazlarını fazlasıyla azaltmıştı. Omuzları ağrıyordu. Bedeni eskisinden daha hassas ve daha az üretkendi. Ayrıca Joseph'ciği zaten fethettiğiydi ve tekrar etmeye lüzum yoktu. En azından sık sık değil. Onu birine kaptırma endişesini taşımasına gerek yoktu. Böyle zamanlarda Joseph'in hep dediği gibi Celice 'biricik'ti. Joseph onun kaçıncısıydı? Beşinci, altıncı aşığı ve sonuncusu.
    Tam olarak altıncısı mıydı, dahası var mıydı? Bir elinin parmaklarını açıp, saydı. Kutsal tespihi. On yedisinde tanıştığı çocuk. Şu. Serçe parmağı. Diğer eliyle onu sımsıkı tuttu. Adını bile hatırlamıyordu. Siyah saçları vardı, babasının arabasını kullanıyordu, kızların nasıl becerildiği ve araba park etme konusunda hiçbir fikri yoktu. Sonra Bay Oda Servisi vardı, omurganın maestro'su. Gecelik aşklar yaşadığı yılı takiben hiçbiri onunla ikiden fazla sevişmemişti. Nasıl davrandığını, girdiği riskler karşılığında pek az şey kazandığını düşündüğünde bile yüzü kızardı. Karısının kendini terk ettiğini (ama sadece öğleden sonrası için) iddia eden, şehirdeki üniversiteden genç bir profesör. Karısı onun kanını emmişti. Servis yaptıktan ve Floridel Terasında ona düşük fiyat kestikten sonra bir gece onun odasına gelen bir garson. Çok yakışıklı bir adamdı ama ille de parlak ve ihtiraslı değildi. Sonra -başparmak- bir gün boş etüd odasında irkiltmiş olduğu öğrenci. Ne pervasız ve cesurdu. O, Celice'le sevişmek istememişti. Biri yarıda keser, demişti. Ama Celice ısrar etmişti. Sadece pantolonunun önünü dürtmesi gerekliydi ve sonra Celice'in olurdu. En az iki dakika kontrolünü eline aldı. Altı numaralı, yine serçe parmağı, sarhoş bir Alman turist (yine de güzeldi) üzerindeki hakimiyetinden bir dakika fazlaydı. Sonuncusu, koridorun ucunda oturan terlik adamla bir ay ömrü olmuştu. Adam sinemayı seviyordu. Haftada beş kere. Ama yatağı sevmiyordu.
    Joseph'i saymazsak, o yedincisi. Joseph sayılmıyordu. Celice maceralarını hatırladığında o listede yoktu. Kocalar macera değildir. Eğlenilip sonra görmezden gelinecek bir gecelik aşklar da değildir. Onlar evin alışkanlıklarıdır. Onlar kurallardır.
     
     
    Soru 8    

    Kapalı kapının ardında televizyondan başka bir yaşamın varlığını sezinledi. Zorlanan duyuları ona sessiz ve garip bir korkunun kokusunu getirdi. Geriye çekilen, kaçmak istercesine kapıya en uzakta kal...


     
    Kapalı kapının ardında televizyondan başka bir yaşamın varlığını sezinledi. Zorlanan duyuları ona sessiz ve garip bir korkunun kokusunu getirdi. Geriye çekilen, kaçmak istercesine kapıya en uzakta kalan duvara yapışan birinin korkusuydu bu.
    Isidore: 'Hey! Yukarıda yaşıyorum. Televizyonun sesini duydum. Tanışalım, tamam mı?' deyip, dinleyerek bekledi, ama belli ki sözleri içerdeki kişiyi rahatlatmamıştı. Sessizlik devam ediyordu. "Size bir paket margarin getirdim." Sesini duyurabilsin diye kapalı kapıya doğru iyice yaklaşmıştı. "Benim adım J.R. Isidore ve tanınmış hayvan veterineri olan Bay Hannibal Sloat için çalışıyorum. Adını duydunuz mu hiç? Saygı gören biriyim ve bir işim var. Ben Bay Sloat'un kamyonunu kullanıyorum." Kapı aralandığında korkudan neredeyse büzülmüş ama yine de ısrarla, destek almak istercesine kapıya tutunan bir kız, karşısında duruyordu. Korku onu hastaymış gibi gösteriyor, sanki birisi tüm kemiklerini kırmış da sonradan acemice ve nefretle birleştirmeye çalışmış gibi vücudunun şeklini çarpıtıyordu. İnanılmaz büyüklükteki gözleri gülümsemeye çalıştığında bile donuktu.
    John anlayış sahibi bir tavırla, "bu binada kimsenin yaşamadığını sanıyordun değil mi? Terkedilmiş sandın." dedi.
    Kız başını sallayarak fısıldarcasına konuştu:"Evet."
    Isidore devam etti. "Komşularının olması her zaman iyidir. Sen gelene kadar hiç komşum yoktu. Tanrı biliyor ya bu hiç de eğlenceli değildi."
    "Bu binada benim dışımda sadece sen mi varsın?" Şimdi korkusundan az da olsa uzaklaşmış gibiydi. Vücudu dikleşti ve eliyle koyu renkli saçlarını düzeltti. John onun ufak tefek ama güzel bir vücudu olduğunu fark etti. Uzun, simsiyah kirpiklerinin gölgelediği gözleri de çok güzeldi. Üzerinde pijama altlığından başka hiçbir şey yoktu. John dairenin içine doğru göz gezdirdiğinde oldukça dağınık olduğunu gördü. Her yer yarı boşaltılmış bavullarla doluydu. Boşaltılan eşyalar etrafa saçılmıştı. Fakat bu doğaldı; kız henüz yeni taşınıyordu.
    "Senin dışında sadece ben varım ve seni rahatsız etmem." Isidore, kendini suratsız biri gibi hissetti. Eski, savaş öncesi adetlere uygun "hoş geldin" hediyesini kız ya fark etmemişti ya da margarinin ne olduğunu bile bilmiyordu. John'un gördüğü kadarıyla kız sadece şaşkınlıktan ve gittikçe azalan korkusundan sersemlemişti. John bu rahatsız edici atmosferi dağıtmak için konuşmasını sürdürdü: "Eski dost Buster. Onu seviyor musun? Ben her sabah ve her akşam eve döndüğümde onu seyrederdim. Ayrıca yemek yerken de onu seyrederim. Hatta gece gösterisini bile, yani en azından televizyonum bozulana kadar seyrederdim."
    "Kim..." kız devam edemeden sustu. Sanki kendine kızmışcasına dudağını ısırıyordu.
    "Arkadaş Canlısı Buster," Bu kızın dünya yüzündeki en komik gösteriyi bilmemesi Isidore'u şaşırtmıştı. "Buraya nereden geldin?"
    "Bunun bir önemi olduğunu düşünmüyorum." Gerç kız ona bir bakış attı. Gördüğü bir şey onu rahatlatmış olmalı ki vücudu az da olsa gevşedi. "Bir arkadaşımın olması beni de mutlu eder, tabii ilerde tam anlamıyla taşındığımda. Şu anda bunu düşünmüyorum bile." John şaşkındı; bu kızla ilgili her şey onu şaşırtıyordu. "Niye düşünemezsin?" Belki de burada uzun süre yalnız yaşadığından dolayı garipleşen kendisiydi. Tavuk kafaların böyle olduğunu duymuştu. Bu düşünce kendini daha da kötü hissetmesine sebep oldu, ama cesaretle devam etti. "Bavulları açmana ve mobilyaları düzenlemene yardım edebilirim." Kapı her an suratına kapanabilecek kadar aralıklı."Benim mobilyam yok. Gördüğün her şey ben geldiğimde de buradaydı."
    "iyi de bunlar bir işine yaramaz." Isidore'un bunu anlaması için bir bakış yetmişti. Sandalyeler, halılar, masalar, hepsi çürümüş ve toplu bir perişanlığın altında ezilmişlerdi. Hepsi zamanın despotluğunun ve bakımsızlığın kurbanıydı. Bu dairede yıllardır kimse yaşamamıştı.
     
     
    01.12.2008 Kazanan: Talar Silahlı (Cevapları kaydetme zamanı: 01.12.2008 21:03:26)
    Soru 9    

    Gidilecek yere ancak öğleden sonra vardık, çünkü kız ille de kentte durup birkaç alışveriş yapmak istemişti, oysa çevredeki tüm pastaneleri neredeyse yağma etmiş, oyuncak ayı, timsah, kokulu emzik şek...

    Doğru Cevap

    Erojen Bölge

     
    Gidilecek yere ancak öğleden sonra vardık, çünkü kız ille de kentte durup birkaç alışveriş yapmak istemişti, oysa çevredeki tüm pastaneleri neredeyse yağma etmiş, oyuncak ayı, timsah, kokulu emzik şeklinde, yumuşak ve saydam o küçük berbat şeylerden bir stok oluşturmuştuk. Göreceksin, demişti kız, bu tür şeylere deli olur, yılda ancak bir kez görüyorum, çok da seviyorum onu; karısı öldü, aileden kendisini ziyarete gelen tek kişi benim. Ben de kendi adıma birkaç banknot uçlanıp büyükbabanın stokunu çoğalttım. Arka kanapede yığılı bu kilolarca şekerlemeyle yeniden yola koyulduk.
    Kızın epey bir süredir keyfi yerindeydi, pantolon giymişti, sırtında da sarı ve siyah kareli koskocaman bir gömlek vardı, bu kıyafet ona oldukça yakışmıştı, saçlarını da arkada toplamıştı, gülünce hiç olmazsa bakışının parlaklığına ya da dudaklarının kalınlığına bakarak, gerisi gelmese de, yüzünde belli bir çekicilik bulabilirdiniz.
    Kısacası, aramızda bir şey geçmemişti. Numarasını sonuna kadar sürdürseydi, onu adamakıllı düzmüş olurdum, ama bende eksik olan istek değildi, koltuğun derisine yapışmış ıslak kutusunu ya da o kocaman kıçının beyazlığını düşünmem yeterliydi, ben genellikle biraz canlı on kadın içinden dokuzuyla yatabilirim. Beni durduran ve skorumu zavallı bir düzeye indiren tek neden, sonradan meydana gelen şeydi; yani, aletiniz hâlâ pırıl pırılken, dişlerinizi gıcırdatarak, bir yandan kurtulmanın en iyi çaresini bulmak için planlar yapıp, orada ne halt ettiğinizi kendi kendinize sorduğunuzda bir kadınla birlikte bulunmanızdı. Ben o kaygılı erkeklerdenim. Bu kızda beni biraz kaygılandıran şey de buydu, bir kez bacaklarının arasından çıkarsam, onunla yolculuğun sonunu iyi göremiyordum. Ama şimdi artık geri adım atamazdım, belden üstüm çıplak durumda ve güneşten yanarken biraz fazla ileri gitmiştim, bu budala kız da bir çılgınlık anında çırılçıplak soyunmuştu, Allah kahretsin be, ben beş para etmez biriyim, diye düşündüm; ana yoldan biraz uzaklaşan küçük bir yola sapacağım.
    Nitekim öyle yaptım ve kendimizi azmış cırcırböceklerinin ortasında çakıllı bir toprak yolda bulduk.
     
     
    Soru 10    

    Ondan kimseye söz etmemiştim.
    Bana sakın anlatma demişti. Bana ilk göründüğü gece sakın kimseye söyleme, dedi. Sana inanmazlar. Sana yaşını sorduklarında yalan söyle, onlar gibi doğduğundan beri va...


    Doğru Cevap

    Konfidenz

     
    Ondan kimseye söz etmemiştim.
    Bana sakın anlatma demişti. Bana ilk göründüğü gece sakın kimseye söyleme, dedi. Sana inanmazlar. Sana yaşını sorduklarında yalan söyle, onlar gibi doğduğundan beri varolduğunu söyle. Onlara gerçeği anlatma, derdi ısrarla her seferinde, hayatının beni rüyanda gördüğün gece başladığını söyleme. Kimseye söyleme.Ona boyun eğdim, emirlerine uydum, rüyalarımın kadını.
    Rüyalarımın kadını!Benim ağzımdan ve onun ağzından kolaylıkla çıkan bu kelimeler başkalarının ağızlarında boştu, değersizdi, yapmacıktı, hatta hakaret gibiydi. Rüyalarımın kadını diyorlardı adamlar, kadıngillerin gönülsüz bir üyesini tavlamak için, onların arzularına boyun eğen birini pohpohlamak için rüyalarımın kadını, diyorlardı, barlarda, orduda, maçta, işyerinde arkadaşlarını etkilemek için, rüyalarımın kadını diyorlardı, sanki bir gece önce uyuyan gövdelerini kutsamış olan düşsel kadını capcanlı hayal etmeye bir kez olsun cüret etmişler gibi.Onları duyuyorum ve onlar için üzülüyorum. Koca salaklar mükemmel bir kadını, bilinmeyen bir kadını hayatlarının her gecesi düşlemenin ne demek olduğunu bilmiyorlar, ertesi sabah sokağa indiğinde mucize eseri karşında belirivermesini cılız bir umutla beklemenin ne demek olduğunu bilmiyorlar, sana gün ışığının o kör gerçekliğinde yanaşmaya sonunda karar vereceği o güne hazır olmak için bütün varlığını tanzim etmenin ne demek olduğunu bilmiyorlar.Onlar bilmiyorlar ama ben biliyorum. Ben buna cüret ettim.
    Onu düşledim. Susanna'mı, bana hayatı ilk sunan ve sonra da hayatı içime solumayı sürdüren kadını, onu ilk kez on iki yaşına bastığım gece düşledim, her ne kadar sevişmek denen şeyi yapmasak da o gece bizim için bir düğün gecesiydi, sanki ebediyen evli kalacakmışız gibi; tekrar görüşmeyi ne benim ondan rica etmem gerekiyordu ne de onun bana söz vermesi; çünkü ikimiz de onun ertesi gece rüyalarımdaki randevumuza geleceğini biliyorduk ve ikinci gece uyuyan göz kapaklarımın altında beni yine aynı kadının bekleyeceğini garantilemek için bir buluşma ayarlamamıza ya da o üçüncü büyülü gece için hazırlanmamıza gerek yoktu, yine gelmişti, her zamanki gibi, eksiksiz ve dördüncü gece kendi kendime neden uyanayım ki dedim, neden sevgilimle ebediyen burada kalmayayım, ama Susannam benim gidip ona hayat getirmem gerektiğini, ona dünya anıları, kokuları ve tutanakları getirmem gerektiğini söyledi, eğer gecelerin arasına, tamamıyla uyanık olma fedakârlığında bulunacağım günler sokarsam o da bunun karşılığında bir yolunu bulup günün birinde gövdesini gündelik dünyamda somutlaştıracak, benimle birlikte olmanın bir yolunu bulacaktı. Ben de ona inandım, bana her söylediğine inanırım ve onsuz ama onun için yaşamaya başladım, başıma gelenleri üzerine boca etmek için, dünyayı onunla paylaşmak için ve onun öğütlerini içime çekebilmek için geceleri onu beklemeye başladım, her gece, bütün hayatım boyunca, hep gelirdi rüyalarımın kadını.
     
     
    02.12.2008 Kazanan: Bora Bilgin (Cevapları kaydetme zamanı: 02.12.2008 21:05:53)
    Soru 11    

    "Paran," diyor Paul. "Şu sehpaya bırakıyorum, zarf içinde. Dört yüz elli dolar. Olur mu?"
    Kadının başıyla evetlediğini hissediyor.
    Bir dakika geçiyor. Hiçbir şey olmuyor. Tek bacaklı bir adamla ...


    Doğru Cevap

    Yavaş Adam

     
    "Paran," diyor Paul. "Şu sehpaya bırakıyorum, zarf içinde. Dört yüz elli dolar. Olur mu?"
    Kadının başıyla evetlediğini hissediyor.
    Bir dakika geçiyor. Hiçbir şey olmuyor. Tek bacaklı bir adamla yarı çıplak bir kadın neyi bekliyorlar? Bir fotoğraf makinesinin çalışmasını mı? Avustralya Gotiği. Matilda'yla erkek arkadaşı ömür boyu vals yapmaktan yorulmuş bir halde, vücutları dökülmeye başlamış bir halde, fotoğrafçıya son bir kez bakıyorlar.Kadın hâlâ titriyor. Hatta Paul kendisine de geçtiğine yemin edebilir; yaşına yorabileceği ama aslında başka bir şeyden, korku ya da beklentiden (ama hangisinden?) kaynaklanan hafif bir el titremesi.Kadının karşılığında para almayı kabul ettiği eylemi yapacaklarsa, kadının şimdiki utangaçlığını yenip bir sonraki adıma geçmesi gerek. Paul'un kesik bacağı ve takım taklavatının güvenilmezliği konusunda önceden uyarılmıştı. Paul'un bir kadının üstüne çıkması zor olacağına göre, kadının onun üstüne çıkması en iyisi olur. Kadın bu konuda karar vermeye çalışırken Paul de kendi bambaşka sorunlarıyla cebelleşecek.
    Belki de körlerin sadece dokunuşlarla güzelliği algıladıkları oluyordur. Ama Paul görüntüsüzlük diyarında hâlâ yolunu el yordamıyla buluyor. Göremediği güzellikleri henüz hayal edemiyor. Asansörde gördüklerinden (ki orada Marianna kadar yanındaki ihtiyar kadın da dikkatini çekmişti) geriye çok belirsiz bir taslak kaldı, o kadar. Geniş kenarlı bir şapkaya, kara gözlüğe ve gizlenmiş bir yüzün kıvrımına ağır memelerle sıvı dolu ipek balonları andıran yumuşacık kalçaları eklemeye çalıştığında, parçalardan bir bütün oluşturamıyor. Aynı kadına ait olduklarından bile nasıl emin olabilir ki?Kadını usulca kendine çekmeye çalışıyor. Kadın direnmese de yüzünü kaçırıyor, ya dudaklarını sunmak istemediğinden, ya da Paul'un gözlüğünü çıkararak altındakileri yoklama fırsatını elde etmesinden çekindiğinden. Erkeklerin fiziksel bozukluklardan hiç hazzetmediklerini bildiğinden olabilir.
    Ne amandır kör acaba? Paul bunu kabalık etmeden sorabilir mi? Sonra yine kabalık etmeden bir sonraki soruya geçebilir mi, kadının kör oluşundan beri sevilip sevilmediği sorusuna? Harap olmuş gözlerinin erkeklere itici geleceğini tecrübeyle mi öğrenmiş?
    Eros. Neden Eros'u güzelliğin görüntüsü canlandırıyor? Neden iğrenç görüntüler şehveti öldürüyor? Güzellerle cinsel ilişkiye girmek bizleri yüceltiyor mu, daha iyi insanlar mı yapıyor; yoksa asıl hastaları, sakatları, iticileri kucaklamakla mı gelişiriz? Ne biçim sorular! Costello ikisini bu yüzden mi bir araya getirdi; vücut parçaları eksik bir adamla kadının çiftleşmeye çalışmaları kaba bir şekilde komik olacağından değil de, cinsellik meselesi aradan çıkarıldıktan sonra birbirlerinin kollarında yatarak bir felsefe dersindeymişçesine güzellikten, aşktan, iyilikten bahsedebilecekleri için mi?
     
     
    Soru 12    

    O yıllarda Alex uyuşturucunun yasallaştırılması gerektiğine içtenlikle inanıyordu. Çünkü eğer uyuşturucu yasal olursa, Mafya elini oralardan çekmek zorunda kalacaktı.Öte yandan; bizim siyasal kuramcım...

    Doğru Cevap

    Dikbaşlılar

     
    O yıllarda Alex uyuşturucunun yasallaştırılması gerektiğine içtenlikle inanıyordu. Çünkü eğer uyuşturucu yasal olursa, Mafya elini oralardan çekmek zorunda kalacaktı.Öte yandan; bizim siyasal kuramcımızın okulda aldığı notlar iç karartıcıydı, arada sırada şansın yarım yamalak yüzüne güldüğü de oluyordu. Öğretmenlerden bir-ikisinin mankafalı diğer punklarla birlikte onu da kapı dışarı etmeye bayılacakları kesindi, hele kapıcılar yeni badanalanmış tuvaletin duvarlarında çiçek gibi açan karalamaları 'R-ot-ar-yen kafalardan sakının' gibi yüce mesajları, kızlar tuvaletinin kapısının arkasına fosforlu kalemle yirmi beş santimetre boyundaki harflerle yazılmış 'Alex sizi gözlüyor' türünden açık seçik mesajı bir bulsunlar, iyice zıvanadan çıkacaklardı.Aidi, sınıf arkadaşları ve adından söz etmeye değmeyecek beş para etmez kimselerle Prag'a kısa bir gezi yapacaktı.
    Yolculuk hazırlıklarına girişeli nice olmuştu. Başlarında, yüreği heyecandan pır pır ettiren, saman kafalı, bunalımın eşiğinde geç ergenlik çağının çılgınlığını yaşayan bir rotaryen olacaktı.Bizimki geziye gidemiyordu, çünkü onun sınıfına gözetmenlik edecek birini, böyle hiçbir işe yaramaz boktan yaratıkları sürüyecek bir çobanı bulamamışlardı.
    Hey!
    Bay Alex D'nin manyetik arşivinden. Öğretmenlerden nefret ediyorum. Yeterince öğüt dinledim, anlaşıldı mı? Boktan öğütler yetti artık, baylar. Bundan böyle öğüt vermek yasaklanmıştır. Bu kadar. Bitti.Derken güzel bir günün sabahında Latince ve Yunanca öğretmeni sınıfa gitar ve flüt eşliğinde Catulus'un şiirlerinin söylendiği bir albüm getirdi, ardından bıkkınlık uyandıracak bir biçimde kendinden geçerek Ölümsüz Aşk üzerine söylev çekti. Yanında da savaş öncesinden kalma Victrola marka bir gramofon getiren bir teknisyen vardı, albümü bu adam çaldı. Flüt eşliğinde yavan sözler, arkadan gelen durağan patlamış mısır sesi. İnanılmaz ölçüde mide bulandırıcı bir öksürük şurubuydu sanki.Ardından, bütün albümün tadına baktıktan sonra öğretmen biz öğrencilere şurubu nasıl bulduğumuzu sordu. Sınıftaki bazı dangalakların az önceki dinletiden çok hoşlandıklarını yüzlerinden anlayabilirdiniz, aman tanrım, ne deseler beğenirsiniz: Albümü bir daha dinlemek istediklerini. Yirmi dakika daha süren çatlak seslerden sonra pikabın iğnesi plaktan kalkıp yerine oturmak üzereyken, yaşam boyu bakirelerden Morelli ile Musiani, bu olağanüstü yapıtı eve götürüp odalarında ya da her neredeyse dinledikten sonra, arkadaşlarına armağan etmek üzere kasete kaydedebilirler mi, diye sordular: Tanrım, sen bana sabır ver.Bana ne ya!
     
     
    03.12.2008 Kazanan: Fatma Sarı (Cevapları kaydetme zamanı: 03.12.2008 21:02:16)
    Soru 13    

    Zavallı Terry, başına neler geldi. Bir ambulans çağırıp onu doğrudan hastaneye götürdük. Orada muayene edildi ve penisinin kırıldığı söylendi kendisine. Durum ciddiydi, o yüzden onu ilk yardımdan heme...

    Doğru Cevap

    Porno

     
    Zavallı Terry, başına neler geldi. Bir ambulans çağırıp onu doğrudan hastaneye götürdük. Orada muayene edildi ve penisinin kırıldığı söylendi kendisine. Durum ciddiydi, o yüzden onu ilk yardımdan hemen bir koğuşa çıkardılar. "Eğer tedaviye iyi cevap verirse," dedi doktor, "düzelebilir". Tam fonksiyonuna kavuşabilir. Gene de komplikasyonlar olabilir, ama bu aşamada organın kesilmesini düşünmemeliyiz." "Ney..." dedi Terry, dehşete düşmüş bir halde, gerçekten acil olmayan durumlarda yatak tahsis edilmediğinin farkında olarak.
    Doktor duygusuz bir ifadeyle ona baktı. "Bu sadece en kötü ihtimal, Bay Lawson. Ama durumun ne kadar ciddi olduğunu size anlatamam." "Ciddi olduğunu ben de biliyom! Tabii ki biliyom, amına koyiim! Bu benim sikim!" "O zaman istirahat edip gerilimden uzak durmalısınız. Size verdiğimiz ilaçlar istenmeyen ereksiyonlar oluşmasını önleyecek ve bu arada doku umarım kendini yenileyecektir. Bu gördüğüm en kötü kırıklardan biri."
    "Ama biz bi tek..."
    "Bu zannettiğinizden daha yaygın bir olay," diyor doktor ona. Rab'ın cebi çalıyor ve arayan Simon. Rab çok üzgün olduğunu söylüyor, ama belli ki Terry için değil film açısından yaratacağı sorun konusunda üzgün. Rab ve ben bile durumu pek komik bulamıyoruz. Sonunda bana dönüp konuşuyor, "Hep Terry'nin siki başına bela açacak diye düşünürdüm, mahalledeki herkes de böle derdi. Onun sikine bela açacağı hiç aklımıza gelmemişti ama!" Gene de gülemiyoruz. Gina, Ursula, Craig, Ronnie ve Melanie olanlara inanamıyorlar ve olayın ciddiyeti ortaya çıktıkça Mel kötüleşmeye başlıyor. "Elimde diildi..." "Yalnızca bir kazaydı," diyorum, sırtını okşayarak. Herkesi öpüp eve yollanıyorum, Lauren ve Dianne'e olanları anlatıyorum. Dianne elini ağzına götürüyor ve Lauren'ın yüzü neşesini gizleyemiyor. Yaptığı vejetaryen lazanyayı yemek için masaya oturuyoruz. "Bu olanlar porno film planlarını suya düşürdü o zaman," diyor Lauren, kendine bir bardak beyaz şarap doldurarak.O kadar mutlu görünüyor ki onu bozmak nerdeyse utanç verici. "Oh tabii ki değil hayatım, şov devam etmek zorunda.""Ama... Lauren bu habere cidden kopmuş görünüyor." "Simon kararlı, filme devam ediyoruz. Terry'nin yerine adam bulacak." Şimdi Lauren sinirden patlamak üzere. "Sömürülüyorsun. Nasıl yaparsın! Seni kullanıyorlar!"
     
     
    Soru 14    

    Atlambaç denen atların birinden öbürüne atlayıvermekte, sağdan soldan ata elde mızrakla üzengisiz binmekte ve atı dizginsiz kullanmakta büyük ustalık kazanmıştı, çünkü bu hünerler askerlik eğitiminde ...

    Doğru Cevap

    Gargantua

     
    Atlambaç denen atların birinden öbürüne atlayıvermekte, sağdan soldan ata elde mızrakla üzengisiz binmekte ve atı dizginsiz kullanmakta büyük ustalık kazanmıştı, çünkü bu hünerler askerlik eğitiminde yararlıydı.
    Bir başka gün savaş baltasını kullanıyordu, baltayı öyle iyi savuruyor, öyle sıkı vuruşlar yapıyor, öyle kıvrakça çevresinde dolandırıyordu ki, savaşlarda ve bütün denemelerde üstüne silâhşör yoktu.
    Sonra kargı savuruyor, türlü türlü kılıçları, büyüğünü küçüğünü, sivri uçlusunu, kamayı, hançeri, zırhlı ya da zırhsız olarak büyük küçük kalkanlarla, kaputla kullanıyordu.
    Geyik, karaca, ayı, ceylan, yaban domuzu, tavşan, keklik, sülün, toy avına çıkıyordu. Top oyunu oynuyor, iri topu ayağıyla da, yumruğuyla da havaya fırlatıyordu. Güreşiyor, koşuyor, atlıyor, üç adım, tek ayak, Alaman atlamalarını yapmıyordu, çünkü Gymnastes'e göre böylesi atlamalar yararsız ve savaş için gereksizdi; bir sıçrayışta hendek atlıyor, bir duvara altı adım çıkıyor ve böylece bir kargı boyu yukardaki pencereye tırmanıyordu. Derin sularda sırtüstü, yüzüstü, yan yan, bütün bedeniyle, yalnız ayaklarıyla, tek elle, bir eli havada yüzüyordu, havada tuttuğu elindeki kitabı hiç ıslatmadan Seine nehrini geçiyor, Julius Caesar gibi de kaputu dişlerinde yüzebiliyordu; tek elle tutunup bir hamlede kayığa çıkıyor, kayıktan tepe üstü suya atlıyor, dibi buluyor, kayalıklara giriyor, derinlere, girdaplara dalıyordu. Sonra kayığı yerinde çeviriyor, yönetiyor, hızlı, yavaş, akıntı yönünde, akıntıya karşı gidiyor, azgın akıntıda kayığı durduruyor, bir elle dümen tutup öteki eliyle koca bir küreği çekiyor, yelken açıyor, iplerden direğe çıkıyor, serenler üstünde koşuyor, pusulayı ayarlıyor, rüzgâra karşı borinaları geriyor, dümeni ustaca kırıyordu.
    Sudan çıkıp bir koşu dağa çıkıyor, aynı çeviklikle dağdan iniyor, kedi gibi ağaçlara tırmanıyor, sincap gibi birinden ötekine atlıyor, Milon gibi koca dalları kırıp yere indiriyordu. İki keskin hançer ya da çelik çiviyle bir evin tepesine sıçan gibi çıkıyor, sonra yukardan öyle bir atlıyordu ki aşağıya, hiçbir yeri incinmiyordu.Cirit, çubuk, taş, harbi, kazık, gönder atıyor, yay çekiyor, sıkı mancınıkları beliyle geriyor, ağır tüfekle gözden nişan alıyor, topu kundağına yerleştiriyor, nişan papağanına yukardan aşağı, aşağıdan yukarı, önden, yandan, arkadan Partlar gibi attığını vuruyordu.
     
     
    04.12.2008 Kazanan: Emre Alper Özdemir (Cevapları kaydetme zamanı: 04.12.2008 21:02:49)
    Soru 15    

    Üst aklın bir amfibi suretinde görünmesi pek şaşırtıcı bir şey değildir ve bunun çok basit nedeni de, biz kara primatlarının, esas olarak ve eninde sonunda sudan gelmemizdir.

    Sperm, sıvı bir ta...



     
    Üst aklın bir amfibi suretinde görünmesi pek şaşırtıcı bir şey değildir ve bunun çok basit nedeni de, biz kara primatlarının, esas olarak ve eninde sonunda sudan gelmemizdir.

    Sperm, sıvı bir taşıyıcının içinde yüzer. Fetus tümüyle sıvının içinde oluşur ve gelişir. İnsanın embriyonik gelişimi kurbağaların başkalaşım aşamalarıyla çok büyük paralellikler gösterir. Yeni doğmuş bebekler göbek kordonu kopuncaya kadar suyun altında yaşayabilir. Kan, kimyasal bileşimi yönünden deniz suyuna çok belirgin bir benzerlik gösterir. Vücutlarımızın yüzde altmış beşten fazlası sudur. Ve bizim atalarımız, havadaki oksijeni kullanmayı deneyen ve buna alışan deniz hayvanlarıdır.

    Deniz hepimizin sallanıp, içinden çıktığı beşiktir ve belki de bir gün geri döneceğimiz asıl yurttur.

    Amfibik bir yaşam tarzına geri dönmenin birçok önemli avantajı var. Örneğin, biyosfer yüzeyinin yaklaşık dörtte üçü suyla kaplı olduğundan ve -örgütlü dinlerin uğursuz düzenleriyle karışmış, sınırsız bir sersemlik yüzünden- aşırı nüfus artışı yaşam kalitesini düşürdüğü, yaşamın kutsallığını bozduğu ve yaşamın devamını tehdit ettiğinden, okyanuslar ve büyük göller dünyanın son bakir boşlukları, yerleşilecek ve sığınılacak, sonsuz genişlikte yerleridir. Denizler doğal kaynaklar yönünden ölçülemeyecek kadar zengindir. Sular radyasyonu engeller ve böylece, hem delinen ozon tabakasından kontrolsüz bir şekilde geçen güneş ışınlarına karşı, hem de, on on beş iğrenç küçük devletten birinin eninde sonunda patlatacağı hemen hemen kesin olan nükleer bombalara karşı korunma sağlar.

    Eğer bazılarının kehanette bulunduğu üzere, küresel ısınma kutuplardaki buz tabakalarının erimesine yol açarsa, suya ait bir yaşam tarzına dönmekten başka seçeneğimiz pek kalmayacak zaten.

    Bizim soyumuzun düş gücü, epey bir zamandır, deniz altında kalmış "kayıp uygarlık" hayaliyle okşandı hep. Bazıları bunun bir söylence olduğunu, bazıları genetik bir anı olduğunu söyler, birkaç kişi de ikisinin arasında pek bir fark olmadığını söyler. Hepsinin ortak hatasıysa, bu "kaybolmuş" ütopyayı eski bir tarihsel olaya indirgemektedir. Bilincin derinlikleri, çizgisel zamanın kısıtlamalarına pek bağlı değildir. Atlantis bizim geleceğimizdedir, geçmişimizde değil.

    Öte yandan, Atlantis bizim hem geleceğimizi, hem de geçmişimizi ifade ediyor olabilir. Biz tabii ki, sıcak prehistorik denizlerdeki yunuslar gibi keyifle sıçrayıp oynamaların, suyla dolu rahimlerin güvenli kuytusundaki kurbağalar gibi hassas dönüşümlerin hoş hücresel anılarını taşıyoruz; kayıp ütopyalardır bunlar.

    Bilim adamları, dünyadaki hiçbir yaratığın fetus kadar düş görmediğini söylüyor. Eğer fetus beyninin hiçbir yaşantı deneyimi yoksa, eğer onun yeni oluşmaya başlayan aklı beyaz bir sayfaysa, neyi düşlüyor o halde? O minicik yüzücünün gördüğü düşlerin suyla ilgili olmadığını düşünebilir miyiz? Düşlerini Nommoların girmediğini? Ruh halinin okyanussal olmadığını?
     
     
    Soru 16    

    AT ÇALMAYA GİDECEKTİK. O yaz babamla birlikte yaşadığımız yayla kulübesinin kapısında dururken böyle demişti Jon. On beş yaşındaydım. 1948 yılıydı, haziranın ilk günlerinden biriydi. Almanlar ülkeyi t...

    Doğru Cevap

    At Çalmaya Gidiyoruz

     
    AT ÇALMAYA GİDECEKTİK. O yaz babamla birlikte yaşadığımız yayla kulübesinin kapısında dururken böyle demişti Jon. On beş yaşındaydım. 1948 yılıydı, haziranın ilk günlerinden biriydi. Almanlar ülkeyi terk edeli üç yıl olmuştu ama o sıralar hâlâ onlardan bahsediyor muyduk hatırlayamıyorum. En azından babam bahsetmezdi. Savaş hakkında hiç konuşmazdı o.
    Jon hiç saate aldırmadan kapımıza gelip beni dışarı çıkarmak isterdi; tavşan avlamak için, her yana derin bir sessizlik çökmüşken solgun ay ışığında ormandan yukarı çıkmak için, ırmakta alabalık yakalamak için, son temizliklerin bitiminden çok sonra bile akıntıyla gelip kulübemizin hemen önünden geçmeyi sürdüren pırıltılı tomrukların üzerinde dengede durmak için. Bu tehlikeliydi ama hiç itiraz etmemiş, babama neyle uğraştığımızı hiç söylememiştim. Mutfak penceresinden ırmağın bir kısmını görebiliyorduk ama bizim sanat gösterilerimizi yaptığımız yer burası değildi. Her zaman neredeyse bir kilometre daha aşağıdan başlardık ve kimi zamanlar tomrukların üzerinde o kadar hızlı ve o kadar uzağa giderdik ki sonunda sırılsıklam, titreyerek karaya çıktığımızda ormanın içinden geri dönmek bir saatimizi alırdı.Jon benden başka kimseyle gezmek istemiyordu. İki erkek kardeşi vardı, Lars ve Odd ikizdi ama yaşları küçüktü, oysa Jon ve ben aynı yaştaydık. Yılın geri kalanında ben Oslo'dayken kiminle geziyordu bilmiyorum. Bu konuda asla bir şey söylemedi, ben de ona Oslo'dayken ne yaptığımı hiç söylemedim.
    Kapıyı vurmazdı, küçük kayığını kıyıya çekip patikadan sessizce yukarı çıkar, kapının önünde dikilir, onun orada olduğunu fark etmemi beklerdi. Beklemesinin uzun sürdüğü ender olurdu. Hatta sabahın erken saatinde, daha uykudan uyanmamışken bile rüyamın içinde birden, sanki tuvalete gitmem gerekiyormuş gibi bir huzursuzluk hisseder, geç kalmadan uyanmak için kendimi zorlardım ve gözlerimi açtığımda gitmem gereken yerin tuvalet olmadığını anlar, doğruca gidip kapıyı açardım, Jon karşımda duruyor olurdu. İşte yine hafifçe gülümsüyor, her zaman yaptığı gibi gözlerini kısıyordu."Geliyor musun?" dedi. "At çalmaya gidiyoruz."
    Biz derken her zamanki gibi yalnızca kendisinden ve benden söz ettiğini, eğer ben onunla gitmezsem yalnız kalacağını ve bunun hiç eğlenceli olmayacağını biliyordum. Ayrıca yalnız başına at çalmak da zordu. Hatta olanaksızdı.
     
     
    05.12.2008 Kazanan: Canberk Canbulat (Cevapları kaydetme zamanı: 05.12.2008 21:03:14)
    Soru 17    

    Maria'nın günlüğünden, dönüş biletini almadan bir gece önce: Bir zamanlar, parlak tüyleri, rengârenk kanatları olan bir kuş varmış. Uzun lafın kısası, bakanları neşeye boğarak göklerde özgürce uçmak i...

    Doğru Cevap

    On Bir Dakika

     
    Maria'nın günlüğünden, dönüş biletini almadan bir gece önce: Bir zamanlar, parlak tüyleri, rengârenk kanatları olan bir kuş varmış. Uzun lafın kısası, bakanları neşeye boğarak göklerde özgürce uçmak için yaratılmış bir hayvanmış.
    Günün birinde kadının biri bu kuşu görüp ona kapılmış. Ağzı hayranlıktan bir karış açılmış olarak, kalbi deli gibi çarparak, gözleri heyecandan parlayarak kuşun uçuşunu seyretmiş. Kuş, onu yanına çağırmış ve ikisi birlikte, nefis bir uyumla uçmuşlar. Kadın kuşa tapıyor, onu kutsal sayıyor, yüceltiyormuş.Ama günün birinde düşünmüş kadın: "Belki de uzak dağları keşfetmek ister?" Korkuya kapılmış. Aynı duyguyu başka bir kuşla yaşamayacağından korkmuş. Ve kıskanmış -kuşun uçabilme yeteneğini kıskanmış.
    Kendini yalnız hissetmiş.
    "Ona bir tuzak kurayım," diye geçirmiş içinden. "Bir dahaki sefer, kuş tekrar gelirse, artık gidemesin." Kadın kadar aşık olan kuş, ertesi gün tekrar sevgilisini görmeye gelmiş. Ne var ki tuzağa düşmüş ve bir kafese hapsedilmiş. Kadın her gün gelip, kuşu seyrediyormuş. Vurgunmuş ona ve onu gösterdiği arkadaşları, "Ne şanslı bir insansın!" diye haykırıyorlarmış. Ne var ki, tuhaf bir değişim baş göstermiş: Artık sahibi olduğundan, kalbini çalmasına ihtiyaç kalmadığından, kadının kuşa olan ilgisi sönmüş. Uçamayan, hayatının anlamını dile getiremeyen hayvancık sararıp soluyor, parlaklığını yitiriyor, çirkinleşiyormuş -ve kadın da karnını doyurup kafesini temizlemekle yetiniyormuş. Günlerden bir gün, kuş ölmüş. Kadın son derece üzülmüş buna ve o andan itibaren onu aklından çıkaramamış. Ama kafesi hatırlamıyormuş bile; onu ilk kez, mutluluk için bulutlarla yarışırken gördüğü gün varmış sadece zihninde. Kendini iyice dinlese, kuşun onu heyecanlandıran tarafının dış görünüşü değil, özgürlüğü, hareket eden kanatlarının enerjisi olduğunu fark edermiş. Kuşun yokluğunda, hayatı da anlamını yitirmiş ve ecel kapıyı çalmış. "Niye geldin?" diye sormuş kadın, ölüme."Tekrar onunla birlikte göklerde uçabilesin diye," diye karşılık vermiş ölüm. "Her seferinde gidip gelmesine izin versen, ona olan sevgin ve hayranlığın iyice artardı; ancak şimdi, ona kavuşabilmek için bana muhtaçsın."
     
     
    Soru 18    

    Ona diyemezdim ki dinç bir adamda bu yaş, dünya yüzünde sevilecek ne varsa, kadın, vatan, sanat ve rahat, hepsinin değerini verdiren bir çağdır. Toyluktan erginliğe, çıraklıktan ustalığa bu yaşlarda g...

    Doğru Cevap

    Yezidin Kızı

     
    Ona diyemezdim ki dinç bir adamda bu yaş, dünya yüzünde sevilecek ne varsa, kadın, vatan, sanat ve rahat, hepsinin değerini verdiren bir çağdır. Toyluktan erginliğe, çıraklıktan ustalığa bu yaşlarda geçeriz. Beş duygumuz, artık anlayış ve keyif alışta kemaline ermiştir. İstediğimiz ahengi çıkarmak için hangi tele dokunmamız lâzım geldiğini daha emniyetle biliriz; ellerimiz bir inci dizisini, kıymetini verecek şekilde, tutmayı daha iyi öğrenmiştir. Buseleri, bir şarap muhammini gibi ilmimizle de tadarız.
    Kadının tenasübündeki güzelliği gördüğümüz kadar tenasübsüzlüğündeki şehvetliliği de seçeriz. Bir genç, onda ancak süründüğü parfümü koklıyabilir; biz çeşit çeşit rayihasını sezebiliriz ve bu rayihaları arttıracak maharetleri dudaklarımızda bulabiliriz. Aşklarımız lüzumsuzca coşkun olmıyabilir... Fakat, maharetli, emniyetli, bilhassa hâkimdir. Kadın bu şaşırmıyan, beceriksizleşmiyen iradeli sevişten gitgide büsbütün ayrı bir zevk duyabilir ve körpe âşıklarıyle geçirmiş günleri olduysa onları hatırladıkça kaybolmuş günlerine acıyabilir. Kemale ermiş erkeğin aşkı kadını sadece zevke getirmez, onun zevk vericiliğini, zevk duyuculuğunu da arttırır.
    Bütün bunları Zeliha'ya anlatamazdım. Diyemezdim ki dilim artık tadı ölçmekte yanılmıyor; yüreğim heyecanın derecesini bir regülâtör gibi tanzim etmeğe alışmıştır. Olgunun aşkı psikolojinin "Emotion-Choc" dediği sert ve sarsıcı, fakat kısa heyecandan değildir; "emotion-sentiment" tarifine sığan devamlı ve kararlı heyecanlardandır. Asıl bizde bu heyecan fizyolojiktir, ihtiras şeklini, yani sabit heyecan halini alır.
    Bu yaştan evvel erkek, lüzumsuz yere zembereği boşanan bir makina, harareti görmeden cıvası fırlıyan bir termometre, henüz tekemmül edememiş bir âlet taslağı, bir icat başlangıcıdır. Onun ancak şekli ve görünüşü kemale benzer; bir yeni yapıdır ki içerisine girdiğiniz zaman daha döşenmemiş olduğunu görürsünüz.
     
     
    06.12.2008 Kazanan: Mehmet Emin Karabela (Cevapları kaydetme zamanı: 06.12.2008 21:02:38)
    Soru 19    

    -Hayır, Sonya, bu, o değil! -dedi, düşüncelerindeki ani dönüş kendisini de şaşırtmış, yeniden heyecanlandırmış gibiydi.- Bu, o değil! En iyisi... (evet, böylesi gerçekten daha iyi) Tut ki ben kendini ...

    Doğru Cevap

    Suç ve Ceza

     
    -Hayır, Sonya, bu, o değil! -dedi, düşüncelerindeki ani dönüş kendisini de şaşırtmış, yeniden heyecanlandırmış gibiydi.- Bu, o değil! En iyisi... (evet, böylesi gerçekten daha iyi) Tut ki ben kendini beğenmiş, kıskanç, kötü yürekli, aşağılık, kindar... bir adamım... hatta... belki de biraz deliliğe de yatkınım (Varsın hepsi birden olsun! Delilik sözünü eskiden de etmişlerdi, biliyorum!) Az önce sana, parasızlık yüzünden üniversiteden ayrılmak zorunda kaldığımı söylemiştim. Biliyor musun, istesem ayrılmayabilirdim? Okul için gerekli parayı annem gönderebilir, üst-baş, boğaz sorununu da kendim halledebilirdim! Özel dersler çıkıyordu, elli kopek veriyorlardı ders başına. Razumihin veriyor ya hani!.. Ben öfkelenmiştim, çalışmak istemedim. Evet, öfkelenmiştim (bu sözcük tam yerinde!). Ben o sıralar tam bir örümcek gibi çekilmiştim. Öyle ya, görmüştün sen benim kaldığım o rezil yeri!.. Biliyor musun, Sonya, alçak tavanlar, daracık odalar insanın aklını ve ruhunu öylesine boğar ki...! Ah, nasıl nefret ederdim o rezil odadan! Ama yine de oradan dışarı çıkmak istemezdim. Özellikle istemezdim! Günlerce dışarı çıkmazdım, ne çalışmak, ne de hatta yemek yemek isterdim, boyuna yatardım. Nastasya birşeyler getirirse, yerdim, getirmezse, günüm öylece geçerdi. Hıncımdan, özellikle birşey istemezdim! Geceleri yakacak mumum yoktu, karanlıkta oturur ve bir mum alacak para kazanmazdım. Okumam gerekti, oysa ben kitaplarımı satmıştım; masamın üzerindeki not defterlerimin, kâğıtlarımın üzerinde şimdi bile bir parmak toz vardır! En sevdiğim şey uzanıp yatmak ve düşünmekti. Boyuna düşünürdüm... Sonra düş görürdüm, tuhaf tuhaf düşler... Bunların ne tür düşler olduğunu anlatmam gereksiz! Ancak, işte bu sıralarda, düş gibi birşeyler kurmaya başladım... Hayır, böyle değil! Yine anlatamadım!... Biliyor musun, o sıralar durmadan kendime şunu sorardım: Neden böyle aptalım ben? Madem başkaları aptal ve ben onların aptal olduklarını kesin olarak biliyorum, öyleyse neden onlardan daha akıllı olmak istemiyorum? Sonra, herkesin akıllı olmasını beklemenin, çok uzun süreceğini anladım, Sonya. Bir de, bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini... İnsanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini! Ya, böyle işte! Bu bir yasa, Sonya, yasa. Akılca ve ruhca kim sağlam ve güçlüyse, insanlara onun buyuracağını biliyorum artık! Kim daha yürekliyse, haklı olan da odur. Herşeyin içine tükürmekte, aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koyucu olurlar. Herkesten daha gözüpek olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş bu, bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeği ayırdedemeyenler, kördür!
     
     
    Soru 20    

    -Şimdiye kadar hiç kimseyi sevmedin mi? Diye sordu Naoko bana.
    -Hayır, diye karşılık verdim.
    Üstelemedi.
    Güz sonunda, buz gibi rüzgâr şehri kasıp kavurmaya başladığında arada sırada bana iyic...



     
    -Şimdiye kadar hiç kimseyi sevmedin mi? Diye sordu Naoko bana.
    -Hayır, diye karşılık verdim.
    Üstelemedi.
    Güz sonunda, buz gibi rüzgâr şehri kasıp kavurmaya başladığında arada sırada bana iyice sokulur oldu. Soluğunu, kabanımın kalın kumaşından, belli belirsiz hissediyordum. Koluma giriyor, elini ceketimin cebine sokuyor ve gerçekten soğuk olduğu zaman da titreyerek koluma asılıyordu. Ama bundan öteye gitmiyordu. Davranışlarının özel hiçbir anlamı yoktu. Ben her zamanki gibi yürüyordum, ellerimi ceplerime daldırmış. İkimiz de tabanı lastik pabuçlar giydiğimiz için yürürken hemen hemen hiç ses çıkarmıyorduk. Sadece üzerlerinde yürüdüğümüzde, koca çınar yapraklarının çıtırtısını duyuyorduk. Bu çıtırtıyı duyunca, Naoko'ya acıyordum. Aradığı, benim kolum değildi, sadece bir koldu. Aradığı benim sıcaklığım değildi, sadece bir sıcaklıktı. Sadece ben olmaktan rahatsız oluyordum. Kış ilerledikçe, gözlerinde eskisine oranla daha fazla bir saydamlık görür gibi oldum. Bu, konacağı yeri bilemeyen bir duruluktu. Zaman zaman, gözlerimin içine bakıyordu, belli bir nedeni yoktu, orada bir şey arıyormuş gibiydi ve her defasında da garip bir hüzne kapılıyordum, kolum kanadım kırılıyordu sanki. Sonunda, belki bana bir şey söylemek istiyor da sözcüklerle dile getiremiyor, diye düşünmeye başladım. Ya da daha doğrusu, sözcüklere dökmeden kendi içinde yakalayamıyordu söylemek istediğini. İşte bunun için sözcükler çıkamıyordu bir türlü ağzından. Ve bu yüzden, durmadan saç tokasına dokunuyor, mendiliyle ağzını siliyor, durup dururken gözlerini gözlerime dikiyordu. Hatta ona sarılmayı bile düşündüm, yapabilir miydim bilmiyorum, ama sonra hiç duraksamadan vazgeçtim. Belki de kırılırdı buna, öyle hissetmiştim. Böylece Tokyo şehrini arşınlamaya devam ettik ve Naoko hep hiçlikten çıkmış sözcüklerin arayışındaydı. Naoko telefon ettiğinde veya Pazar sabahı çıktığımda, yurttaki arkadaşlar benimle alay ediyorlardı. Şüphesiz her şeye rağmen herkesin, benim bir kız arkadaşım olduğuna inanması çok doğaldı. Ben de bıraktım inansınlar, çünkü onlara dert anlatmam zordu ve buna gerek de görmüyordum. Akşam döndüğümde her zaman, hangi pozisyonda seviştiğimizi ya da onu zevkime göre olup olmadığını veya iç çamaşırlarının rengini aptal aptal soran biri çıkıyordu; rasgele yanıtladığım sorulardı bunlar. İşte on sekizinci yılım böyle geçti. Güneş doğuyor, sonra batıyordu, bayrak çekiliyor, sonra indiriliyordu. Ve pazarları, ölen arkadaşımın sevgilisiyle buluşuyordum. Ne yapmakta olduğum konusunda da, ne olacağım konusunda da hiçbir fikrim yoktu. Üniversitedeki dersler için, Claudel'i, Racine'i, Ayzenştayn'ı okudum, ama bu yazarların hiçbirinin bana yardımı dokunamadı. Üniversitede tek dost edinemedim ve yurttaki ilişkilerim de hep yüzeysel kaldı. Yurttaki öğrenciler, her zaman tek başıma bir şeyler okuduğumu görünce, yazar olmak istediğimi düşünmüş olmalıydılar, ama gerçek öyle değildi. Zaten herhangi bir şey olmaya da niyetim yoktu.
     
     
    07.12.2008 Kazanan: Barış Baysal (Cevapları kaydetme zamanı: 07.12.2008 21:02:23)
    Soru 21    

    "Size anlatmak istediğim şey de bu, Bay Bondy, Şöyle oldu: Tana Masa'da inci arıyordum..." Kaptan bir an için sustu. "Ya da oralarda bir yerde. Ja, başka bir adaydı, ama şimdilik bunu sır olarak sakla...

    Doğru Cevap

    Semenderlerle Savaş

     
    "Size anlatmak istediğim şey de bu, Bay Bondy, Şöyle oldu: Tana Masa'da inci arıyordum..." Kaptan bir an için sustu. "Ya da oralarda bir yerde. Ja, başka bir adaydı, ama şimdilik bunu sır olarak saklayayım. İnsanlar korkunç hırsızdır, Bay Bondy, ne söylediğinize dikkat etmeniz gerekir. Ve bu iki Sri Lankalı suyun altına dalmış shells keserken..."
    "İstiridye mi?"
    "Ja. İstiridyeler kayalara tıpkı imanına tutunan bir Yahudi gibi tutunur ve bıçakla kesilmeleri gerekir - kertenkeleler orada durmuş onları seyrediyordu, bu Sri Lankalılar da onları deniz canavarı sandı. Bunlar çok cahil insanlar, bu Sri Lankalılar ve Bataklar. Neyse, bunların cin olduğunu sandılar. Ja." Kaptan gürültüyle sümkürdü mendiline.
    "Biliyor musun, ahbap, bu tuhaf bir şey. Bilmiyorum biz Çekler başkalarından daha mı meraklıyız, ama ne zaman bir Çek'le karşılaşsam, bakıyorum burnunu ne olup bittiğini anlamak için her şeyin ortasına sokmuş oluyor. Bence, biz Çekler, hiçbir şeye inanmak istemiyoruz. İşte bu yüzden ben de bu yaşlı, aptal kafama taktım, gidip şu cinlere yakından bakacağım dedim. Doğru, sarhoştum bu kararı verirken ama bu da sırf o cinleri kafamdan çıkarabilmek içindi. Ahbap, ekvatorun orada her şey mümkün. Böylece o akşam gidip Şeytan Körfezi'ne baktım..." Bay Bondy tropiklerde, yarlar ve cangılla çevrilmiş bir körfezi hayal etmek için elinden geleni yaptı.
    "Peki sonra?"
    "Sonra ben körfezde oturup tıs-tıs-tıs diye cinleri çağırmaya başladım. Ahbap, bir süre sonra, kertenkeleye benzer bir şey çıktı sudan. Orada arka ayaklarının üzerinde durdu, bütün gövdesini sağa sola sallıyordu. O da bana tıs-tıs-tıs yaptı. Sarhoş olmasaydım herhalde onu vururdum bu silahla; ama dostum, bir İngiliz gibi sersem haldeydim, o yüzden ona, gel, dedim, tapa-boy gel buraya, sana zarar vermeyeceğim."
    "Onunla Çekçe mi konuşuyordunuz?"
    "Hayır. Malezce. Orada genelde bunu konuşurlar, ahbap. Bir şey yapmadı, sağa sola bir iki adım atmakla yetindi ve bana çok çekingen bir çocuk gibi yan yan baktı. Bu arada suda bu kertenkelelerden birkaç yüz tanesi vardı, pençelerini sudan çıkarmış beni seyrediyorlardı. Yani, eh, ben de sarhoştum, çömeldim ve benden korkmasınlar diye bu kertenkeleler gibi sağa sola kıvrılmaya başladım. Sonra bir kertenkele, on yaşında çocuk boyunda bir tanesi sudan çıktı ve o da sağa sola sallanmaya başladı. Ön pençesinde de bir istiridye vardı." Kaptan birasından bir yudum aldı. "Şerefe, Bay Bondy. Yani çok sarhoştum, doğru, o yüzden ona seslendim, ne zeki bir şeysin sen, ne istiyorsun benden? O istiridyeyi açayım mı senin için? Gel o zaman buraya, bıçağımla açayım. Ama orada öylece duruyor, daha yakına gelmeye cesaret edemiyordu. O yüzden ben bir daha küçük çekingen bir kız gibi sallanmaya başladım. O zaman bana biraz daha yaklaştı, ben de elimi ağır ağır ona doğru uzatıp pençesinden istiridyeyi aldım. Tabii, ikimiz de biraz korkuyorduk, ama ben sarhoştum. O yüzden bıçağımı çıkarıp istiridyeyi açtım; içinde bir inci var mı diye baktım, ama yoktu, sadece o rezil sümük vardı, bu kabukların içinde yaşayan o çamurlu yumuşakçalardan bir tane. İyi öyleyse, dedim, tıs-tıs-tıs, istersen ye sen bunu. Ve açık istiridyeyi ona doğru attım. Onu nasıl yalayıp yuttuğunu görmeliydin, ahbap. Bu kertenkeleler için bu harika bir lezzet olmalı. Ama zavallı hayvanlar o küçük parmaklarıyla o sert kabukları açamıyorlar. Yaşam çok zor, ja!"
     
     
    Soru 22    

    '60'lı yılların sonları, Ankara... Süreyya'ya yapılan haksızlığın milletçe hepimizi elemden eleme gark edip, mahallemizin kadınlarının neredeyse toplu hezeyanlara kapılmasına, erkeklerinin ise her gün...

    Doğru Cevap

    Ankara, Mon Amour!

     
    '60'lı yılların sonları, Ankara... Süreyya'ya yapılan haksızlığın milletçe hepimizi elemden eleme gark edip, mahallemizin kadınlarının neredeyse toplu hezeyanlara kapılmasına, erkeklerinin ise her gün sabah yedibuçuk ajansında Nasır'ın neler yaptığını dinleyip dinleyip yıllardır hasretini çektiğimiz liderin nihayet bulunduğuna inanmalarına beş var, ya da beş geçiyor... Anlayamayacağım kadar uzak, anneler babalar için haberler bunlar... Umrumda bile değil... Keyfim yerinde... Mahallede gazoz kapağı savaşları günde üç partiye çıkmış, köşedeki İtimat Bakkaliyesi'ne iki renkli misketler gelmiş, Bahçeli Köşk'ün inşaatı dalya ihtiyacımıza sürekli cevap vermekte. Günlerim dopdolu geçiyor, üç öğün sokak, o Adyojolikandi ve Indira Gandi arasında hiçbir bağlantının olmadığının söylenmesinden sonra duyduğum hayal kırıklığını bile düşünmez olmuşum, koşa koşa merdivenleri çıkıyorum, hemen suyu içip geri dönmem lazım, bir dakikadan fazla beklemezler... İşte o zaman duyuyorum ilk defa o sözcüğü, yani kendi gerçek hayatımın içinde ilk defa... Anneme anlatıyor Muammer Hanım: "Özkan, Serpil'e âşık olmuş, her gün aynı şarkıyı çalıyor, sokağın adı çarşı evimiz karşı karşı diye", koşarak dönüyorum gazoz kapağı savaşlarına, ama bu çarşı sokağı işini not almışım kafama, akşam teyzemin dinlediği, balkon kapısından hafif hafif Ankara'nın esintilerine karışan "Fransa'dan Müzik" programının eşliğinde müşahade edeceğim durumu... Özkan Ağbilerin evi çaprazda karşıda, fakat Serpil meselesi zor, onlar aynı sırada üç ev ileride oturuyorlar, balkondan sarkmam lazım... Adyojolikandi ve Indira Gandi yerine bir şey bulmuşum, çok heyecanlıyım, bir yandan da bizim sokağın adının çarşı olmaması hafif bir rahatsızlık yaratıyor, ama boşveriyorum, bu aşk ve çarşı işini çözmem lazım. Siperde bekliyorum, hiçbir şey olmuyor, ilgili balkonlarda hiçbir hareket yok... Yine hayal kırıklığı... Yine gündüz mesaime dönüyorum.

    Sık sık da sinemalara gidiyoruz annemle, Alemdar Sineması'na. Bir akşam annem babama anlatıyor filmi: "Ekrem Bora" diyor "Belgin Doruğa âşık..." "Hayır" diyorum "adamın adı Vedat'tı." "O film icabı" diyor annem ve anlatmaya devam ediyor "Ekrem Bora" diye... "O sokağın adı çarşı mıydı?" diye soruyorum bir ara anneme. "Yok canım, nereden çıkartıyorsun?" diyor annem... Kafam iyice karışıyor.. Özkan Serpil'e âşık fakat bizim sokağın adı Çarşı değil, Vedat'ın adı da Vedat değil, Indira Gandi'nin o şarkıyla hiçbir ilişkisi yok, üstelik filmdeki o sokağın adı çarşı değil... İşte sıcak bir yazın ortasında, Ankara'da böyle giriyor hayatıma o sözcük, üstelik daha Hayat Bilgisi dersi bile almamışken...
     
     
    08.12.2008 Kazanan: Sinem Özaltın (Cevapları kaydetme zamanı: 08.12.2008 21:03:55)
    Soru 23    

    Yanık zeytin kovuğunda bir ömür sürdü bekleyiş. Hafif makineli gibi, gagasını yerden yere vuran kart tavuk, serpiştirdikleri bir somun ekmeğin kırıntılarını bitirmek üzereydi. On kulaç kalamanın ucuna...

    Doğru Cevap

    Ah Vre Sevda

     
    Yanık zeytin kovuğunda bir ömür sürdü bekleyiş. Hafif makineli gibi, gagasını yerden yere vuran kart tavuk, serpiştirdikleri bir somun ekmeğin kırıntılarını bitirmek üzereydi. On kulaç kalamanın ucuna vardığında, bağlı ayağını çekiştiriyor, gelmiyor ayağı, durup bakınıyor, çalılarla gizlenmiş zeytin kovuğuna görmeden bakıyor, olmayan omuzlarını silkermiş gibi dönüyordu midesel uğraşına.
    - Bir lokmasını yemezdi Çilli, diye fısıldadı Kâni.
    Tavuk gıdakladı.
    Bıraktı uğraşı. Çalı diplerinden Saturos süzülür gibi geldi. Gıdakladı tavuk, irkildi, ayağını bağlayan ipi çekiştirdi. Gıdakladı, gıdak...lamadı tavuk, bağırdı! Uçamayan, açılmış kanatları üstüne çöktü bir karaltı.
    Kâni omuzladı kırmayı, nişanladı, asıldı tetiğe:
    Çıt...!
    ... dünya, ahret, sevda, minnet, hırs, kin, azap! Dipçiğinden yakaladı kırmayı, kaldırıp yere çalmak, yanık zeytinin belinde parçalamak için havalandı.
    Avına dalmış tilki varmadı farkına.
    Yanni bir hamlede çekti oturttu deliyi. Aldı kırmayı, doluyu boşalttı, aceleyle bir fişek kakaladı, dizinde hafif bastırdı, sessizce kapattı, öptü yoldaşını, verdi tüfeği eline. Kâni gümbürdeyen yüreği üstünden omuzladı asıldı tetiğe.
    Kovukta top patladı, patladı namert kırma.
    Fırladılar düzlüğe.
    Ağzında kan, gözleri donuklaşmış, son bir iki sarsıldı tilki. Kâni kuyruğundan kaptı leşi kaldırdı havaya, kaldırdı çaldı toprağa, kaldırdı çarptı, vurdu toprağa:
    - Ulan puşt, ulan sahtekâr, ulan düzenbaz, nerede, nerde Çilli?
    Pınarın başında derisini soydular.
    -Vre kesme ayaklari... vre kesme burnu, kulaklari! Vre piç ettin postu... vre Stelyo satar bu postu, eyi para... diye yakınıp duruyordu Yanni.
    Kâni kâh gülüyor, kâh dişlerini sıkıyor, hummalı bir uğraşla yüzüyor, yüzüyordu deriyi. Gitti, evin yanındaki yığından üç tane odun aldı. Bağladı birbirine; altı kollu bir çarmıh! Boynundan, kuyruksokumundan, dört de bacağından gere gere çaktı postu çarmıha. Uzattı, tuzladı, külledi, durdu, döndü, bilemedi, bir garip içgüdü, sürüdü götürdü bu garip ıstavrozu, çardağa bakan pencerede topraktan olma gülümseyen tavuğun yanı başına dayadı.
    Neden? Nedenini bilmeden, bir garip özlem, hafta boyu, Kâni, gizli gizli, gelip okşamıştı, kuru çamur, tatlı gülen bu anaç pilici.
     
     
    Soru 24    

    Bir gün, San Juan Létran'dan aşağı yürüyordum ve girişinin etrafındaki çimentoya renkli karolar gömülmüş bir kafeteryanın önünden geçtim, yerlerde de aynı karolardan vardı. Kafeteryanın Yakın Doğulu o...

    Doğru Cevap

    Canki

     
    Bir gün, San Juan Létran'dan aşağı yürüyordum ve girişinin etrafındaki çimentoya renkli karolar gömülmüş bir kafeteryanın önünden geçtim, yerlerde de aynı karolardan vardı. Kafeteryanın Yakın Doğulu olduğuna şüphe yoktu. Ben geçerken kafeteryadan birisi çıktı. Yalnızca cank muhitlerinde görebileceğiniz bir tipti.
    Petrol arayan bir jeolog nasıl belli taş katmanları tarafından yönlendirilirse, bazı işaretler de yakınlarda cank bulunduğunu belirtir. Cank genellikle belirsiz ve geçişli bölgelerin yakınında bulunur: New York'ta Üçüncü Caddeye yakın Doğu Ondördüncü Cadde; New Orleans'ta Poydras ve St. Charles; Mexico City'de San Juan Létran. Yapay organlar satan dükkânlar, peruk imalatçıları, diş teknisyenleri, parfüm, pomad, süs eşyası, yağ imalatçıları. Müphem iş girişimlerinin yoksul mahallelerle temas ettiği bir nokta.
    Bu muhitlerde arada bir görülen bir insan tipi vardır ki ne içici ne satıcı olduğu halde cankla bağlantısı vardır. Ama onu gördüğünüzde suyu arayan adamın sopası sallanır. Cank yakındadır. Geldiği yer Yakın Doğu, ihtimal ki Mısır'dır. Büyük, düzgün bir burnu vardır. Dudakları ince ve bir penisin dudakları gibi mor-mavidir. Yüzünün teni sıkı ve düzgündür. Mümkün olabilecek herhangi bir rezil hareket ve eylemin ötesinde, esas olarak müstehcendir. Artık varolmayan belli bir ticaret veya mesleğin, işaretini taşır. Cank dünyadan kalksa da, cank muhitlerinde cank krizinin solgun bir hayaleti olan, cank eksikliğini belli belirsiz ama ısrarla hisseden cankiler hep olacaktır. İşte böyle, bu adam bir zamanlar akla gelmez ticaretini yürüttüğü miadını doldurmuş yerlerde dolaşır. Gözleri bir böceğin görmeyen sükunetini taşır. Sanki balla ve bir tür hortumla emdiği Levanten şuruplarla besleniyormuş gibi görünür.
    Kaybolan ticareti nedir? Kesinlikle köle sınıfına özgü ve ölümle ilgili bir iş, mumyacılık olmasa bile. Belki de bedeninde bir şey saklıyordur -hayatı uzatan bir madde- ustaları bunu düzenli bir biçimde ondan sağmaktadırlar. İnanılmaz derecede rezil bir işlevi yerine getirmek üzere bir çeşit böceklikte uzmanlaşmıştır.
     
     
    09.12.2008 Kazanan: Gökçe Aytuğ (Cevapları kaydetme zamanı: 09.12.2008 21:02:26)
    Soru 25    

    Çehov'un oyunlarında ünlem yoktur. Çok uzun günler, boğucu akşamlar... Bekliyordu.
    Beklediği, uzun günler ve boğucu akşamlar değildi. Ama gelecek olan onlardı. Alın yazımızın bütün sınavları.
    Ru...



     
    Çehov'un oyunlarında ünlem yoktur. Çok uzun günler, boğucu akşamlar... Bekliyordu.
    Beklediği, uzun günler ve boğucu akşamlar değildi. Ama gelecek olan onlardı. Alın yazımızın bütün sınavları.
    Ruhumuz bir çöl kadar ıssız diye yazar, oyununda mı, mektubunda mı, devrime inanmadığını yazar, her şeye inançsızdır, hiçbir şeyden korkmamaktadır, kör olmaktan bile, hiçbir şey ummaz. Yine de inanılmaz bir adamdır Çehov, mujikleri tedavi eder.
    Firs uyur. Bloknottan yaprağı kopardı. Şimdi sen uyuyorsun diye yazdı, ama ben uyumuyorum, hiç uyumuyorum, uyuyamıyorum. Ayrılığa yazdı, bekleyişe. Buruşturup atacağı... yırtıp atacağı kâğıt parçalarının üstüne koydu, ayrılıkla, tuhaf ama, duyumsamayarak artık ayrılığı. Şimdi sen...
    Bir gün Firs gibi uyuyacak, uyku denirse bu kaybolup gidişe, unutulup gidişe. Firs gibi uyuklamayı, büsbütün terk edilmeyi bekleyerek içti.
    Dünyaya niye geldiği, neden var olduğu çözülemez bir ihtiyar. Firs adının hiçbir anlamı yokmuş. Yani yok gibi bir şeymiş Firs.
    İrkildi.
    Yok gibi bir şeymiş Selim.
    Asansörün sesiyle irkildi. Birileri eve dönüyordu. Az sonra anahtar şıkırtıları, şakırtıları; kapı kapanacak. Gündüzün bitmez tükenmez çocuk gürültüleri.
    Ayrılıkla... Ansızın ayırt etmişti, hiç beklemezken: Buraya taşınalı kiraz ağaçları -biri yan bahçede ağaçların- her yaz meyveye durdu. Her yaz kırmızı kirazların güzelliğiyle büyülendi. Yapraklar koyu yeşildi, her yaz, kirazlar kıpkırmızı. Yan bahçedeki kirazlar daha koyu renk, asıl ateş topu belki onlar, günbatımı alacaları. Her ilkyaz erik ağacı çiçek açtı. Ayrılıkla yepyeni şeyler gibi geliyor insana. Elimizin altındayken, bizimken, artık elimizden kayıp giden şeyler, su damlaları. Bu yaz, ayrılığın ilk yazı.
    Şu bozgun yazında koyu yeşil yaprakların arasından fışkıracak kirazlar daha şimdiden gönlünü yoruyor.
    Kapı kapandı, asma kilit vuruldu, takıldı.
    Kan yutarak, bekleyerek...
    Günü çözmeye çalışarak...
     
     
    Soru 26    

    Heyecan duymadığını sanıyor, oysa bir gerilim içinde, ikide bir saatine bakıyordu. On buçukta buluşacaklardı Selim'le. Çocuklara alışverişe çıktığını söylemişti. "Öğleye yemeğe geleceğim, demişti. Gec...


     
    Heyecan duymadığını sanıyor, oysa bir gerilim içinde, ikide bir saatine bakıyordu. On buçukta buluşacaklardı Selim'le. Çocuklara alışverişe çıktığını söylemişti. "Öğleye yemeğe geleceğim, demişti. Gecikirsem, yemeğinizi buzdolabından alır yersiniz." Göz açıp kapayıncaya kadar olmuştu olan. Selim, o badana günü sokak kapısının önünde -Yonca yakalarını bırakmıştı nasılsa- parmağını basma entarisinin atkısına takıp çekmişti Filiz'i kendine doğru. Buna çekmek denemezdi. Bir kadın, ince bir atkıya takılan tek parmakla çekilemez istemezse. Sonra öpmüştü onu omuzlarından tutarak. Sanki yanaklarından öpüyormuş gibi üst üste özlemle öpmüştü. İstekten çok muhabbet vardı bu öpüşte. Ağzı sıcaktı ve sigara kokuyordu. Filiz vücudunda en ufak bir kıpırtı duymamıştı. Sadece hoşlanmıştı bu genç adamın duyduğu yakınlıktan. Selim iki gün sonra yine uğramış, bu sefer uzun uzun öpüşmüşlerdi. Bir karşı koyma gelmemişti içinden Filiz'in. Sevişmemeleri olanaksızmış gibi, her türlü sakıncayı bir yana iterek nerede ve nasıl buluşabileceklerini konuşmuşlardı. Evde buluşamazlardı, çocuklar vardı, mahalleli vardı. Evlerden çıt çıksa duyardı mahalleli. Bereket versin Üsküdar'ın kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerinde, bir bildiğin yıkık, harap evi gelmişti aklına Selim'in. Karışık bir iş. Selim ev sahibinin oğluyla arkadaştı. Oğlanın annesiyle babası bir aylığına Ankara'ya gitmişlerdi. Anahtar oğlandaydı. Selim anahtarı alabileceğini umuyordu. Almıştı da. Derken ilk buluşma yerine ilk gidiş. İşte o gün gerçekten heyecanlıydı Filiz. Yeniydi, alışılmamıştı yollar, evler, arabalar, gök, Boğaz, Üsküdar iskelesi, Bizans aslanı, Üsküdar camisi. İnsanlar bir tuhaf bakıyorlardı yüzüne. Noterin önünden Bağlarbaşı'na giden yola vurmuştu. Selim bir güzel anlatmıştı evin yerini. O daha önce gelecek, bekleyecekti camın ardında. Abdi Efendi sokağında, kırık dökük tahta bir evdi. Kafesleri vardı. Söküp atmamışlar, yukarı kaldırmışlardı içindekiler. Filiz, mezarların, bir çöplükte lastik top koşturan mahalle çocuklarının arasından geçerek yokuşa sarmış, Selim'in anlattığı evi eliyle komuş gibi bulmuştu. Yol mu, sokak mı belli olmayan ince uzun bir düzlüğün üstünde, iki yanı boş bir arsadaydı ev. Selim, camdan onu görmüş olacak ki o daha gelmeden kapıyı açmıştı. Belki ipi çekmişti yukardan. Aralanan kapıdan içeri süzülünce karanlıkta bekleyen Selim'le kucaklaşmışlardı. Oğlan terli koltuk altlarından onu yakalamış, ellerini beline kaydırarak kendine doğru çekmişti. Işık almayan, taşlıksı bir aralıktı burası. Dipte merdivenin karaltısı seçiliyordu.
     
     
    10.12.2008 Kazanan: Sinem Özaltın (Cevapları kaydetme zamanı: 10.12.2008 21:03:06)
    Soru 27    

    Her zabah saat dokuz buçukta, arkasındaki tablodan aldığı anahtarı, adamın kırmızı yara izli burnuna ve solgun sert yüzüne bakarken kuru ve iyi bakımlı eline hafifçe dokunarak kendisine uzatmak otel k...

    Doğru Cevap

    Dokuz Buçukta Bilardo

     
    Her zabah saat dokuz buçukta, arkasındaki tablodan aldığı anahtarı, adamın kırmızı yara izli burnuna ve solgun sert yüzüne bakarken kuru ve iyi bakımlı eline hafifçe dokunarak kendisine uzatmak otel kâtibinin artık alıştığı ve hatta kendisi için bir töre olmuş olan bir şeydi. Sonra ancak karısının tanıyabileceği çok gizli bir gülümseyişle Faehmel'in asansörcü çocuğun çağrısını reddederek merdivenlere doğru kıvrılıp üst kattaki bilardo salonuna gidişini seyrederdi. Faehmel anahtarı merdiven korkuluğuna sürterek çıkardı yukarı. Yarım dakika sonra iki garsondan daha büyüğü Hugo yanına gelir ve: "Her zamanki mi?" diye sorardı. Kâtip başını sallayınca Hugo lokanta bölümüne geçer ve duble konyakla bir sürahi su alıp yukarı çıkar ve saat on ikiye kadar bilardo odasında kalırdı.
    Otel kâtibi böyle her sabah dokuz buçuktan on bire kadar hep aynı garsonun yanında bilardo oynamada bir uğursuzluk buluyordu. Ya bir felâket ya da bir rezalet. Rezalete karşı korunma vardı. Ağzı sıkılık. Zaten odayı tuttuğunda bunu da satın alırdın. Para ve sıkı ağızlılık bir aradaydı. Bakan, fakat görmeyen gözler, duyan fakat işitmeyen kulaklar. Ancak tehlikeye karşı bir korunma olamazdı. Hiç bir intihar heveslisi kapıda tanınamazdı. Zaten bunların hepsi de intihar ihtimali olan insanlar değiller miydi? Felâket güneş yanığı tenli ve yedi bavullu bir sinema sanatçısıyle de gelmişti. Adam oda anahtarını gülerek almıştı. Odasında bavullarını yerleştirdikten sonra cebinden emniyeti zaten açık olan tabancasını çıkarmış ve beynini paramparça etmişti. Felâket sanki mezardan çıkmış gibi gizlice, altın pabuçlarla, altın renkli saçlar ve altın dişlerle iskelet gibi de gelirdi. Sabah kahvaltılarının on buçukta verilmelerini emreden, kapılarına 'Rahatsız etmeyin' kartını asan ve sonra kapının ardına bavullarını yığıp zehir içenlerle de gelirdi. Oda garsonu kahvaltı tepsisini elinden fırlatıp koşmaya başlamadan çok önce otelin içinde '12 numarada bir ceset var' söylentileri yayılmamışmıydı? Gecenin geç saatlarında bardan çıkanlar odalarına giderken bile 12 numaranın önünden geçerken burada uğursuz bir şeylerin olduğu duygusuna kapılmamışlar mıydı? Uyku sessizliğini ölümün sessizliğinden ayırt edenler yok muydu? Kendisi de bunu Hugo'nun bir kadeh duble konyak ve bir sürahi suyla bilardo salonuna gittiğini gördüğü zaman hissetmemiş miydi?
     
     
    Soru 28    

    Rummm, rummm, Aleksander alanında Aschinger'in önünde buharlı şahmerdan inip kalkıyor. Binanın birinci katına kadar yükseliyor, rayları göz açıp kapayıncaya kadar yerleştiriveriyor.
    Buz gibi bir ha...



     
    Rummm, rummm, Aleksander alanında Aschinger'in önünde buharlı şahmerdan inip kalkıyor. Binanın birinci katına kadar yükseliyor, rayları göz açıp kapayıncaya kadar yerleştiriveriyor.
    Buz gibi bir hava. Şubat. İnsanların üzerinde paltolar. Kürkü olan kürkünü giymiş. Kürkü olmayan kürkünü giymemiş. Kadınlar incecik çoraplı ve üşüyorlar. Fakat önemli olan görünümleri şık. Sokak serserileri soğuktan bir deliğe girmiş. Hava ısınınca yine burunlarını çıkarırlar. Bu havada iki misli içerler. Hem de ne içki, insan onun içinde ceset bile olmak istemez.
    Rummm, rummm, Aleksander alanında buharlı şahmerdan inip kalkıyor. Bir çok insanın zamanı var, toplanmış bakışıyor, şahmerdanın nasıl inip kalktığına. Adamın biri zinciri çektiği zaman şahmerdan yukarı çıkıyor, sonra rayların tepesine iniyor. Erkekler ve kadınlar, hele çocuklar sevinç içinde seyrediyor. Rayların üzerindeki demir çubuk tepesine bir darbe daha yiyor, küçülüyor, bir darbe daha, parmakucu gibi küçücük oluyor, ne yaparsa yapsın, yerde kayboluyor. Vay canına, müthiş yaptılar. İnsanlar memnun yürüyüp gidiyor, yollarına devam ediyor.
    Her yerde tahtalar. İnsanlar üzerlerinde yürüyor. Tietz'in önünde Berolina dururdu, koskocaman bir kadın heykeli, onu da oradan kaldırıp götürmüşler. Belki eritirler, madeninden madalyalar yaparlar.
    Yerde çalışan arılar gibi işçiler. Çakıyorlar, vuruyorlar, düzeltiyorlar, iş yapıyorlar yüzlerce işçi. Gece ve gündüz.
    Tramvaylar gelip gidiyor. Sarı. Arkalarında vagonlar, tahtalarla kaplı Aleksander alanında. Tramvaydan atlamak yasaktır! König caddesinde, Wertheim'in önünden tek yönde trafik. Doğu yönünde gitmek isteyenler de emniyet müdürlüğünün önünden geçip, Kloster caddesine sapmak zorunda. İstasyondan trenler Jannovitz köprüsüne trenler. Lokomatif buhar salıyor.
    Caddenin iki yanındaki evler yerlebir, banliyö treninin geçtiği yolun kenarındaki evler de yerlebir. Bu kadar parayı nereden buluyorlar? Berlin kenti zengin, biz ödüyoruz vergileri.
    Loeser ve Wolff'un mozaik tabelâsını aşağı indirmişler. Fakat 20 metre ilerde duvarda duruyor, şurada istasyonda da henüz takılı. Loeser ve Wolff, Berlin-Elbing, her zevke en iyi kalite, Brasil, Havana, Meksika, küçük puro, no. 8, tanesi 25 fenik. Kış şarkısı, 25'lik kutusu 20 fenik, No. 10, küçük purolar, karışık, Sumatra bu fiyata en iyi mal, 100'lük kutularda 10 fenik. 50'lik tahta kutular, 10'luk karton kutular, dünyanın her ülkesine gönderilir, Boyero 25 fenik...
     
     
    11.12.2008 Kazanan: Elif Kayalar (Cevapları kaydetme zamanı: 11.12.2008 21:02:43)
    Soru 29    

    Kapıda, berberde çalışan iki kızla karşılaştı. Onları kendisiyle birlikte başka bir kahveye gelmeye davet etti. İkinci kız, oradaki otomatik pikapta hiç plak olmadığını söyledi. Bloch ona, ne demek is...


     
    Kapıda, berberde çalışan iki kızla karşılaştı. Onları kendisiyle birlikte başka bir kahveye gelmeye davet etti. İkinci kız, oradaki otomatik pikapta hiç plak olmadığını söyledi. Bloch ona, ne demek istediğini sordu. Kız, pikaptaki plakların işe yaramaz olduğunu anlattı. Bloch önden dışarıya çıktı, kızlar da peşinden gittiler. İçecek bir şeyler ısmarlayıp sandviç paketlerini açtılar. Bloch öne eğilip onlarla konuşmaya başladı. Kızlar ona kimlik kartlarını gösterdiler. Kartların plastik kaplarına dokunur dokunmaz elleri terlemeye başladı. Kızlar ona asker mi olduğunu sordular. İkinci kızın o akşam bir şirket tanıtmacısıyla randevusu vardı; ama dördü birlikte gitseler daha iyi olurdu, çünkü iki kişi olduklarında konuşacak bir şey olmuyordu. "Dört kişi olunsa birisi bir şey der, sonra başka birisi. İnsan biribirine fıkra anlatır." Bloch, ne yanıt vereceğini bilemedi. Yandaki odada bir bebek yerde emekliyordu. Bir köpek sıçrayarak çocuğun çevresine dolanıyor ve onun yüzünü yalıyordu. Tezgâhın üstündeki telefon çalmaya başladı, o çaldığı sürece Bloch söylenenleri dinlemedi. Kızlardan biri askerlerin genellikle hiç paraları olmadığını söyledi. Bloch bunu yanıtlamadı. Kızlar, o ellerine bakınca, tırnaklarının saç spreyi yüzünden bu denli kara olduğunu söylediler. "Boyamak fayda vermiyor, uçları hep kara kalıyor." Bloch başını yukarıya kaldırdı. "Giysilerimizi hazır alırız." "Birbirimizin saçını yaparız." "Yazın eve döndüğümüzde tan ağırıyor olur." "Ben ağır dansları yeğlerim." "Eve dönerken eskisi denli çok şaka yapmıyoruz artık, o zaman insan konuşmayı unutuyor." Öteki kız her şeyi ciddiye alırdı birinci kıza göre. Dün istasyona giderken belki kayıp çocuğu bulurum umuduyla meyve bahçesine bakacak denli ileriye götürmüştü işi. Sanki onlara bakmış olması doğru değilmiş gibi Bloch, kızların kimlik kartlarını geriye vereceğine masanın üstüne koydu. Parmak uçlarının bıraktığı nemli izlerin buharlaşıp, kimliklerin plastik kaplarından silinişine baktı. Kızlar ona ne iş yaptığını sorduklarında eskiden kalecilik yaptığını söyledi. Kalecilerin öteki oyunculardan daha uzun bir süre aktif kalabileceklerini açıkladı. "Zamora daha o zamanlar epeyi yaşlıydı," dedi. Kızlar, karşılık olarak tanımış oldukları futbolculardan söz ettiler. Kendi köylerinde bir maç olduğunda karşı takımın kalecisinin arkasına durup onunla alay ederek onu tedirgin etmeye çalışırlardı. Çoğu kaleciler eğri bacaklıydılar.
     
     
    Soru 30    

    Güney balinasının yaman gücünü ve zaman zaman gösterdiği hainliği anlatmak için kendi bildiğim birçok örnek daha verebilirim. Yalnız sandalları gemiye sürmekle kalmayıp, gemiyi bile kovaladığını ve gü...

    Doğru Cevap

    Moby Dick

     
    Güney balinasının yaman gücünü ve zaman zaman gösterdiği hainliği anlatmak için kendi bildiğim birçok örnek daha verebilirim. Yalnız sandalları gemiye sürmekle kalmayıp, gemiyi bile kovaladığını ve güverteden boyuna atılan zıpkınlara uzun süre dayandığını gördük birçok kez. İngiliz gemisi "Pusie Hall" bu konuda bir hayli bilgi edinmiştir! Balinanın gücüne gelince, şunu söyleyeyim: Rüzgârsız havada zıpkınlanmış bir balinanın, ipleri gemiye bağlı olarak, arabaya koşulmuş bir at gibi koca tekneyi çektiği olmuştur. Şunu da ekleyeyim: Birkaç kez gördük ki, zıpkınlanmış bir güney balinası, kendini toparlama fırsatını buldu mu, kör bir öfkeyle değil, düşmanlarını yok etmek isteğiyle, bile bile saldırır. Huyunu çok iyi belli eden bir hali de şudur: Kovalanan güney balinası, ara sıra çenesini açar ve birkaç dakika korkunç dişlerini gösterir. Daha çok söylenecek şey var ama, önemli bir tek örnek verip bitireceğim. Bu yaman ve anlamlı örnek size gösterecek ki, zamanımızda görülmüş başka olaylar, bu kitabın anlattığı en olmayacak olayı desteklemekle kalmıyor; bu harikaların -bütün harikalar gibi- eski çağlarda olanların bir yinelemesinden başka bir şey olmadığını kanıtlıyor. Milyonuncu kez Hazreti Süleyman'a gene hak vermek gerekiyor: Güneşin altında sahiden yeni hiçbir şey yoktur.
    İsa'dan sonra onuncu yüzyılda, Iustinianos imparator ve Belisarios general olduğu sıralarda, Konstantinopolis'te, yani bugünkü İstanbul'da, Prokopios adında bir Hıristiyan yargıç yaşıyordu. Çoğumuzun bildiği gibi, Prokopios kendi çağının tarihini yazmıştır ve her bakımdan eşsiz bir kitaptır bu. En yetkili kişiler, Prokopios'u -bizim anlatacağımız şeyle ilgisi olmayan birkaç olay dışında- aşırılığa gitmeyen, güvenilir bir tarihçi saymışlardır.
    Bu kitabında Prokopios, kendisi İstanbul yargıcı olduğu sırada geçmiş bir olayı anlatır: Propontis'te, yani Marmara denizinde, büyük bir deniz canavarı, önüne çıkan gemileri elli yıl boyunca batırdıktan sonra, yakalanmıştır. Ağırbaşlı bir tarih kitabında anlatılan bu olaydan kolay kolay kuşku duyulmaz. Uydurulmuş olması için de hiçbir neden yok. Prokopios, bunun ne biçim bir deniz canavarı olduğunu söylemiyor. Ama gemileri batırdığına göre ve daha başka nedenlerden ötürü, bu canavar olsa olsa bir balinadır -bana kalırsa da, bir güney balinasıdır. Bakın niçin: Ben uzun zaman, güney balinasının, Akdeniz'de ve ona bağlı derin sularda hiç bulunmadığını sanmıştım. Şimdi bile, bu denizlerde balinaların, toplu olarak bulunmadığından, belki de hiçbir zaman bulunamayacağından eminim. Oysa, son araştırmalara göre, yakın geçmişte Akdeniz'de, tek tük balinaların varlığı kanıtlanmıştır. İnanılır bir kaynaktan öğrendiğime göre, Büyük Britanya deniz kuvvetlerinden Amiral Davis, Berberistan kıyılarında bir balina iskeleti bulmuş. Bir savaş gemisi Çanakkale'den kolay kolay geçebildiğine göre, bir balina da aynı yoldan geçip Akdeniz'den Marmara'ya girebilir.
     
     
    12.12.2008 Kazanan: Barış Aksoy (Cevapları kaydetme zamanı: 12.12.2008 21:02:55)
    Soru 31    

    -O da neymiş kin. Dediydi Joe.
    -Zavallıcılığın asılmakta olan aleti, dediydi Alf.
    -Ya, öyle mi? Dediydi Joe.
    -Namussuzum kin, dediydi Alf. Baş gardiyan anlattıydı. Kilmainham'da invinciblelar...


    Doğru Cevap

    Ulysses

     
    -O da neymiş kin. Dediydi Joe.
    -Zavallıcılığın asılmakta olan aleti, dediydi Alf.
    -Ya, öyle mi? Dediydi Joe.
    -Namussuzum kin, dediydi Alf. Baş gardiyan anlattıydı. Kilmainham'da invinciblelardan Joe Brady'yi astıklarında. İyi kalpli adamı aşağı indirdiklerinde, aleti kazık gibin dimdik ördekilerin yüzlerine bakıp duruymuş.
    -Ölen kimselerde nefsine hakim olma hırsı epey güçlü olurmuş, dediydi Joe, birisi anlattıydı da.
    -Bilimsel olarak açıklanabilir bu, dediydi Bloom. Doğal bir fenomen bu sadece, bilindiği üzere, nedenlerini şu şekilde...
    Ardından alefontenfonik laflarını döktürdü durduydu Bloom, bilimsel, fenomenler, yok o fenomen, yok şu fenomen.
    Seçkin bilimci Herr Profesör Luitpold Blumenduft'un sunduğu tıbbi bulgular servikal vertebrada ani bir kırılmanın ve bunun neticesindeki omirilik kopmasının, tıp biliminde geleneksel olarak en şayanı kabul görüşler uyarınca insanda gayri kabili içtinap bir şekilde tenasül aygıtlarındaki sinir merkezlerinin şiddetli gangliyonik uyarımına yol açacağını, dolayısıyla da corpora overnosanın esnek gözelerinde süratli bir kabarmaya neden olacağından insan anatomisinin penis ya da erkeklik organı diye bilinen nahiyesine kan akımının ansızın artması hasebiyle, yukarıya ve dışa doğru marazi bir filoprojeneratif ereksiyon im articulo mortis per diminutionem capitis melekesi diye adlandırılan bir fenomenle neticeleneceğini göstermektedir.
    Tabiatıyla, lafın noktalanmasını bekleyen abem derhal kendi nağmesini okumaya, Invinciblelardan, Eski Muhafızlardan, Yetmiş Yedi Yiğitlerden, doksan sekizleri anmaktan kim korkar derken Joe da ona katılıp o güne dek olağanüstü hal harp divanı tarafından bütün o dava uğruna asılmış, kesilmiş, sürülmüş insanlardan, Yeni İrlanda'dan, şundan bundan ve öbüründen dem vurmaya başladıydı. Yeni İrlanda'dan söz açılmışkene, gidip kendicağzına yeni bi köpek alivirse barim. Uyuz, her daim aç bi canavar, her bi yanı koklar, yaralarını kaşıyıp kabuklarını etrafa döker. Nah, şimdi de Alf'a ısmarladığı biranın nerdeyse yarısını kendisi deviren Bob Doran'a gidiyo. Bob Doran da elbet koyun dede numarasına başladıydı o itlen.
    -Ver bakayım elini! Ver elini, köpecik! Ne cici köpeksin sen! Ver elini bakayım! Haydi, ver elini!
    Hiyyaa! Hergele ver elini deyyi uzatıyo da uzatıyo. Alf de bi yandan pezivenk taburesinden devrilip de pezivenk köpeğin tepesine düşmesin deyyi kıçını yırtarkene senin hergele hayvanların şefkatle terbiye edilmesi, saf kan köpekler, akıllı köpekler gibin, türlü çeşit mevzuda zart zurt edip duruyo: Kes ülen garik kafamız ütülendi da. Sonra da Terry'ye getirttiği Jacobs bisküvi tenekesinin dibinden bayat bisküvi kırıntılarını sıyırdıydı. Bakındı, it keratası kırıntıları nasıl yutuvirdiydi de dilini bir karış sarkıtarak daha da istediydi. Tenekede ne varsa partal çizme gibin silip süpürüvirdiydi, amma acıkmış pezivenk kelp.
     
     
    Soru 32    

    Parkamın cebinde devletle devrim, gözlerimde alev gibi iki bebek, en son çıkan ideolojik marşları söylemeye gidiyordum. Bir yılını daha başımdan aşağıya devirmiş olaraktan hayatımın. Burjuvazi domuz! ...

    Doğru Cevap

    Gece Dersleri

     
    Parkamın cebinde devletle devrim, gözlerimde alev gibi iki bebek, en son çıkan ideolojik marşları söylemeye gidiyordum. Bir yılını daha başımdan aşağıya devirmiş olaraktan hayatımın. Burjuvazi domuz! Yaşım da zaten on dokuz. Saçım başım ıslak. Kırılmaz kemikten taraklarla tarıyordum sabah ve akşam, kabarmış bir yün yumağı gibi yumuşuyordu kalbim aşktan. Halkımız için inim inim inliyordum. Kendimi usulca güneşe tuttum, kirpiklerimi süzüp baktım, kırık bir cama benziyordum. Dağıldı parmaklarım havaya, kısa bir müddet bayrak direkleri gibi çakılı kaldı kollarım omuzlarımda, kısa bir müddetten sonraysa yollarına düştü cehennemin cam.
    Annemin hatırası cam, senden korkmayan kâfir! Kıymetini bilemedim ah!.. Bu küçük gece odasının tabut kadar büyük mutfağındaki fısıltılar, kuruntular, güvensizlikler sana kurban olaydı. Ruhumun yüzüne karanlık sinekleri gibi doluşmaz olasıcalar. Çığlıklar ve düşler için amma delik açılmış kulaklarımda.
    Çok geçmeden çileciler, kuyu kazan iğneciler, örgütlerinin kapısı iğnelerinin deliklerinden de dar zalim-i hüruştalar, kırk kadının suretinde kıpkırmızı çarşaflarla güp ederek hortladılar. Nuh Peygamber'in keçisinin aslıydım ki, küçük gece odasına gelmedi benim gibi genç bir kadın. Tam da kongresi yaklaşırken devrimci bacılarımın kara bir oğlak düştü karnımın en dibine, onca iş arasında doğurmak için ayağa kalktım. Kitapların altını çizerek okuyanlar, gözlerinin kızgın sularını yüzüme sıçrattılar.
    -Doğurursan oğlağını, adını Malik koyarız, Malik ki cehennem bekçisinin adıdır...
    Elveda ey, bulutlara yazılı gündeminizden toprağa atlayıp intihar etmektir maksadım. O kuş lastiği gibi demirden aletine doktorun bindirecekseniz beni, karnımdan cenazeler çıkartan kaynanam gibi, ölmek daha şeker. Doğurmak istiyorum bebeğimi, eli kırbaçlı küfürbaz cininizin izniyle. Siz annemin yeşil atlarının yüzüne okuyup üfleyin Kalinin'in fedakârlık defterini. Teklifinize uyup saplantılarımın gönlünü kıramam. İade ediyorum görevli kolluğum ile karton önlüğümü.
     
     
    13.12.2008 Kazanan: Canberk Canbulat (Cevapları kaydetme zamanı: 13.12.2008 21:02:26)
    Soru 33    

    İtalyanca kursu bir Salı akşamı saat yedide başladı.
    O sabah Ken'den bir mektup almıştı. Küçük apartman dairesine yerleşmişti. Amerika'da her şey değişikti, birçok sözcüğün anlamı başkaydı. Stok ko...



     
    İtalyanca kursu bir Salı akşamı saat yedide başladı.
    O sabah Ken'den bir mektup almıştı. Küçük apartman dairesine yerleşmişti. Amerika'da her şey değişikti, birçok sözcüğün anlamı başkaydı. Stok kontrolü de farklı biçimde yapılıyordu. Mal getirenlerle gizli anlaşma yapılmıyordu. İstenilen fiyatı ödemek zorunluydu. Herkes çok yakınlık gösteriyor, onu evlerine davet ediyorlardı. Yakında İşçi Bayramı geliyordu. Yazın sona erdiğini belli eden bir piknik düzenleniyordu. Fran'i çok özlemişti. Fran de onu özlemiş miydi?
    Sınıfta otuz kişiydiler. Herkese koskocaman kartonlar dağıtarak üzerlerine adlarını yazmalarını söylemişlerdi, ama o harika İtalyan kadın herkesin İtalyanca adını kullanmasını önermişti. Böylece Fran, Francesca oldu, Kathy de Caterina... El sıkışıp, birbirlerine isimlerini sordukları zevkli oyunlar oynadılar. Kathy'nin bu işten büyük keyif aldığı belli oluyordu. "Yaptığım tüm fedakârlıklara değecek herhalde" diye içinden geçirdi Fran, bir yandan da yalnız başına İşçi Bayramı pikniğine katılmaya hazırlanan Ken'i unutmaya çalışıyordu.
    -Hey Fran, "Mi chiamo Bartolomeo" diyen adamı görüyor musun? Süpermarketteki Barry değil mi? Gerçekten oydu. Fran sevindi. Demek yaptığı fazla mesailerle motosiklet parasını halletmişti. Odadaki karşılıklı köşelerden birbirlerine el salladılar.
    Ne ilginç bir karışık vardı sınıfta. Örneğin şu şık kadın... Herhalde evinde kalabalık öğle yemeği davetleri veren, dergilerde resimleri çıkan kadın olmalıydı. Böyle bir yerde onun ne işi vardı? Ya altın lüleli "Mi chiamo Elizabetta" diyen o güzel kız ile temiz takım elbise içindeki erkek arkadaşı... Ya o esmer, haşin görünüşlü Luigi ile yaşlı Lorenzo... Ne ilginç bir karışım.
    Signora pek hoş biriydi. Çok cana yakındı... "Ev sahibinizi tanıyorum" dedi Fran dersten sonra salamlı, peynirli ufak sandviçleri yerlerken.
    -Öyle mi? Evet, Bayan Sullivan'la akraba oluruz, yani ben onların akrabasıyım, dedi telaşla Signora.
    -Tabii, ne aptalım, akraba olduğunuzu unutmuştum, dedi Fran kadını sakinleştirmek için. Bu tür davranışlara babasından dolayı alışıktı. Oğluna çok faydanız dokunmuş. Öyle söyledi.
    Signora'nın yüzü bir anda parlak bir gülümsemeyle aydınlandı. Güldüğü zaman ne kadar güzelleşiyordu... Fran kadının rahibe olduğunu hiç sanmıyordu. Peggy Sullivan'ın yanıldığından emindi.
    Fran ile Kathy derslere bayılmışlardı. Birlikte otobüse biniyorlar, Signora'nın anlattığı hikâyelere ve telaffuzlarına çocuklar gibi katıla katıla gülüyorlardı. Kathy okuldaki kızlara bunları anlattığında kimse inanamıyordu.
    Derse katılanlar arasında inanılmaz bir bağ oluşmuştu. Sanki ıssız bir adaya düşmüşlerdi ve kurtulmaları İtalyanca öğrenmelerine ve öğrendiklerini hiç unutmamalarına bağlıydı... Signora her birinin büyük şeylerin altından kalkabileceğinden öylesine emindi ki kendileri de buna inanmaya başlamışlardı. Cümle kuramasalar bile ellerinden geldiğince İtalyanca sözcük kullanmaları için adeta yalvarıyordu. Onlar da casa'dan geldiklerini, camera'nın bugün çok sıcak olduğunu veya yorgunuz yerine stanca olduklarını söylemeye başlamışlardı.
     
     
    Soru 34    

    İlk iş olarak, söylediği ilk sözlerle, kızı uyarmayı istedi; pek ciddi bir ilişki kurup da yükümlülük altına girmek niyetinde değildi. Üç aşağı beş yukarı şöyle dedi yani: "Seni çok seviyorum, yine se...

    Doğru Cevap

    Senilita

     
    İlk iş olarak, söylediği ilk sözlerle, kızı uyarmayı istedi; pek ciddi bir ilişki kurup da yükümlülük altına girmek niyetinde değildi. Üç aşağı beş yukarı şöyle dedi yani: "Seni çok seviyorum, yine senin iyiliğin için, istiyorum ki anlaşalım da çok ihtiyatlı davranalım." Bu sözler öylesine ihtiyatlıydı ki, bunların birine duyulan aşktan ötürü söylendiklerine inanmak güçtü, biraz içten konuşsaydı şöyle demesi gerekirdi: "Sana bayılıyorum, ama benim yaşantımda gönül eğlencesinden başka birşey olamazsın. Benim başka görevlerim var, mesleğim, ailem."
    Ailesi mi? Topu topu bir kızkardeşi, ne mânen ne maddeten fazla yer tutmayan, ufak tefek, soluk benizli, kendisinden birkaç yaş küçük, ama karakterinden, belki de yazgısından ötürü, daha yaşlı. Aralarında bencil ve genç olan kendisiydi; kızcağız kendini unutmaş bir anne gibi, onun için yaşıyordu, ama bu, ondan, kendi yazgısına bağlanmış, olanca ağırlığıyla üzerine yüklenmiş bir başka önemli yazgı olarak söz etmesini engellemiyordu; işte böyle, omuzlarını onca sorumluluğun baskısı altında çökmüş duyarak, yaşamın bir ucundan öbür ucuna, ihtiyatla ilerlemekteydi, her türlü tehlikeden, ama aynı zamanda zevkten, mutluluktan sakınıyordu. Otuzbeş yaşında, yüreğinde doyumsuz kalmış bir zevk ve aşk isteği vardı, yaşamanın tadını çıkaramadığından, şimdiden buruklaşmıştı; kafası ise kendi kendisine ve karakterinin zayıflığına karşı korkuyla doluydu, ama doğrusu ya, bu da deneyim değil, kuşku düzeyindeydi.
    Emilio Brentani'nin meslek yaşamı daha karmaşıktı, çünkü herşeyden önce iki uğraştan, birbirinden kesinlikle ayrılmış iki amaçtan oluşuyordu. Bir sigorta şirketindeki küçük memuriyetinden ufacık ailesinin geçimini çıkarıyordu. Öteki uğraşı edebiyattı ve kendisini üç-beş kişinin tanımasının dışında herhangi bir yarar sağlamıyordu -edebiyat tutkusundan çok gururunu tatmin ediyordu bu-, ama zahmetli bir yanı da yoktu nasıl olsa. Uzun yıllar önce, kent basınının göklere çıkardığı bir roman yazmıştı, sonra kendisine güvenmediğinden değil, üşendiğinden, hiçbir şey yapmamıştı. İkinci hamur kâğıda basılmış roman kitapçı raflarında sararmıştı, ama basıldığında Emilio'dan yalnızca geleceğin büyük umudu olarak söz edilmişken, şimdi kentin kısıtlı sanat bilançosunda adı yazara çıkmıştı işte. O ilk yargı bir daha yenilenmemiş, evrim geçirmişti.
    Yapıtının beş para etmediğinin açık-seçik bilincinde olduğundan, geçmişe bakıp böbürlendiği yoktu, ama hem yaşamında, hem sanatında hep hazırlık aşamasında bulunduğuna inanıyordu, yüreğinin derinliklerinde kendi kendini henüz etkinliğe geçmemiş, yapım halinde, dahiyane bir makina sayıyordu. Hep bekleyerek yaşıyordu, sabırsızdı, beyninden gelecek birşeyi, sanatı; dışardan gelecek birşeyi, talihi, başarıyı bekliyordu, tükenmez enerji yaşını çoktan geride bırakmamıştı sanki.
     
     
    14.12.2008 Kazanan: Bora Bilgin (Cevapları kaydetme zamanı: 14.12.2008 21:01:52)
    Soru 35    

    Bayan Ercümend Harappa, "Demir Donlu Bakire" öyle çok talip reddetmişti ki daha yirmi yaşında olduğu halde şehrin çöpçatanları onun evde kaldığını düşünmeye başlamışlardı. Bu teklifler seli bütünüyle,...

    Doğru Cevap

    Utanç

     
    Bayan Ercümend Harappa, "Demir Donlu Bakire" öyle çok talip reddetmişti ki daha yirmi yaşında olduğu halde şehrin çöpçatanları onun evde kaldığını düşünmeye başlamışlardı. Bu teklifler seli bütünüyle, hatta öncelikle, Başkan İskender Harappa'nın tek çocuğu olarak son derece revaçta olmasının sonucu değildi; zihnine baş kaldıran bedeninin (ona öyleymiş gibi geliyordu) o olağanüstü, cüretkâr güzelliğinden kaynaklanıyordu. Akıllara zarar güzellerle dolu o ülkedeki bütün güzel kadınlar arasında kimin birinci olduğuna şüphe yoktu. Sıkı sıkı bağlı, elma büyüklüğündeki memelerine rağmen Ercümend ortalığı silip süpürmüştü.
    Cinsiyetinden nefret eden Ercümend güzelliğini saklamak için yapmadığını bırakmamıştı. Saçlarını kısacık kestirmişti, hiç makyaj yapmaz, parfüm sürmezdi, babasının eski gömleklerini ve bulduğu en bol pantolonları giyerdi, kambur şapşal bir yürüyüş edinmişti. Ama o ne kadar çabalarsa tomurcuklanan bedeni de o kadar büyük bir ısrarla perdelemeleri gölgede bırakıyordu. Kısa saçlar ışık saçıyordu, makyajsız yüz, kontrol edemediği sonsuz kösnüllükteki ifadeler öğrenmişti, kendini ne kadar kamburlaştırırsa o kadar uzuyor, iyice cazip bir hal alıyordu. On altısında savunma sanatlarında uzmanlaşmak zorunda kalmıştı. İskender Harappa onu erkeklerden uzak tutmaya çalışmamıştı hiç. Diplomatik seyahatlerinde babasına eşlik ederdi; elçilik resepsiyonlarının çoğunda yaşını başını almış büyükelçiler karınlarını tutmuş tuvalette kusarken bulunmuştu zira mıncıklayan ellerine nereye vuracağını bilen bir diz karşılık vermişti. On sekiz yaşına geldiğinde şehrin en gözde bekârlarının Harappa malikânesinin kapısı önünde oluşturdukları kalabalık öyle büyümüştü ki trafiği aksatmaya başlamıştı, bunun üzerine Ercümend kendi isteğiyle Lahor'a, hanımlar için yatılı bir Hristiyan okuluna gönderildi; okulun erkek karşıtı kuralları öyle sertti ki babası bile onu önceden randevu alarak, kuruyan güller ve kelleşen çimenliklerden ibaret bakımsız bir bahçede görebiliyordu ancak. Ama hepsini cinsiyetleri yüzünden küçük gördüğü dişilerin ikamet ettiği bu hapishanede de rahat edemedi; kızlar da ona erkekler gibi sırılsıklam âşık oluyorlardı, yanından geçtiği son sınıf öğrencileri kıçına el atıyordu. Umutsuzca Demir Donlu Bakire'nin bakışlarını yakalamaya çalışan aşk sarhoşu, on dokuzundaki bir kız uyurgezer gibi dolaşırken boş yüzme havuzuna düşmüş ve kafatası birkaç yerinden çatlayarak hastaneye kaldırılmıştı. Aşktan deliye dönen bir diğeri duvarın üzerinden atlayarak okuldan kaçmış, Ercümend'in kalbini kazanamazsa fahişe olmaya karar verdiğinden meşhur fuhuş merkezi Heeramandi'de bir kafeye oturmuştu. Perişan haldeki kız civardaki pezevenkler tarafından kafeden kaçırılmış, bir tekstil kralı olan babasından, sağ salim eve dönmesi için yüz bin rupi fidye alınmıştı. Kız hiç evlenmedi çünkü pezevenkler kendilerinin de bir onuru olduğunda ısrar etseler de kimse kıza dokunulmadığına inanmadı ve tıbbi muayenenin ardından okulun Katolik müdiresi, biçarenin kendi antiseptik müştemilatı içinde bekâretinin bozulmuş olabileceğini kesinlikle reddetti. Ercümend Harappa babasına yazıp, kendisini okuldan almasını rica etti. "Faydası yok," yazıyordu mektupta. "Kızların oğlanlardan beter olacağını tahmin etmem gerekirdi."
     
     
    Soru 36    

    Spiridon'un kızlar arasında rağbette olduğu Yannis'in gözünden kaçmadı. Her şarkıdan sonra masalarındaki incecik vazolarda duran kırmızı gülleri alıp atarlardı ona. Çiçek bombardımanına tutulacağından...


     
    Spiridon'un kızlar arasında rağbette olduğu Yannis'in gözünden kaçmadı. Her şarkıdan sonra masalarındaki incecik vazolarda duran kırmızı gülleri alıp atarlardı ona. Çiçek bombardımanına tutulacağından son derece emin olan Spiro'nun, akşam erkenden masaları dolaşarak güllerin saplarındaki dikenleri ayıkladığını da fark etmişti. Üstelik hep parlak suratlı kızlara sarılarak fotoğraf çektiriyordu Spiro, bazen yanına iki ya da dört kız birden alır, böyle durumlarda gurur ve saadetten yüzü ışıldarken, ağzı da kulaklarına varırdı. Sonunda Yannis, Spiro'ya giderek kendisine buzuki çalmayı öğretmesini istedi.
    "Kolların henüz yeterince uzun değil," dedi Spiro, "mandolinle başlaman daha iyi olur. O da aynı zaten, ama senin çalabileceğin kadar küçük. Daha on yaşındasın, on dördüne geldiğinde belki buzuki çalabilirsin. Bak.." diyerek çalgıyı çocuğun kucağına yerleştirdi ve sol kolunu kaldırıp uzattı; "... kolun çok kısa, elin de sapını kavrayamayacak kadar küçük. Sana bir mandolin lazım."
    Yannis biraz hayal kırıklığına uğramıştı. Tamı tamına kahramanı gibi olmak istiyordu o. "Sen mandolin çalabiliyor musun?" diye sordu.
    "Mandolin çalabiliyor muyum? Yürüyüp konuşabiliyor muyum? Böyle öğrendim ben. Bugüne kadar tanıdığım en iyi mandolinci benim, belki bir iki İtalyan bunun dışında tutulmalı. Aslına bakarsan mandolin, benim yüreğimin çalgısıdır."
    "Bana öğretir misin?"
    "Bir mandolin gerekir ama. Yoksa teoride kalırız."
    Yannis, annesiyle babasına ve anneannesine yalvarmaya başladı mandolin için. Antonia, parmağını ağzından çıkararak, "Bir daha Atina'ya gittiğimde alırım," dedi, ve tabii söylemeye gerek yok, unuttu. "Napoli'ye gittiğimde alırım," dedi Aleksi, ama onun da Napoli'ye ne zaman gideceği, hem zaten niçin gideceği konusunda hiçbir fikri yoktu. En sonunda Pelagia, "Aslında bir mandolin var bizde," dedi, "ama eski evin altında gömülü kaldı. Kazıp çıkaracak olursan Antonio'nun bozulmayacağından eminim."
    "Antonio kim?"
    "Savaşta ölen İtalyan nişanlım. Onun mandoliniydi. Hakkında çok şey duymuş olmalısın."
     
     
    15.12.2008 Kazanan: Sema Toramanoğlu (Cevapları kaydetme zamanı: 15.12.2008 21:01:23)
    Soru 37    

    O Pazar, bulutlar gökyüzünden dökülüyor, duvarlardaki termometreleri terleten sıcak bir sis caddeleri boğuyordu. İkindiye doğru, Barceló ile olan randevuma yetişmek için kitabı kolumun altına değerli ...

    Doğru Cevap

    Rüzgarın Gölgesi

     
    O Pazar, bulutlar gökyüzünden dökülüyor, duvarlardaki termometreleri terleten sıcak bir sis caddeleri boğuyordu. İkindiye doğru, Barceló ile olan randevuma yetişmek için kitabı kolumun altına değerli bir mücevher gibi sıkıştırıp Canuda Sokağı'na doğru yola çıktığımda havadaki nem yeni yeni doksanlara düşüyordu. Ateneo, Barcelona'daki on dokuzuncu yüzyıldan kalan ve henüz tahliyesine karar verilmemiş birçok tarihi yapıdan biriydi. Görkemli bir taş merdiven şatafatlı bir avludan başlayarak yükseliyor, geçitlerden oluşan gizemli bir ağ ile okuma odalarına bağlanıyordu. Orada telefon, kol saati gibi buluşlar ve hız fütüristik bir tarih yanılgısı olarak görünüyordu. Bekçi ya da belki üniformalı bir heykel geldiğimi güçlükle fark etti. Oluşturduğu hava akımlarıyla altındaki uykulu okurların dikkatini buz küpleri gibi diri diri tutan vantilatöre minnet duyarak sessizce birinci kata süzüldüm.
    Don Gustavo'nun yandan görünen yüz hatları, yapının iç avlusunu tepeden gören bir salonun pencerelerine yansıyordu. Neredeyse tropik bir atmosfere karşın alışılmış züppe giysilerini giyinmişti, monoklü karanlıkta, kuyunun dibindeki madeni bir para gibi parlıyordu. Yanında, beyaz alpaka yününden giysisiyle bana bir meleği andıran biri vardı.
    Barceló yankılanan ayak seslerimi duyduğunda gözlerini kısarak biraz daha yaklaşmamı işaret etti. "Daniel, değil mi?" diye sordu, kitapçı. "Kitabı getirdin mi?"
    Başımla onaylayarak Barceló'nun gösterdiği sandalyeye, gizemli dostunun yanına oturdum. Kitapçı varlığıma pek aldırmadan bir süre dinginlikle gülümsedi. Beyazlar içindeki bayanla, her kimse, tanıştırılacağım ümidine kapıldım. Barceló sanki kız orada yokmuş ve biz onu hiç göremiyormuşuz gibi davranıyordu. Boşlukta ifadesizce dolaşan gözleriyle karşılaşmaktan çekinerek kıza yandan bir bakış attım. Yüzünün ve ellerinin derisi renksizdi, neredeyse saydamdı. Başının üstünde ıslak kömürler gibi parlayan siyah saçları ve sert çizgilerle biçimlenmiş keskin yüz hatları vardı. Tahminimce en fazla yirmi yaşında olmalıydı, ama tavırlarında bana hiç büyümeyecekmiş hissi veren bir şey vardı. Mağazaların vitrinlerindeki mankenler gibi, sonsuza dek sürecek bir gençlik tuzağına yakalanmıştı sanki. Barceló'nun bana dik dik baktığını fark ettiğimde, kuğu boynunun altında bir nabız atışı yakalamaya çalışıyordum.
    "Pekâlâ, bana kitabı nerden bulduğunu söyleyecek misin?" diye sordu.
    "Söylerdim, ama babama bu sırrı saklayacağıma dair söz verdim," diye açıkladım.
    "Anladım. Sempere ve onun gizemleri," dedi, Barceló. "Sanırım nerden bulduğunu tahmin edebilirim. Büyük bir iş başardın, ufaklık. Bunu samanlıkta iğne bulmaya benzetiyorum. Kitaba bakabilir miyim?" Kitabı uzattım, Barceló, onu büyük bir özenle aldı. "Sanırım bunu okudun."
    "Evet, efendim."
     
     
    Soru 38    

    Uzun, narin kolları ve bembeyaz teni vardı ve kollarındaki o güzel, ince tüyler hâlâ oradaydı. "Bak," dedi, "kollarımda tüyler var, ama kafamda yok." "Eh," dedim, "kel erkekler gördüm, o zaman neden k...

    Doğru Cevap

    Ölen Hayvan

     
    Uzun, narin kolları ve bembeyaz teni vardı ve kollarındaki o güzel, ince tüyler hâlâ oradaydı. "Bak," dedi, "kollarımda tüyler var, ama kafamda yok." "Eh," dedim, "kel erkekler gördüm, o zaman neden kel bir kadın göremeyecekmişim?" "Hayır. Görmeni istemiyorum," dedi.
    Sonra dedi ki, "David, senden büyük bir iyilik isteyebilir miyim?" "Elbette. Ne istersen." "Sakıncası yoksa göğüslerime elveda der misin?" Ona, "Benim tatlı kızım, güzel kızım, vücudunu tahrip etmeyecekler senin, olmayacak öyle bir şey," dedim. "Eh, göğüslerim bu kadar büyük olduğu için şanslıyım, ama üçte birini almak zorunda kalacaklar. Doktorum ameliyatı asgaride tutabilmek için elinden geleni yapıyor. İnsancıl, harika bir kadın. Kasap değil. Kalpsiz bir makine değil. Önce kanseri kemoyla küçültmeye çalışıyor. Sonra ameliyat ederken de, mümkün olan en küçük parçayı alabiliyorlar." "Ama parça aldıkları kısmı onarabilirler, yerini doldurabilirler, öyle değil mi?" "Evet, bir parça silikon koyabilirler. Ama bunu istediğimden emin değilim. Çünkü bu benim vücudum, ama o benim vücudum olmayacak. O hiçbir şey olmayacak." "Peki onlara nasıl elveda dememi istiyorsun? Ne istiyorsun? Benden istediğin nedir, Consuela?" Ve sonunda söyledi.
    Fotoğraf makinemi getirdim. Zumlu bir Leica'ydı. Ve o ayağa kalktı. Perdeleri kapattık, bütün ışıkları açtık, duruma uygun bir Schubert bulup çalmaya başladım, Consuela pek dans etmedi, ama egzotik, oryantal hareketlerle soyunmaya başladı. O kadar zarif ve kırılgandı ki. Ben kanepede oturuyordum, o ise ayakta durmuş, soyunuyordu. Soyunma şekli ve üzerindeki her bir şeyi yere bırakışı büyüleyiciydi. Mata Hari. Subayın önünde soyunan casus. Ve aynı zamanda son derece kırılgan. Önce bluzunu çıkardı. Sonra ayakkabılarını. O sırada ayakkabılarını çıkarması bana olağanüstü göründü. Sonra sutyenini çıkardı. Ve sanki tamamen soyunmuş, ama çoraplarını çıkarmayı unutmuş bir adam gibi oldu, ki bu biraz komik bir durumdur. Altında etekle göğüsleri ortada olan bir kadın bana erotik gelmez. Etek bir şekilde görüntüyü bozar. Kadının altında pantolon varken göğüslerinin ortada olması çok erotiktir, ama etek olunca, olmuyor. Altınızda etek varken sutyeninizi çıkarmasanız iyi edersiniz, altınızda etekle çıplak göğüsler birisini emzirmek içindir.
    Ve böylece kendini gösterdi bana. Sadece küloduyla kalana kadar soyundu. "Göğüslerime dokunur musun?" diye sordu bana. "Resmi onlara dokunurken mi çekmemi istiyorsun?" "Hayır, hayır. Önce dokun sen." Ben de dokundum. Ve sonra dedi ki, "Karşıdan, profilden ve öne eğilirken çekilmiş resimler istiyorum."
     
     
    16.12.2008 Kazanan: Gülşah Türk (Cevapları kaydetme zamanı: 16.12.2008 21:01:17)
    Soru 39    

    Captain Jackson Read'in pek yakın sandığı dönüş saati epeyce geç çaldı. İzmir zaferinden sonra İtilâf kuvvetleri daha birkaç ay İstanbul'u işgalde devam ettiler. Lâkin işgalin bu devresi onlar için, a...

    Doğru Cevap

    Sodom ve Gomore

     
    Captain Jackson Read'in pek yakın sandığı dönüş saati epeyce geç çaldı. İzmir zaferinden sonra İtilâf kuvvetleri daha birkaç ay İstanbul'u işgalde devam ettiler. Lâkin işgalin bu devresi onlar için, adeta Dante'nin Cehennem'indeki Âraf gibi bir şey oldu. Her günleri, her saatleri türlü türlü sıkıntılar ve azaplarla doldu, boşaldı. Harp cephelerinin hiçbir siperindeki bekleyiş onlara bu kadar uzun ve yorucu görünmemiştir. Zira, Türk milletine bu düşmanlarından intikamlarının en tatlısını, en seçkinini, en incesini almak nasip olmuştur. Onların gözü önünde günlerce, haftalarca, aylarca, eşsiz zaferin coşkun şenliklerini yapmıştır. Bazı geceler sabaha kadar devam eden bu şenliklerde durmadan havaya atılan fişeklerin renk renk kıvılcımları Türklerin gözlerine gönüllerine ferahlık saçarken onların başı üstünde sanki bir Tanrı gazabının ateşi gibi yağıyordu ve cümbüş sesleri onlar üzerinde gittikçe yaklaşan bir cezanın uğultuları tesirini yapıyordu. Kaygıdan, korkudan gözlerine gece uyku girmiyor; en hafif bir gürültü onları bir top sesi gibi yerlerinden fırlatıyordu. Bu, frenklerin "brûler a petit feu" yani "hafif ateşte kavurmak" deyimlerini hatırlatan bir çeşit derece derece "yakılma" cezası gibi bir şeydi.
    e İstanbul'da düşmanın bu azâp ve işkencesini seyirden en çok zevk duyan biri varsa o da hiç şüphesiz Necdet'ti. Zira, bu genç adam, yalnız memlekete ait umumi kinlerin hıncını değil, doğrudan doğruya kendi şahsi aclarının da intikamını alıyordu. Bundan başka düşmanın saadet zamanlarındaki zulüm ve ceberutunu onun kadar yakından görmek bahtsızlığına uğramış bir Türk daha yoktu. Bunun içindir ki şimdi bu düşkünlüğün manzarasındaki heybetli mânayı, bu çöküşteki destansı faciayı eşsiz bir coşkunlukla tadıyordu.
    Ah, hangi dil, hangi kalem Necdet'in haftalardan beri yaşadığı coşkunluk ve heyecanı anlatabilir? Kendisi bile bunu bize anlatamaz. Çünki o, halk denilen tuzlu ve baharlı denizin içinde kaynıyan bir zerre haline girmiştir. Ferdî şuuru bu sonsuz millî şuurun içinde eriyip gitmiştir. Bu eriyişte, bu yok olup gidişte Süadanın ölümlerindeki gibi bir ebedi zevk, bir ilahî mutluluk vardı.
     
     
    Soru 40    

    -Beni bir Çinli olduğum için enteresan buluyorsunuz da, ondan dolayı böyle mübalâğalı hislere kapılıyorsunuz galiba, Orhan Bey! Diyor.
    Sonra, elbisesinin inci işlemeli eteklerine sarılan büyük Kakt...


    Doğru Cevap

    Erikler Çiçek Açtı

     
    -Beni bir Çinli olduğum için enteresan buluyorsunuz da, ondan dolayı böyle mübalâğalı hislere kapılıyorsunuz galiba, Orhan Bey! Diyor.
    Sonra, elbisesinin inci işlemeli eteklerine sarılan büyük Kaktüs dikenlerinden eğilip, çıplak ayaklarını kurtardıktan sonra, yürümesine devam ediyor.
    -İngilizceyi ne güzel konuşuyorsunuz Orhan Bey, diyor, âdeta kendi lisanınız kadar hâkimsiniz. İngilizceye! Nerede öğrendiniz İngilizceyi siz?
    -Memleketimde öğrendim Madam! Sonra da bir hayli İngiltere'de kalarak, orada ilerlettim.
    -İngiltere'de ticaret için mi bulundunuz?
    -Evet.
    -Evli misiniz siz Orhan Bey?
    -Hayır, evli değilim Madam!
    -Hiç mi evlenmediniz?
    -Hiç evlenmedim.
    -Demek Çin'de uzun müddet kalmıyacaksınız?
    -Tahammül edebildiğim ana kadar kalacağım Madam!
    -Neye tahammül edebildiğiniz ana kadar, tabiata mı?
    -Hayır Madam, size!..
    Bir küçük suyun kenarına geliyorlar.
    Suyun ortasında, dört bir tarafı pirinç tarlaları ile çevrili bir ev duruyor. Tahtadan yapılma siyah, basık dam yerine üzerine mısır sapları atılmış harap bir Çin evi.
    Suyun kenarına uzatılan bir tahtadan geçilip giriliyor içeriye!..
    Binbaşı, bataklığın ortasında siyah bir kara parçası gibi yükselen bu garip Çin evini görünce, hiçbir arzu ve gaye düşünmeksizin:
    -Gelin Madam, sizinle şu evin içine girelim! diyerek, kadını elinden tutup, öbür tarafa geçirmek istiyor, fakat kadın, adama şiddetle mümanaat ederek elini geri çekiyor.
    -Hayır Orhan Bey, diyor; yapmayın! Bir kadın; kocasından gayri bir erkekle bir eve girdi mi, her eve girebilir artık o kadın!..
    Birdenbire buğulanan iri lâcivert gözlerini, başlarının üstünde yükselen Çin güneşi gibi, göz kamaştırıcı bir aydınlıkla göğe doğru kaldırarak:
    -Hakkımda fena hislere kapılmanızı, beni arzu ve heveslerine mağlûp, yalnız zevki için yaşıyan kötü ruhlu bir kadın olarak tanımanızı istemem, diyor, ben, bir kadının namuslu olabileceği kadar namuslu bir kadınım!..
    Mendili ile, dudaklarının üzerindeki küçük ter damlacıklarını kuruluyor.
    -Size tesadüf ettikten sonra, bir daha tesadüf etmek, karşınıza çıkmamak için, Allah şahidimdir ki, iffet ve ismet sahibi bir kadının muktedir olabileceği, yapabileceği her şeyi yaptım. Fakat muvaffak olamadım.
    Gözlerini birdenbire Orhan Beyin gözlerine çeviriyor:
    -Ama işte hepsi bu kadar Orhan Bey, diyor. Kocam beni bekler şimdi evde, müsaadenizi ve affınızı rica ederim. Ayrılalım hemen! Geldiğimiz yoldan tekrar mâbedin bulunduğu yere dönerseniz, sizi şehre götürecek birçok vasıta bulabilirsiniz! Beni takip etmeyiniz artık!..
    Orhan Beyin tek kelime söylemesine dahi fırsat vermeksizin, başını büyük bir saygı ile öne eğip, ellerinin avuçlarını birbirinin içine getirerek, Siyamlılar gibi onu hürmetle selâmlıyor. Sonra, asîl soydan gelen zengin Hindistan kadınlarının giydiği ipek elbisesinin eteklerini yavaşça kaldırıp, altın, gümüş işlemeli sandalları içinde yarı çıplak küçücük ayaklarını, uçları ağız gibi açılmış kocaman kaktüslerin sivri dikenlerinden korumağa devam ederek, dört bir tarafı pirinç tarlaları ile çevrili siyah tahta evin arkasındaki büyük sakızlarla bambuların arasında, gözden kaybolup gidiyor.
     
     
    17.12.2008 Kazanan: Oğuz Deniz (Cevapları kaydetme zamanı: 17.12.2008 21:03:34)
    Soru 41    

    Hep odalarımıza kaçarak kapılarımızı içeriden kilitledik. Harun'un yanına uşakları gönderdik.
    O gece kaynımın nöbeti yatıştı. Nasıl olduğunu sordukça mışıl mışıl uyuyor cevabını alıyorduk. Besbelli...



     
    Hep odalarımıza kaçarak kapılarımızı içeriden kilitledik. Harun'un yanına uşakları gönderdik.
    O gece kaynımın nöbeti yatıştı. Nasıl olduğunu sordukça mışıl mışıl uyuyor cevabını alıyorduk. Besbelli bu ölüm iyiliği olacak, dedik. Fakat ertesi sabah konağın içi fena halde karıştı. Kapının aralığından burnumu çıkararak sordum:
    -Ne var? Harun öldü mü?
    Hizmetçinin biri cevap verdi:
    -Hayır... Küçük Bey çok iyi. Bardak doluları lakır lakır su bile içiyor.
    -Bu gürültü nedir?
    -Hanımefendi kudurdu!
    -Ne söylüyorsun?
    -Vallahi...
    -Bir gecenin içinde tıpkı oğlu gibi oldu "Vassaf... Vassaf... Vassaf..." diye havlıyor.
    Karım bağırmaya başladı:
    -Vah anacağım... Kardeşim kurtuldu, şimdi o mu tutuldu? Bu uğursuz illet acaba daha hangilerimizi sıralayacak?
    Karıma dönerek:
    -Sus Vehibe... Matemi kes... Bu kuduzda bir acayiplik var... İşi anlayalım.
    Hizmetçiye dönerek yine sordum:
    -Azmiye nerede?
    -Sabahleyin ayaklarına çorap giymeden öyle bir kaçış kaçtı ki... Anlatılamaz.
    -Neden?
    -Isırmak için Hanımefendi iki defa üzerine saldırmış.
    Karıma dönerek:
    -Vehibe'ciğim, iş gittikçe tuhaflaşıyor. Ananın kanında kudurmaya istidat ne kadar çokmuş... Kardeşin Harun ilk belirtilerden sonra yavaş yavaş bir haftada kudurdu. Annen hiç bir belirti göstermeden ansızın havlamaya, hırlamaya başladı.
     
     
    Soru 42    

    "Hem de nasıl!" diye bağırdı Mutlu, bir ölüm sahnesinin karşısında dayanamamış birinin feryadıyla, "çıplak kıçımı örtmeyen paltolarla dolaşırken ve rezilin biri olurken içim kan ağlasa bile kurtlara k...

    Doğru Cevap

    Yara

     
    "Hem de nasıl!" diye bağırdı Mutlu, bir ölüm sahnesinin karşısında dayanamamış birinin feryadıyla, "çıplak kıçımı örtmeyen paltolarla dolaşırken ve rezilin biri olurken içim kan ağlasa bile kurtlara kuşlara bile âşığımdır. Mistiklerin duaları, ilahileri, şiirleri, yani bütün o sevgi ve aşk yakarıları yüreğimin ve kıçımın yanında solda sıfır kalır. Şaşılık da bana hediye edilen garip şeylerden biri, ama böylece her şeyin daha çok farkındayım -yalan mı! Ah bu soylu ve yorgun yürek sevmekten ne hale geldi diyenlerin bayağılığına da düşmem. Keşke toprağı kazıp içine girebilen bir hayvan olsaydım, ama gözlerimi açıkta bırakan bir maske takıyor ve sevinçli bir kederle cenazelerin peşine takılabiliyorum. Tabii herkes benim kim olduğumu biliyor, yüce kamışıyla insanları süsen biri diyorlar ciddi ciddi. Peki öyleyse selam kardeşlerim, hepiniz de orospu çocuğusunuz."
    Gelincik'in gönderdiği bir tabak frambuazlı pastayı, ucundan tuttuğum çatalla gagalarken gözlerimden yaşlar iniyor, öyle güçsüz düştüm ki. Şunu bilin dünyanın bütün eli yüzü düzgün salak çiftleri, benim de Elem'in de amı sonsuza kadar hayvanlar tarafından kemirilen bir av gibi yaralı kalacak. Doğurmak iyileşmek, aldırmak yaralanmaktır, Mutlu'nun deyişiyle hem de nasıl şiddetli!
    "Amın bir adı da yaradır, onun için sizin yaranız amlarınızdır," diyordu Yakup.
    Yara amdır, diyorum bana hediye edilen mavi gözlü plastik bebeklere.
    Gece üstümde kanatlı bir dev ve kaçacak iğne deliği kadar bir yer yok, kafam komedi filmlerindeki gibi pastaya giriyor, kızların azgınlıklarının meyvesi korkunç çığlıklar ve dengesiz gülmeler kulaklarımda içi oyulan dağlar gibi patlıyor. Neyi halledeceğim, elimde hiç iyi kart yok. Kızların kovaladığı, pembe bir jartiyer giymiş, sincap yüzlü bir adam ansızın odama girdi ve beni gördü, oysa görmemesi gereken biriyim, arkasından çeşitli hayvan maskeleri takmış kızlar herifin peşinden odaya doluştu.
    "Aa bir kuş da burda var, hadi öt benim için kuşum... sıç benim için kuşum..."
    Adam şehvetten kıpkırmızı kesilmiş bir suratla, ağzının kenarından uykudaymış gibi inen incecik bir salyayı ipek mendilinin ucuyla silerken böyle şakıyor. Kıllarını aldırmış, akşamın ışığı ay gibi cascavlak. Bu karmaşayı pastaya batmış halimle tamamladığım bile söylenebilir.
     
     
    18.12.2008 Kazanan: Barış Aksoy (Cevapları kaydetme zamanı: 18.12.2008 21:07:16)
    Soru 43    

    Canterel, bir yandan kımıldamamamızı söylerken, bir yandan dev elmasın çevresini dolaştı ve bizim bulunduğumuz yanın tam karşısında yükselen, gösterişli bir biçimde nikelle kaplı bir madenden yapılmış...

    Doğru Cevap

    Locus Solus

     
    Canterel, bir yandan kımıldamamamızı söylerken, bir yandan dev elmasın çevresini dolaştı ve bizim bulunduğumuz yanın tam karşısında yükselen, gösterişli bir biçimde nikelle kaplı bir madenden yapılmış, incecik bir taşınır merdivene tırmanarak, yuvarlak ağzın yukarısına ulaştı.

    İstakoz ağını kullanarak deniz atlarını bir bir kavanozdan dışarı çıkarıp aqua-micans'a daldırdı, burada hiç beklenmedik bir şey oldu. Her atın göğsünün sağında ve solunda, iki yapay açıklığın kıyıları, bazı bazı bir iç itkinin etkisiyle aralanarak, bir hava kabarcığına geçit veriyor, sonra kendiliklerinden fitile yapışıyorlardı. Olgu, başlangıçta ağır ağır belli sürelerle yinelenirken, çok önceden büyük bir sıklığa ulaştı. Deniz atları –üstat böyle söyledi- büyük elmasın içinde çifte delikleri olmadan yaşayamazlardı, kara yaratıklarının solumasına iyice uydurulmuş göz kamaştırıcı suyun ister istemez su hayvanlarına da verdiği oksijen fazlası buralardan çıkmaktaydı.

    Yedi deniz atının her birinin sol yanını kendileriyle aynı renkte olan, düz bir tabakayla örtülüydü.

    Canterel beyaz Bordeaux şarabı şişesini açtı, içindekini tel gibi ince tutarak garip hazneye akıtmaya başladı. Şarap, hiçbir karışım eğilimi göstermeden, aqua-micans'a değdikçe katılaşıyor, birdenbire çevrenin verdiği büyülü parıltıya bürünerek, güneş parçalarını andıran sarı kitleler biçiminde, görkemle düşüyordu. Deniz atları, bu olguyu görünce, tam gereken yere konulmuş küçük bir daire içinde kendiliklerinden toplanmışlardı, parıldayan çığlar ortalarına düşüyor, onlar da bunları bedenlerinin düzlenmiş yanıyla yoğurup karıştırarak tek bir yığına dönüştürüyorlardı. Üstat, şişenin ağzını hep eğik tutup dikkatle bekleyen sürüye durmamacasına yedi gereçler yolluyor, o da bunları hiçbir şeyi kaçırmadan, havada yakalıyordu.

    En sonunda, şaşmaz içki sonucu, dozun yeterli olduğu yargısına vardı, şişeyi kapatıp kavanozun yanına koydu.

    O sırada, deniz atları, sürekli yoğurma işlemi sonunda oluşmuş, fazla fazla üç santimetre yarıçapında, ışıklar saçan bir sarı top tutmaktaydı. Bu topu ustalıkla çevreleyerek olduğu yerde her yana döndürüyor, yalnızca mumla kaplı yanlarıyla gerçekleştirdikleri, özenli bir uyarlamayla, ona kusursuz bir yuvarlaklık vermeye çabalıyorlardı.

    Çok geçmeden, yüzeyi ya da içi hiçbir kaynak iziyle bozulmayan, tam anlamıyla kusursuz ve bağdaşık bir küre oluşturmuşlardı. Birdenbire, ortak uyumla bırakıverdiler, tam bir gökkuşağı oluşturmak üzere, fitillerinin gerektirdiği düzen içinde, yan yana dizilip tek sıra oldular.

    Arkalarında, küre serbestçe aşağıya inmekteydi. Her fitilin çifte ucuyla belirlenmiş düzeye gelince, yedi kısa birleştirici kılıfın madenini bir mıknatıs gibi çekti. Takım ilerlemeye girişince, birden başlayan genel devinime kapılan mıknatıslı kürenin dirençli ağırlığının yardımıyla koşumlar yatay biçimde gerildi.

    Dudaklarımızdan bir şaşkınlık çığlığı fışkırdı: Apollon'un arabasını canlandırıyorlardı. Aqua-micans'ın parıltısına katılışı göz önüne alınınca, top, sarı ve yarı saydam, kendisini güneşe dönüştüren o kör edici ışınla çevreleniyordu gerçekten.
     
     
    Soru 44    

    FLAŞ FLAŞ FLAŞ



    dpa 11.4.68 16.50 No. 2345527



    Rudi Dutschke'ye suikast



    SDS'nin baş ideoloğu Dutschke saat 16:35'e doğru Kurfürstendamm'da vuruldu. Dutschke ...


    Doğru Cevap

    Sıcak Yaz

     
    FLAŞ FLAŞ FLAŞ



    dpa 11.4.68 16.50 No. 2345527



    Rudi Dutschke'ye suikast



    SDS'nin baş ideoloğu Dutschke saat 16:35'e doğru Kurfürstendamm'da vuruldu. Dutschke hayati tehlike içinde. Suikastçı barikat kurduğu bir binada gizleniyor. Binanın etrafı polis tarafından çevrildi.



    Suikastla ilgili bilgiler haberlerin ardından verilmeye devam edilecek, dedi radyo spikeri. Şimdi de kısa haberler.

    Ulrich yerinden fırladı. Bir an odada kalakaldı, önce ışığı mı kapatsın yoksa radyoyu mu bilemedi. Sonra dışarı fırladı. Merdivenlerden aşağı koşarak inerken parkasını sırtına geçirdi.



    GÖSTERİCİLER İÇİN EYLEM KILAVUZU

    (Lütfen atmayın diğer göstericilere iletin.)

    1. Sıkı zincirler oluşturun. Bunları bloklar oluşturacak şekilde birleştirin.

    Ancak kitle halinde güçlüyüz.

    Zaman zaman izole olan ve parçalanan gruplar derhal yeniden birleşmeye çalışmalıdır.



    Springer binası, Hamburg kent merkezine bir mızrak gibi uzanır. Bu mızrağın ucu, belediye binasının hemen yanındaki borsayı gösterir.

    Bu bina mızrağının ucunda, holding yöneticilerinin bürolarının bulunduğu on üç katlı bir bina yükselir. Axel Casar Springer'in kentte bulunduğu zamanlar binanın tepesinde Federal Almanya bayrağı dalgalanır.

    Binanın bitişiğinde, yazıişlerinin bulunduğu bir kanat, bunun arkasında da Bild gazetesinin Kuzey Almanya baskısının bir bölümünün basıldığı matbaalar yer alır. Dev pencerelerin ardında, rahatça görülecek şekilde, rotatif makineleri sıralanır.

    Binanın etrafındaki semt renovasyon bölgesi ilan edilmiştir. Eski yarım kâgir binaların olduğu bazı caddeler daha şimiden yıktırılmıştır. Açılan gedikler arasından Eyalet Adli İdaresi ve Telgraf Dairesi'ne kadar uzanan bir manzara görülür.
     
     
    19.12.2008 Kazanan: Bilal Yeşilöz (Cevapları kaydetme zamanı: 19.12.2008 21:02:01)
    Soru 45    

    İkinci olarak da, konuğun olacak fotoğraf sanatçısının işini hoşlaştıracağını düşündüğün en göz alıcı giysini çıkardın sandıktan; erguvan rengi (alourges-purpura) zeminde, lâleyi andıran, stilize haç ...

    Doğru Cevap

    Cüce

     
    İkinci olarak da, konuğun olacak fotoğraf sanatçısının işini hoşlaştıracağını düşündüğün en göz alıcı giysini çıkardın sandıktan; erguvan rengi (alourges-purpura) zeminde, lâleyi andıran, stilize haç ve balta motifli upuzun esvabı kuşandın bir Portugaliya imparatoriçesi edasıyla, üzerine altın simlerle ay yıldız motifleri işlenmiş mor kadife yeleği, ayağına Bodrum işi sandaletleri geçirdin; makyajını el yordamıyla aynasız olarak hallettin (ayna konusuna değineceksin daha sonra). Aynasız da olsa süslendin anneciğinden kalma Coty'nin topak topak olmuş pudrasıyla, maskaralar, kalemler ve rujlarla el yordamıyla. Mutlaka abartılı bir makyajdır ne ki sevmişindir abartıyı da her vakit; aynen gençliğinde olduğunca çektin bir uçtan bir uca kulaklar arası rayı Frida Kahlo kaşlar, dudaklar nasıl taşıyor ırmaklar gibi denizlerden karalara çünkü yeni ve eski kızların ağızlarına sığmayan etli butlu dudaklarını gördükçe seninkileri bulmaktasın çok ince; yanaklar, şakaklar batmış aynı renk allığa, gözler kömür, ve saçlar!..
    Ah, işte o gür saçların ki (öteki kadınlara örttürdüler üzerini sımsıkı korku kefenleriyle; korkunç birer cinsel organdan başka bir şey olmadığına ikrar getirttikleri bedenleriyle birlikte), sense bugün bu kara saçlarını - vaktiyle her teline bir âşığının kendini astığı- göz altı kırışıklıklarını silip atasıya öylesine çektin, gerdin, boğdun ki ensende -yedi TİP'li genci telle boğan müreffeh katilleri gibi Türkiye'nin-, gözlerin bir anda, bir samuray kılıcı keskinliğinde incelerek edindi yepyeni görme boyutları.
    Örneğin her günkü bahçende bir köşeye atılmış kırık dökük duran saksıları dev boyutlu huniler olarak titreşirken görmektesin az ötede, evin üç katı boyundaki çınar ağacını seçmektesin salınırken cılız bir fidan nazlı nazlı! Her şeyi, her şeyi şuradan bakarsan kısa, buradan bakarsan uzun algılamaktasın ama asıl boyutlar zihninde saklı ve eline yıllardır kullanmadığın telkari bir ağızlık almış, takmışın ucuna sigarasını gençliğinin Camel; görür görmez gazete sanatçısını aldırışsız bir tavırla yakılacak sigara, ardından pek ölçülü bir aldırışsızlıkla ona doğru yürünüp sıkılacak eli; ahh,,, bu ilk tanışmalar, buluşmalar, konuşmalar, dili yapıştırır damağa ilk gençlik röportajcısı "Alaâddin Abi"den beri, bu arkalarında bir yabancı güç taşıyan karınca adamlar ve kadınlar heyecandan bayıltır seni... (Alaâddin Abi'yi de anlatma artık bütün okullu genç kızların başından geçmiş karanlık oda fotoğrafçısı.)