
|
|
Ödüller
Yarışmamız sonuçlandı ve ödülleri dağıtılmaya başlandı.
Birinci ve ikinci olan yarışmacılarımız Onursal Apaydın ve Ali Kayalar romanlarını seçti.
Onursal Apaydın'ın seçtiği 50 roman için buraya,
Ali Kayalar'ın seçtiği 20 Roman için de buraya tıklayabilirsiniz.
|
Roman Bilgi Yarışması'nda Kazanan ve Dereceye Girenler
| İsim | Doğru Cevap Adedi |
| 1. | Onursal Apaydın | 44 |
| 2. | Ali Kayalar | 43 |
| 3. | Elif Kayalar | 42 |
| 4. | Arzu Sinar | 41 |
| 5. | Yasemin Giden | 41 |
| 6. | Mehmet Kuru | 41 |
| 7. | Işıl Özel | 40 |
| 8. | Bora Bilgin | 39 |
| 9. | Tayfun Bilgin | 38 |
| 10. | Canberk Canbulat | 38 |
| 11. | Mehmet Emin Karabela | 37 |
| 12. | Utku Cevre | 35 |
| 13. | Ersin Engin | 34 |
| 14. | Arzu Çur | 32 |
| 15. | Elif Yarsuvat | 31 |
| 16. | Burcu Varnacı | 31 |
| 17. | Tolga Öztürk | 31 |
| 18. | Gönül Tüfekçi | 30 |
| 19. | Esra Özen | 29 |
| 20. | Erdil Aşkın | 29 |
| 21. | Arzu Yetim | 28 |
| 22. | Özgür Ateş | 26 |
| 23. | Gökçe Aytuğ | 26 |
| 24. | Sema Toramanoğlu | 26 |
| 25. | Engin Kılıç | 26 |
| 26. | Sibel Erdoğan | 26 |
| 27. | Başak Tezel | 25 |
| 28. | Hüseyin Köylü | 24 |
| 29. | Sumru Yıldız | 24 |
| 30. | Ali Eroğul | 23 |
| 31. | Armağan Özdemir | 23 |
| 32. | Sema Özbaş | 23 |
| 33. | Ebru Demirkan | 23 |
| 34. | Leyla Akkök | 22 |
| 35. | Mehmet Kök | 22 |
| 36. | Sinem Öncel | 22 |
| 37. | Hülya Çalışkan | 22 |
| 38. | Işıl Işık Ertan | 21 |
| 39. | Talar Silahlı | 21 |
| 40. | Pınar Yeşil | 20 |
| 41. | Ekin Su Uğurlu | 19 |
| 42. | Bilge Kağan Taşdildiren | 19 |
| 43. | Hakan Eyi | 19 |
| 44. | Nurcan Çakır | 18 |
| 45. | Ayşegül Farsakoğlu | 18 |
| 46. | N. Uygar Suen | 18 |
| 47. | Tuğçe Sönmez | 18 |
| 48. | Elçin Yağız | 17 |
| 49. | Şenol Turan | 16 |
| 50. | Kaan Üçsu | 16 |
Yarışmanın Ardından
Yarışmanın,
| » | En az doğru cevap verilen, yani yarışmacılarımıza en zor gelen sorusu: 6. Soru (Toplam 7 doğru cevap) |
| » | En çok doğru cevap verilen, en kolay sorusu: 4. Soru (Toplam 236 doğru cevap) |
| » | En şaşırtmacalı sorusu: 5. Soru (Toplam 303 yanlış cevap) |
|
|
|
|
Ortalama tahmin adedi
7.32
|
 |

 |
Soru 1 (205 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %37.56)
Ama Almanlar o sıralarda bir mart ayında bizim sınırı aşıp bütün ülkeyi işgal etmek üzere Prag'a doğru ilerlemeye koyulunca tek başlarına karşılarına çıkan da yalnız dedem olmuş. Gerçekten de, dedem ö...
Devamını okumak için tıklayın
|
Sıkı Kontrol Edilen Trenler
Yazar: Bohumil Hrabal
|
|
Ama Almanlar o sıralarda bir mart ayında bizim sınırı aşıp bütün ülkeyi işgal etmek üzere Prag'a doğru ilerlemeye koyulunca tek başlarına karşılarına çıkan da yalnız dedem olmuş. Gerçekten de, dedem öyle tek başına, ve bir ipnotizmacı sıfatıyla, ilerlemekte olan tankları düşünce kudreti ile durdurmak üzere Almanlara karşı gelmiş. Öyle, bakışları bu motorlu armadayı ardından sürükleyen en öndeki tanka dikili, caddeye çıkmış. Bu tankın kulesinde bir rayh eri duruyormuş, başında kurukafalı ve çapraz kemikli kara beresiyle bir er, ve dedem kollarını uzatıp, Almana 'geldiğin yere dön' düşüncesini aşılayarak dosdoğru tanka doğru ilerlemiş... ve olur şey değil, en öndeki tank olduğu yerde kalmasın mı... bütün ordu durmuş, dedem parmaklarının ucuyla tanka dokunmuş, aynı düşünceyi yaymış yine... Geldiğin yere dön, geldiğin yere dön, geldiğin... derken, tank teğmeni elindeki küçük flamayla bir işaret verince tank hareket etmiş, ama dedem santim kıpırdamamış yine yerinden ve tank da dedemin üzerinden geçip başını gövdesinden ayırmış; böylece rayh ordusu da artık yolunu kesememiş dedemin. Babam ne yapsın, dedemin başını aramağa koyulmuş. Öncü tank, getirilecek vinci beklemek üzere Prag önlerinde kalmış, çünkü dedemin başı tankın zincirleri arasındaymış. Babam, dedemin dini bütün bir Hristiyan gibi gövdesi başı bir arada gömülebilmesi için, dedemin başının serbest bırakılmasını dilemiş. O günden bu yana fikir ayrılığı görülür bizim oralarda. Kimileri, dedem için kaçığın biriydi diye bağırırken, diğerleri, belki hiç de öyle değildi diye haykırırlar, çünkü derler, biz yaşta herkes eline bir silah alıp Almanlara karşı koysaydı Almanların hâli ne olurdu!
|
|
Soru 2 (126 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %19.84)
Sonunda düşman şampiyonları kalkan kalkana karşı karşıya geliyorlardı. Teke tek vuruşmalar başlıyordu, ama yerler artık at leşleri ve ölülerle kaplı olduğundan, savaşçılar güç bela hareket edebiliyorl...
Devamını okumak için tıklayın
|
Varolmayan Şövalye
Yazar: Italo Calvino
|
|
Sonunda düşman şampiyonları kalkan kalkana karşı karşıya geliyorlardı. Teke tek vuruşmalar başlıyordu, ama yerler artık at leşleri ve ölülerle kaplı olduğundan, savaşçılar güç bela hareket edebiliyorlardı, birbirlerine erişemediklerinden, karşılıklı sövüp sayarak içlerini boşaltıyorlardı. O noktada sövgünün niteliği ve ağırlığı büyük önem alıyordu, çünkü sövgünün öldürücü ya da ancak kanla temizlenen türden, dayanılmaz, orta şiddette ya da sudan oluşuna göre karşılığında değişik onarımlar istenebilirdi, bazen de kuşaktan kuşağa aktarılan kan davaları doğardı. Dolayısıyla, birbirlerinin meramını anlamak önemliydi, ama Mağriplilerle Hıristiyanların, ortada dolaşan onca mağrip ve Hristiyan lehçesi varken birbirlerinin meramını anlamaları kolay değildi; diyelim ki ne demeye geldiğini anlamadığın bir küfür yedin, ne yapacaktın? Yutup oturman gerekirdi, üstelik Tanrı bilir, ömür boyu haysiyetinden olmuş olacaktın. İşte bu nedenle, çarpışmanın bu aşamasına çevirmenler de katılırdı: hafif silahlarla donatılmış, ufak-tefek atlara bindirilmiş bir çevik kuvvettiler, dört bir yanı dolaşır, sövgüleri havada yakalar, kime yöneltilmişlerse anında onun diline çevirirlerdi.
|
|
Soru 3 (74 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %20.27)
Yatakları düzeltmesi, tepsileri taşıması, olağan çöpleri dökmesi, olağandışı çöpleri dökmesi, hastaların ateşini ölçmesi, gözlem kağıtlarını...
Devamını okumak için tıklayın
|
Murphy
Yazar: Samuel Beckett
|
|
Yatakları düzeltmesi, tepsileri taşıması, olağan çöpleri dökmesi, olağandışı çöpleri dökmesi, hastaların ateşini ölçmesi, gözlem kağıtlarını doldurması, yatalakları yıkaması, ilaç vermesi, ilaçların etiketlerini saptaması, sıcak su torbalarını ısıtması, ateş düşürmesi, ağız tıkaçlarını kaynatması, şüpheli durumlarda sterilize etmesi, baş hastabakıcıya saygı ve sevgilerini sunması, doktor geldiğinde hazırola geçip el, ayak ve ağzıyla emir ve görüşleri beklemesi, sevimli gözükmesi bekleniyordu ondan.
Yaptıkları ve söylediklerinden sorumlu tutulamayacak olan hastalarla ilgilendiğini asla kafasından çıkarmamalıydı.
Ne kadar ağır ve hak edilmemiş de olsa üstüne boşalacak küfür sağanağının altında asla duygusal davranmamalıydı. Hastalar, hastabakıcıları sık sık, doktorları da nadir gördükleri için ilkini işkenceciler, ikincileri de kurtarıcı olarak değerlendirirdi.
Bir hastaya asla zor kullanmamalıydı. Baskı ve zorlayıcı önlemler bazen kaçınılmaz olurdu ama her zaman büyük bir şefkat gösterilmeliydi. Sonuçta bir Ruh Sağaltım Merkezi'ydi burası. Eğer tek başına bir hastanın üstesinden gelemeyecek durumda kalırsa başka bir hastabakıcıyı yardıma çağırmalıydı.
Karar verme yetkisinin bulunmadığını ve hiçbir işten zerrece anlamadığını aklından çıkarmamalıydı. Doktor onayından geçmiş olgular dışında hiçbir şey kesin olamazdı MRSM'de. Bu konuda basit bir örnek vermek gerekirse, bir hasta aniden, kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde ölürse (MRSM'de bile kaçınılmazdı böyle şeylerin olması) doktora haber vermeli ve ölüm olayını kafasından silmeliydi. Hiçbir hasta doktor gelene kadar ölmezdi.
|
|
Soru 4 (279 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %84.59)
15 Kasım tarihinde yayınlanmış ve indeks problemi nedeniyle iptal edilen soruda bulunan alıntının yerine konan yeni alıntıdır.
'Ben Morena Dağlarında, hatta seferlerimizin toplam süresi boyunca...
Devamını okumak için tıklayın
|
Don Quijote 2 Cilt Takım (Kutulu)
Yazar: Miguel de Cervantes Saavedra
|
|
15 Kasım tarihinde yayınlanmış ve indeks problemi nedeniyle iptal edilen soruda bulunan alıntının yerine konan yeni alıntıdır.
'Ben Morena Dağlarında, hatta seferlerimizin toplam süresi boyunca, olsa olsa iki ay dolaştım; sen ise cezireyi vaat edeli yirmi yıl olduğunu söylüyorsun, öyle mi Sancho? Bence sen, sendeki paramın, olduğu gibi senin ücretine sayılmasını istiyorsun; eğer öyleyse, istediğin buysa, veriyorum, al, güle güle harca. Böyle kötü bir silahtarım olacağına, yoksul, meteliksiz kalayım, daha iyi. Söyler misin, ey gezgin şövalyeliğin silahtarlık yasalarının saptırıcısı, sen herhangi bir gezgin şövalye silahtarının, efendisiyle, ayda şu kadar para verirseniz hizmet ederim pazarlığına giriştiğini gördün mü, okudun mu? Serseri, sefil herif, canavar - sen bunların hepsisin çünkü- gezgin şövalye tarihlerinin engin denizine bir dal bakalım; eğer senin bu söylediklerini söylemiş veya düşünmüş olan bir tek silahtar bulursan, gel suratıma çarp, üstüne dört kere nanik yap. Boz eşeğinin dizginine, veya yularına asıl ve evine dön; çünkü benimle birlikte bir tek adım daha atmayacaksın bundan böyle. Ey, tuz ekmek haini! Ah, yersiz vaatler! Ey, insandan çok hayvan adam! Tam ben seni mevki sahibi yapacakken, karına rağmen senyörlüğe getirecekken, gidiyorsun, öyle mi? Tam ben seni dünyanın en güzel ceziresinin başına getirmeye kesin karar vermişken gidiyorsun, öyle mi? Kısacası, senin de daha önce söylediğin gibi, eşek hoşaftan ne anlar? Eşeksin, eşek kalacaksın ve eşek olarak ömrünü tamamlayacaksın; çünkü bana kalırsa hayvan olduğun senin kafana dank etmeden, ömrün sona erecek.'
|
|
Soru 5 (356 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %14.89)
O güne kadar Cuma benim için gölgede kalmış biriydi. Ona Brezilya'daki herhangi bir ev kölesinden daha fazla dikkat etmemiştim. Ama şimdi ona, yalnız sakatlara karşı hissettiğimiz bir dehşetle bakmaya...
Devamını okumak için tıklayın
|
Düşman
Yazar: John Maxwell Coetzee
|
|
O güne kadar Cuma benim için gölgede kalmış biriydi. Ona Brezilya'daki herhangi bir ev kölesinden daha fazla dikkat etmemiştim. Ama şimdi ona, yalnız sakatlara karşı hissettiğimiz bir dehşetle bakmaya başlamıştım, kendimi denetleyemiyordum. Sakatlığının dudaklarının ardına gizlenmiş olması (nasıl bazı özürler giysiler ardına gizlenirse) beni rahatlatmıyordu. Dışardan bakıldığında, bütün öbür zenciler gibi görünüyordu. İşte beni ürküten de asıl buydu. Yani eksik yanının bu derece gizli kalması. O yakınımdayken, dilimin ağzımın içinde ne kadar canlı hareketlerle döndüğünü düşünmeden konuşamıyordum. Dilini kavrayan kerpeteni ve onu kesen bıçağı gözümün önünde canlandırıp dehşetten titriyordum. Yemek yerken gizlice onu seyrediyordum. Zaman zaman küçük öksürüklerle boğazını temizleyişi beni rahatsız ediyordu. Yiyecekleri tıpkı bir balık gibi ön dişleri ile çiğnemeye çalışıyordu. Yanıma yaklaştığında irkildiğini hissediyor ve kokusunu duymamak için nefesimi tutuyordum. Arkasından elini değdirdiği kapları yeniden siliyordum. Böyle davrandığım için utanmakla birlikte, uzun zaman hareketlerimi denetleyemedim.
|
|
Soru 6 (66 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %10.61)
O sırada, kimse benim sessizliğimi işitmez herhalde, kimse yüzünü çevirip pencereme pencere olduğunu anımsatmaz. Van Gogh bile kendi yalnızlığına, yani fırçasının o çılgın darbelerine gömülüp uzaklaşı...
Devamını okumak için tıklayın
|
Sonsuzluğa Nokta
Yazar: Hasan Ali Toptaş
|
|
O sırada, kimse benim sessizliğimi işitmez herhalde, kimse yüzünü çevirip pencereme pencere olduğunu anımsatmaz. Van Gogh bile kendi yalnızlığına, yani fırçasının o çılgın darbelerine gömülüp uzaklaşır benden, sapsarı bir hüzün bırakır çerçevede sapsarı günleri anımsatan; yaşama sevincinin fırçaları tel tel boğan hüznünü, ya da yaşama acısının renkleri renklerin ötesine götürüp getiren hüznünü, ya da yaşamdaki yankısını yalnızca kendi düşlerinde bulmanın ve bunu bilmenin hüznünü... Şahlanmış at sürüsüne benzeyen uzun bacaklı sehpalarsa, köpek seslerinin gölgesinde öylece kalakalırlar; ne yeleleri kıpırdar, ne kuyrukları. Upuzun bir zaman geçer üstlerinden. Bu sırada aşklar yaşanır dışarıda, gene o alışılagelmiş, artık kurallaşmış ve tekdüzeleşmiş aşklar; aşkın gülünesi gülünesi karikatürleri yani; ve dudakları dudaklara dudak olduklarını anımsatırlar burgaçlı, değdi değmedili, dalmalı gezinmeli, varıp gelmeli, ısırmalı ve oymalı öpüşlerle... Kendilerine, kendilerini aşka hapsetmeyecek kadar aşık olan yepyeni insanlar doğar o öpüşlerden, o öpüşlerle aydınlanan dünyaya; domatesler dilimlenir gene düşman dilimlenir gibi, domatesler çiçek demetlenir, domatesler resim yapılır, domatesler piyano tuşlarına basılır gibi ve kimyasal savaşları sayıklayarak zonklar alınlarda gelecek, gelecek avuçlarımızda kız memesinin ürpertisiyle çoğalır, gene minibüsler bir yerlere gidip gelirler soluk soluğa, gene bir muavin para toplamaya başlar sessizce, uyuyan yolcuların yüzlerine baka baka dilencileşir günden güne, kulaklarına kadar kızarır elindeki para demetini gördükçe ve ölümler yaşanır ölümlere bakarak, ölümler yaşama tutunarak, ölümler sevdaya adanarak, ölümler ayrılığa dayanamayarak ve kim bilir kaç mevsimi yüklenip geleceğe taşır tenler ve kaç mevsim, tenleri yüklenip bir sonraki mevsimine bırakır kim bilir... Camdan gördüğüm o boş pencereye ılık bir perde bile takılır belki, balkon temizlenir ve kadın tenli bir erkek sessiz adımlarla o balkona çıkıp duvar dibine yavaşça çömelir. Sonra, sigara içer sürekli, uzaklara bakar uzaklardan benim ona baktığımı düşünmeden.
|
|
Soru 7 (125 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %68.80)
Kasvetli bir boşluk içinde yaşıyoruz ve bu yüzyıl neredeyse sona ermek üzere. Yüzyılın tutkusunu da soğukluğunu da yaşadım ben. Donmuş tundr...
Devamını okumak için tıklayın
|
Ayna Korkusu
Yazar: Tarık Ali
|
|
Kasvetli bir boşluk içinde yaşıyoruz ve bu yüzyıl neredeyse sona ermek üzere. Yüzyılın tutkusunu da soğukluğunu da yaşadım ben. Donmuş tundraların ötesinde güneşin battığını gördüm. Gerçi kaderime lanet etmemeye çalışıyorum ama bunda çoğunlukla başarılı olamadığım açık. Ne düşündüğümü biliyorum, Karl. Sen tarihin bana verdiği cezayı hak ettiğime inanıyorsun.
Çağın, bu soykırımcı ütopyalar çağının sona erdiğine; işte bu çağın, bireyi tuğlaya ve çeliğe, devasa hidroelektrik projelerine, çılgın kolektifleştirme planlarına ve çok daha beterlerine tabi kıldığına inanıyorsun sen. ınsanların ahlaki yapılarını cüceleştirecek ve kolektif ruhlarını ezmek için kullanılacak sosyal mimariye inanıyorsun. Çok da haksız değilsin, ama bütün gerçek de bundan ibaret değil.
Ben senin yaşındayken annemle babam sürekli cennete giden yollardan söz ederlerdi. Onlar, cenneti indirecek köprüden başka bir şey olmayan, çok özel bir sosyalist yol inşa ediyorlardı. Hiç ses çıkarmadan aşağılanmayı, yoksulların sürekli küçümsenmesine göz yummayı reddetmişlerdi. Ne kadar da talihliydiler, oğlum. Böyle hayaller kurmak ve yaşamını onları gerçekleştirmeye adamak. şimdi sadece sana ve senin temsil ettiğin dünyaya değil, aynı zamanda daha iyi bir dünya yaratmaya ihtiyacı olan, gelgelelim bugünlerde hayal bile kuramayacak kadar korkutulmuş milyarlarca insana göre ne kadar da çılgın görünüyorlar.
Umut dediğimiz şey, korkunun aksine, hiçbir zaman edilgen bir duygu olamaz. Umut hareket ister. Aktif insanlara ihtiyacı vardır. ınsanlar şimdiye kadar hep daha iyi bir hayat yaşama ihtimalinin hayalini kurmuşken, birdenbire bundan vazgeçiyorlar. Bunun kesin bir vazgeçme olmadığını biliyorum, ama zavallı yaşlı Gerhard'ı ikna etmek için çok geç artık. O dönmemek üzere gitti.
Bugünler, benim gibi insanlar açısından, bazen sadece yaşamaya devam etmek için bile çok büyük çaba gerektiren zamanlar. Otuzlu yıllarda da öyleydi. Annem bir keresinde babamın Stalin'in adamlarınca öldürülmeden bir yıl önce kendisine şöyle dediğini anlatmıştı: 'Böyle zamanlarda ölmek, yaşamaktan çok daha kolaydır.' Onun ne demek istediğini ilk defa anladım: Yaşamın kendisi kötüye benziyor. En berbat işkence de kendi yozlaşmama sessizce tanık olmak. Aslında niyetim bundan çok daha neşeli bir başlangıç yapmaktı. Üzgünüm.
|
|
Soru 8 (42 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %52.38)
Ankara'ya vardığımda, tam karakola, yabancılar masasına başvurmaya gidiyordum ki, bir üniformalı bağırarak yakama yapıştı: ...
Devamını okumak için tıklayın
|
Kayboluş
Yazar: Georges Perec
|
|
Ankara'ya vardığımda, tam karakola, yabancılar masasına başvurmaya gidiyordum ki, bir üniformalı bağırarak yakama yapıştı: - Aç kolunu bakayım! Bu kaba tavra şaşırdım, ama mintanımı, fanilamı çıkardım. Adam kolumu yakaladı, çıkardığı bir lupla koluma baktı. Sonra aradığını bulduğunu, bulgusundan çok hoşnut kaldığını ortaya koyan bir çığlık attı. Çağrısına uyup ardı sıra yürüdüm. Bitişik odaya girdik. Bizim üniformalının, karşısında topuk vurarak hazır olda durduğu basit, sivil giysili, kibar görünüşlü adam kuşkusuz onun üstüydü. Amiri dalgın dalgın sordu: - Bir sorun mu var? Bizimki anadilini kullanarak konuşmaya başladı. (Tabii Ortadoğu'nun yirmi dokuz lisanına bayağı hakim olduğumu, dolayısıyla Türk dilini, ilk bakışta sanılandan daha iyi konuşup anlayabildiğimi bilmiyordu.)
- Var müdürüm, var. Bu adam malum soydan, yani onların akrabası. Kolunda bildik doğum izi var. Onu gördüğüm anda, çakmıştım manzarayı: iyi koku alırım, burnum asla yanılmaz. Bütün dünya bilir bunu... İz konusunda haklıydı. Sağ kolumda kıl gibi ak bir iz, (Augustus'un çarpıldığı Zahir'i ya da Albin'in adamlarının koluna kazıdığı damgayı andıran) kısacık bir çizginin ortasından böldüğü, uçları tam kavuşmayan bir yuvarlak iz vardı. Yalnız o ana kadar bunun doğuştan olduğunu bilmiyordum. Müdür bana döndü: - Vay vay! Bir bakalım! Oraların tabirini kullanacak olursak, bir çavuş, çok çok iyi bir başçavuş olan bizimki kolumu yakalayıp amirinin burnuna doğru uzattı. Müdür sıkıntılı bir tonda konuştu: - İnşallah haklısındır, Mahmut Abdülaziz Bin Osman Bin Mustafa, inşallah haklısındır. Kapıya doğru kaş göz yaparak lafını bağladı: - Ama ağzını sıkı tut, yoksa bir çuval incir murdar olur. Mahmut Abdülaziz Bin Osman Bin Mustafa yaltaklanarak dışarı çıktı: - Allah razı olsun müdürüm, iki cihanda aziz olasın... Müdür ağzını açmadan, parmağını bir koltuğa doğru uzattı. Oturdum. Sarı tütünün çok ağır kokusu sinmiş bir çubuk sundu bana. Ardından parmağını şıklattı. Odaya dalan odacıya, ağız tadına düşkün bir Türkün galon galon içtiği tavşan kanı çaydan iki bardak doldurmasını buyurdu. Sonra dönüp sordu: - Mülakatımızı ıngiliz dili vasıtası ile yapsak münasip olur mu? - Jawol, I said. Konuşmamızı ıngiliz dilini kullanarak sürdürdük; yani inglisch spiktik. Bana Ankara'da yirmi üç miyokardiyal kalp krizi vakası görüldüğünü açıkladı. Son aşımı yaptıralı dokuz yıldan fazla olmuştu,. Bu durumda aşısız sayılırdım. Ankara'ya giriş yapmam söz konusu dahi olamazdı.
|
|
Soru 9 (43 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %60.47)
Taksi onu apartmanının çatısındaki alana bıraktı; yürüyen rampayla birlikte aşağıya, kapısının önüne kadar indi. Al ya da Pat'in -kimin verdiğini tam olarak anımsa...
Devamını okumak için tıklayın
|
Ubik
Yazar: Philip K. Dick
|
|
Taksi onu apartmanının çatısındaki alana bıraktı; yürüyen rampayla birlikte aşağıya, kapısının önüne kadar indi. Al ya da Pat'in -kimin verdiğini tam olarak anımsayamıyordu- bozuk parayı kullanarak kapıyı açıp içeri girdi.
Salonunda belli belirsiz bir şekilde yanık yağ kokusu vardı, çocukluğundan beri hiç duymadığı bir kokuydu. Nedenini keşfetmek için mutfağa gitti. Fırını dönüşmüştü. Doğal gazla çalışan, gaz memeleri tıkanmış, üstü kabuk tutmuş kapağı tam olarak kapanmayan, çok antika bir model Buck marka bir fırına dönüşmüştü. Bir süre bu eski ve aşırı yıpranmış fırını aptalca seyretmesinin ardından diğer mutfak gereçlerinin de benzer bir dönüşüm geçirmiş olduğunu fark etti. Gazete makinesi tamamen kaybolmuştu. Ekmek kızartma makinesi, gün içinde dağılıp gitmiş ve yerini otomatik olmayan tuhaf, döküntü bir modele bırakmıştı. Kızaran ekmekleri otomatik olarak dışarı fırlatamaması bir yana, içine ekmek yerleştirmek için bile uğraşmak gerekiyordu. Tam karşısında dikilen buzdolabıysa devasa boyutlarda kayışlı bir modeldi, ne kadar eskiye ait bir kalıntı olduğunu sadece tanrı bilirdi; TV reklamındaki G.E.'den çok daha modası geçmiş bir modeldi. Fark ettiği son değişiklik, kahve makinesindekiydi; işin doğrusu, aslında bu bir bakıma gelişme olmuştu - yani üzerinde bozuk para deliği yoktu, tamamen ücretsiz çalışıyordu. Bu durumun tüm araçlar için geçerli olduğunu fark etti. Geriye kalan tüm araçlar için elbette. Gazete makinesi gibi çöp öğütme ünitesi de tamamen kaybolmuştu. Sahip olduğu diğer araçları anımsamaya çalıştı, ama hafızası çoktan bulanıklaşmaya başlamıştı bile; uğraşmaktan vazgeçti ve salona döndü.
TV seti de çok eskilere gitmişti; karşısında koyu renkli, ahşap kaplama, Atwater - Kent frekansına ayarlı bir eski zaman AM radyosu duruyordu, anten ve kablolarla manzara tamamlanıyordu. Yüce tanrım, dedi kendi kendine; dehşete düşmüştü.
|
|
Soru 10 (55 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %38.18)
Ama devler gidiyor - diyordu şarkılar.
Kanatlan...
Devamını okumak için tıklayın
|
Şikasta Argostaki Kanopus Arşivleri 1
Yazar: Doris Lessing
|
|
Ama devler gidiyor - diyordu şarkılar.
Kanatlanıp gökyüzüne doğru Gittiler, büyük olanlar, Bize yardım eden dostlar, Uzak yerlere uçtular, Onların çocuklar olan bizler kaldık, Ve bize düşen onların yasını tutmak.
Ve böyle devam ediyordu. Benim tercih edeceğim sözler bunlar değildi, ama yerlilerin ağzından, devlerin kendi hesaplarına duydukları öfkeyi tamamen ifade ediyordu.
Bu arada, yerliler arasında temaslarda bulunuyordum. Özenle, ağır ağır, önce bir bireyi, sonra bir başkasını deneyerek. İlginçti ama başlangıçta devler, daha uzun bir süre görece normal davranmaya devam eden yerlilere oranla daha kötü ve daha çabuk etkilenmişlerdi. Daha yüksek, daha incelikli düzeni olan organizmalar daha önce boyun eğiyordu. Bu fark, yapabildiğim kadar iletişim kurmama zaman tanıdı. Ama bu görevin içsel güçlüğü ya da çelişkisi açıkça ortada: Bu talihsizlere, onların kontrolünün tamamen dışında bulunan ve üzerinde hiçbir sorumluluklarının olmadığı bazı koşullardan dolayı, eski kendilerinin gölgelerinden daha aşağı varlıklar haline gelebileceklerini söylemem gerekiyordu. Bunu nasıl içlerine sindirebilirlerdi! Onlar başarısızlığa, felakete göre programlanmamıştı. Onlar, kötü haberlere karşı devlerden bile daha donanımlıydı. Ve vereceğim bilgi ne kadar ayrıntılı ve olgusal olursa, çarpık anlaşılacağından o kadar emin olabilirdim. Durumun özü şuydu ki, bunlar, onlara söyleyeceklerimi kısa sürede değişikliğe uğratacak, uydurmaya başlayacak, yeniden işleyecek türden zihinlerdi.
Sanki bana, sağlığı mükemmel birine yakında bir morona dönüşeceğini söyleme görevi verilmiş gibiydi, benim yapmam gereken de , onun bazı yararlı olguları hatırlamaya çalışmak için elinden geleni yapması gerektiğini söylemekti ve olgular da a.. b.. c.. diye gidiyordu.
Bir sabah, devlerin hemen üçte biri kayboldu. Hiç kimse nereye gittiklerini bilmiyordu. Geriye kalanlar itaatkar bir şekilde uzay gemilerinin konacağı iniş yerinin yakınında bekliyordu, nitekim az sonra geldiler de. En büyük gemilerimizden üçü indi ve birkaç bin dev bindi gitti. Birdenbire artık devler yoktu, hiçbiri, bir tanesi bile.
Yerliler uzay gemisinin inişini gördüler, devlerin içine doluşmasını, büyük parlak makinelerin havalanıp ok gibi bulutlara doğru fırlayışını seyrettiler.
Kanatlanıp gökyüzüne doğru
Ayrıldı, büyük dostlarımız,
diyordu şarkılar ve yerliler günlerce iniş yerlerinin etrafında toplaştılar, gökyüzüne bakarak şarkı söylediler. Elbette, devlerin geri döneceğine inanıyorlardı. Çok geçmeden bu söylentiler her yerde duyuluyordu ve ona göre şarkılar türemesine neden oldu.
Ve döndüğü zaman büyük dostlarımız
Biz onları terk etmiş olmayacağız ...
|
|
Soru 11 (185 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %23.78)
- |
Justine
Yazar: Marquis de Sade
|
- Ah! Therese diye haykırdı bir gün coşkuyla, bu fantezinin güzelliğini bilseydin, bir kadın olma yanılsamasının verdiği o huzuru bir anlayabilseydin! Ruhun inanılmaz sapkınlığı! Bu cinsten iğreniyoruz ve taklit etmek istiyoruz! Ah! Bunu başarmak öyle güzel ki Therese, sizi isteyen herkese vermek kendini ve bu noktada, son anda, coşku ve bayağılığı yaşamak, aynı anda hem kaba bir adam, hem bir marki, bir uşak, bir keşiş olmak, sevilmek, okşanmak, kıskanılmak, tehdit edilmek, bir sana hakim kollarda, bir ayaklar altında olmak, okşamalarla duygulanırken, taşkınlıklarla yeniden canlanmak öyle hoş ki...Oh! Hayır, hayır, Therese, benimki gibi bir beyin için zevki ne olduğunu anlayamazsın... Ama, ahlakı bir yana bırakıp, bu kutsal zevkin fiziksel duyumlarını hayalinde canlandırabilseydin! Bunlara kapılmamak imkânsız; bu öylesine içe işleyen bir zevk, öylesine keskin bir cinsel zevk ki...aklını yitirir insan...mantığını yitirir; birbirinden yumuşak binlerce öpücük ,içine gömüldüğümüz sarhoşluğun yakıcılığını daha da artırır; kollarımızla sarmalayıp birbirimizi, dudaklarımızı yapıştırıp, diğerininkine, tüm varlığımız diğerine katılsın isteriz; onunlar tek varlık olmaktır istediğimiz; kendimize acımaya cesaret edersek, yok saymış oluruz varlığımızı; Herkül'den daha güçlü varlıkların, bizi gevşetmesini, içimize girmesini isteriz; bu değerli meni, ağrılı, yakıcı girdiğinde en derinlere, bıçak yarası gibi, sıcaklığı ve gücüyle, kendimizinkini parlatır ellerimizde...Diğer erkekler gibi yaratılmış olduğumuzu düşünme Therese, bu çok farklı bir yapı; Venüs tapınağınızda saklanan kırılgan bir organ; Tanrı bize bu organı vererek, Celedon'larımızın kurban edildiği sunakları süsledi: Siz üreme sunağı olduğunuz kadar, biz de kesin olarak kadınız; size verilip bizden sakınılan bir zevk, bizim yararlanamadığımız bir yetenek yok; ama biz, ek olarak, kendimizinkilere de sahibiz ve bu muhteşem birleşme bizi, dünyada cinsel zevklere en duyarlı, hissetmek için yaratılmış erkekler haline getiriyor; işte bu büyülü birleşme bizi, her ne kadar cezalandırma aptallığını gösterseler de, zevklerimizi doğru seçmeye muktedir, coşkulu ve çılgın...ölene, güzel Tanrı bizi zincirleyene dek arzu edilir kılıyor! 
|
|
Soru 12 (43 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %48.84)
Ne yapsam şimdi, diye sordum kendi kendime, ceketimin düğmelerini boğazıma kadar iliklerken. Ne yapsam? Ne yapmam lazım? Vicdanım bu adamla,...
Devamını okumak için tıklayın
|
Katip Bartleby
Yazar: Herman Melville
|
|
Ne yapsam şimdi, diye sordum kendi kendime, ceketimin düğmelerini boğazıma kadar iliklerken. Ne yapsam? Ne yapmam lazım? Vicdanım bu adamla, daha doğrusu bu hayaletle ne yapmam gerektiğini söylüyordu acaba? Ondan kurtulmalı mıyım, evet, kesinlikle, gitmeli mi, gidecek. Ama nasıl? Onu, o zavallı soluk benizli münfail ölümlüyü atamazsın, böylesine zavallı bir yaratığı kapı dışarı atamazsın. Şerefini böyle bir zulüm örneğiyle lekelemeyeceksin, değil mi? Olmaz, yapmam, bunu yapamam. Bunu yapmaktansa, onun burada yaşayıp ölmesine göz yumarak kalıntılarını da duvara harç yapmayı tercih ederim. Peki ne yapacaksın öyleyse? Ne kadar dil dökersen dök, yerinden kımıldamıyor. Verdiğin rüşvetleri koyduğun yerde, masadaki kağıt ağırlığının altında bırakıyor, dokunmuyor bile; sözün kısası, sana yapışıp kalmayı tercih ettiği apaçık ortada. Öyleyse, şiddetli ve olağandışı bir şey yapılacak. Hayır! Bir polis çağırtıp bu masum soluk benizliyi kelepçeletip kodese tıktırmayacaksın herhalde! Hem böyle bir şeyi neye dayanarak yaptırabilirsin ki? Serserinin teki diye mi? Ne? Kımıldamayı reddettiği için mi serseri oldu? Adam serseri olmayı reddettiği için sen onu serseri addetmeye çalışıyorsun. Bu çok saçma. Hiçbir sabit geçim kaynağı yok; yakayı ele verdi işte. Gene yanlış. Çünkü bal gibi de salıyor kendi geçimini ve herhangi biri çıkıp da bunu onun geçimini sağladığının en ala kanıtı olarak gösterebilir. Lamı cimi yok bunun öyleyse. O beni terk etmediğine göre, ben onu terk edeceğim. Yazıhanemi değiştiririm. Başka bir yere taşınırım; eğer onu yeni yerimde de görürsem, adi bir mülke tecavüzcü diye dava açacağıma dair ona önceden protesto çekerim.
Tasarladığımı uygulamak üzere ertesi gün kendisine, "Bu yazıhaneyi Belediye'ye çok uzak buluyorum; havasız da üstelik. Hülasa, gelecek hafta büromu taşıyayım diyorum, o zaman senin hizmetlerine de ihtiyacım olmayacak. Sana bunları şimdiden söylüyorum ki kendine bir yer ayarlayabilesin," dedim.
Bir karşılık vermedi, başka da bir şey konuşulmadı.
|
|
Soru 13 (192 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %94.27)
Son zamanlarda, ne vakit, adını bilmediğim güzel köylü kızının köyüne gidecek olsam, İsmail'e yolum üstünde rastlıyorum. Ya ben giderken o dönüyor...
Devamını okumak için tıklayın
|
Yaban Bütün Eserleri 1
Yazar: Yakup Kadri Karaosmanoğlu
|
|
Son zamanlarda, ne vakit, adını bilmediğim güzel köylü kızının köyüne gidecek olsam, İsmail'e yolum üstünde rastlıyorum. Ya ben giderken o dönüyor, yahut ben dönerken o gidiyor. Bir defasında ben onu görmemezlikten geldim. Öbür defasında, o beni görmemezlikten geldi. Nihayet, günün birinde, kavaklıkta yüzyüze karşılaşınca, durmağa mecbur olduk. Onda ve bende acayip bir tutukluk vardı. Ne ben ona bir kelime söyleyebiliyordum, ne o bana. Suyu çekilmiş derenin içinde, bir hayvan leşi üstüne, kargaların bir kümesi konup, bir kümesi kalkıyor ve ciyak ciyak bağırıyorlardı. İsmail ve ben bir süre, yan yana köye doğru yürüdük. Sonra ne yapacağını bilmeyen kimselere mahsus bir iç sıkıntısı ile yolun ortasında durup kargaların uçuşunu seyrettik. Tabakamı çıkardım, bir cigara yaktım. Bir tane de İsmail'e uzattım: - Bu köyde ne var, ne yok? - Heç, karı kızan çalışırlar. - Sen dönüyor muydun? - Hee... - Öyle ise beraber dönelim. Ve tersyüzü geri döndük. Aşağı yukarı on, on beş dakika sessiz yürüdükten sonra başımı ona doğru çevirmeksizin sordum: - Yoksa senin nişanlın bu köyden mi? Cep vermedi. - Dördüncü defadır ki sana buralarda rast geliyorum. Mutlak, sevdiğin kız buralı olacak. - Dedüğün gibi, beyim. - Hangi kız, o, bakayım? Çünkü, ben burada hemen herkesi tanıyorum. - Şabangil'in Emine. O seni biliyor. - Emine... Yüreğim küt küt atmağa başlıyor. Dilim, ağzım içinde kupkuru oldu: - Yanlışın var, ben Emine diye bir kız tanımıyorum. İsmail tekrar etti: - O seni biliyor. Sesinde ne hiddet, ne sitem, hiç bir şey yoktu. - Bu Emine, yeşil gözlü, uzun boylu... Hani, güldüğü vakit bembeyaz dişleri var. O mu? Cıvık bir sırıtma ile: - Hee, o ya... Hee, o. Kulaklarım uğulduyor: - Benim için ne dedi, o, sana? - Kolu yok bir herif buraya gelir. O, senin ağan mı? dedi - A,a dedim. Kolu yok bir herif mi? O nasıl söz? Başını eğip, güya ilk defa görüyormuş gibi, gözlerini sağ yanıma dikiyor. Sonra, hayretle yüzüme bakıyor. Demek istiyor ki, "peki kolsuz değil misin?"
Bazı heyecanlı anlarımda, kesik kolumun ağrısını duyarım. Gene, öyle oldu. Sağ tarafım zonklamağa başladı. Sol elimle, yaradana sığınıp, yanımdaki cüceye bir tokat aşk etmek istiyordum.
|
|
Soru 14 (83 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %53.01)
"Birlikteliğimizi selamlamak için" diye başladı yönetici kadın, 'Toprak Ana'yı ve beş yönü selamlamak için, çalışmaya "güneş selamı" denilen bir h...
Devamını okumak için tıklayın
|
Temel Parçacıklar
Yazar: Michel Houellebecq
|
|
"Birlikteliğimizi selamlamak için" diye başladı yönetici kadın, 'Toprak Ana'yı ve beş yönü selamlamak için, çalışmaya "güneş selamı" denilen bir hatha-yoga hareketiyle başlayacağız." Bunun ardından, anlaşılmaz bir pozisyon tarifi geldi, yanındaki sefil ayyaş birinci geğirmesini koyverdi. "Yorgunsun Jacqueline..."diye yorumladı yogacı kadın; "İçinden gelmiyorsa hareketi yapma. Uzan, grup da az sonra sana katılır."
Gerçekten de, öğretmen, Contrexville reklamlarındaki gibi uyutucu ve boş bir söyleve başladığında uzanmaları gerekti: "Şahane ve duru bir suya giriyorsunuz. Bu su tüm organlarınızı, karnınızı sarıyor. Toprak Ananıza teşekkür ediyorsunuz. Güvenle yapışıyorsunuz Toprak Ananıza. Arzularınızı duyumsayın. Bu arzuları yarattığınız için kendinize teşekkür edin" vb. Pis halının üstüne uzanan Bruno sinirden dişlerinin titrediğini duyumsuyordu. Ayyaş karı düzenli aralıklarla geğiriyordu. Vurdumduymazlığını somutlaştırmak için de iki geğirti arasında "Haah!.." diye ses çıkarıyordu. Yogacı kaltak karnı ve cinsel organı besleyen toprak güçlerinden söz ederek maskaralığını sürdürüyordu. Dört temel öğeye de değindikten sonra, çektiği söylevden mest olmuş bir biçimde şu sözlerle bitirdi: "Şimdi ussal zihin engelini açtınız; derin düzlemlerinizle ilişki kurdunuz. Sizlerden, yaratımın sınırsız uzamına açılmanızı istiyorum." "Ne laf etti be!" diye öfkeyle söylendi Bruno, zar zor kalkarken. "Yazma oturumu" yapıldı, ardından da genel bir tanışma ve metinlerin okunması geldi. Bu atölyede adam gibi tek karı vardı: blucinli ve tişörtlü, her şeyi yerli yerinde, küçük bir kızıl; adı Emma ve Ay'daki koyunlardan söz eden son derece aptal bir şiirin yazarı. Genellikle hepsi Toprak Anamız ve Güneş Babamızla kurulan ilişki nedeniyle minnet ve sevinçten erimişti. Sıra Bruno'ya geldi. Kısa metnini tekdüze bir sesle okudu:
Taksi şoförleri, ibneler
Gebersen de durmazlar.
"Bunlar senin duyguların..."dedi yogacı. "Senin duyguların, çünkü kötü enerjilerinden kurtulamadın. Derin düzlemlerle yüklü olduğunu duyumsuyorum. Sana burada ve şimdi yardım edebiliriz. Ayağa kalkacağız ve grup bir daire oluşturacak."
Ayağa kalktılar ve el ele tutuşarak bir çember oluşturdular. Bruno istemeye istemeye sağındaki ayyaş karının ve solundaki Cavana'ya benzeyen iğrenç yaşlı sakallının elini tuttu. Konsantre olan, ama yine de dingin görünen yogacı öğretmen "Ooom!" diye uzun bir ses çıkardı. Ve hepsi birden, sanki bütün yaşamları boyu bunu yapmışlar gibi "Ooom!" diye bağırmaya başladılar. Bruno, cesaretle gösterinin sesçil ritmine ayak uydurmaya çalışırken, birden ayyaş karı, kütük gibi devriliyordu. Elini bırakmasına karşın yine de yere düştü ve kendini halının üstünde sırt üstü uzanmış çırpınan yaşlı kahpenin önünde diz çökmüş buldu. Yogacı karı bir an durdu ve sakin bir biçimde: "Evet, Jacqueline, canın istediyse uzanmakla çok iyi ettin" dedi. Bu ikisi birbirini iyi tanıyorlarmış gibiydi.
İkinci yazma oturumu biraz daha iyi geçti; sabahki kısa süren sahneden esinlenen Bruno aşağıdaki şiiri yazmayı başardı:
Güneşleniyor kamışım
(Al kamışımı!)
Havuzda
(Al babayı!)
Onu buluyorum
Solaryumda
Gözleri güzel
Elma yiyor.
Oturduğu yeri gördün mü? (Al çükümü!)
Cennette
(Al Kuşumu!)
Biraz suçlayan bir tavırla "Çok mizahi..." diye yorumladı yogacı karı. "Çok gizemli" diye salladı geğiren karı.
|
|
Soru 15 (72 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %40.28)
Böyle anlar geçiyor, eritici hırs alevleri gene içinde yanmaya başlıyordu. Şiirler dudaklarından dökülüyor, kelimeye dökülmeyen haykırışlar, söylenmeyen hayva...
Devamını okumak için tıklayın
|
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi
Yazar: James Joyce
|
|
Böyle anlar geçiyor, eritici hırs alevleri gene içinde yanmaya başlıyordu. Şiirler dudaklarından dökülüyor, kelimeye dökülmeyen haykırışlar, söylenmeyen hayvanca sözler beyninde bir çıkış yolu arayarak koşuşuyordu. Kanı başkaldırmıştı. Karanlık ıslak sokaklarda ara yolların, kapı ağızlarının kasvetine bakarak, gelebilecek herhangi bir sesi istekle bekleyerek bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Avı tarafından aldatılmış bir yabanıl hayvan gibi inildiyordu kendi kendine. Kendi cinsinden biriyle günah işlemek, bir başka varlığı kendisiyle birlikte günaha zorlamak ve onunla bu günahla birlikte yücelmek istiyordu. Karanlığın içinde bir varlığın, bir sel gibi onu sadece kendisiyle dolduran kurnaz, mırıltılı bir varlığın tepesinde direnilmez bir şekilde kıpırdadığını duyuyordu. Mırıltısı uykuda olan bir çokluğun mırıltısı gibi kulaklarını sarıyordu; kurnaz akıntıları onun varlığına sızıyordu. Bu sızmanın korkunç acısını duyarken elleri ihtilaç içindeymişçesine sıkıldı ve dişleri kenetlendi. Ondan kaçan ve onu yüreklendiren o çelimsiz baygın biçime doğru kollarını uzattı sokakta: o kadar zamandır gırtlağını sıkan çığlık dudaklarından fırladı. Bir cehennem dolusu acı çeken insandan bir umutsuzluk uluması gibiydi çıkardığı çığlık ve gazapla yüklü bir dilek uluyuşuyla sönüverdi, bir kendini günaha salıverme çığlığıydı, bir ayakyolunun sular sızan duvarına karalanmış müstehcen bir yazının yankısından başka bir şey olmayan bir çığlıktı.
Dar pis sokaklardan meydana gelmiş bir labirente girmişti. İğrenç sokak aralarından kısık cümbüş ya da kavga sesleri, ya da sarhoşların yayvan şarkılarını duyuyordu. Aldırmadan ileri yürüdü, Yahudi mahallelerine gelip gelmediğini düşünerek. Uzun, rengârenk elbiseli kadınlarla kızlar evden eve giderek sokaktan geçiyorlardı. Hareketleri rahattı, parfüm kokuyorlardı. Ansızın titremeye başladı, gözü karardı. Gaz lambalarının sarı ışıkları bocalayan görüşü önünde buğulu gökyüzüne karşı yükseliyor, bir mihrabın önündeymiş gibi yanıyorlardı. Kapıların önünde, ışıklandırılmış avluların içinde sanki bir din töreni için sıralanmışa benzeyen kümeler duruyordu. Başka bir dünyadaydı: yüzyılların uyuklamasından uyanmıştı.
Yüreği gürültüyle çarparak sokağın ortasında kıpırdamadan durdu. Uzun, pembe elbise giymiş genç bir kadın onu durdurmak için elini omzuna koymuş, yüzüne bakmıştı. Neşeli bir tavırla:
- İyi geceler, Willie, şekerim! Dedi.
|
|
Soru 16 (134 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %41.79)
Orada oturuyordu; üstat, olgunlaşmış sanatçı, örnek bir üslup duruluğuyla derbederliği, kirli alçalmaları mahkûm eden, uçuruma sevgisini kesen, redde layık ol...
Devamını okumak için tıklayın
|
Venedik'te Ölüm
Yazar: Thomas Mann
|
|
Orada oturuyordu; üstat, olgunlaşmış sanatçı, örnek bir üslup duruluğuyla derbederliği, kirli alçalmaları mahkûm eden, uçuruma sevgisini kesen, redde layık olanı reddeden; << Bir sefil >> yazarı; bütün bilgilerine galip, bütün ironilerden uzak, ortak güvenin borç saydığı görevlerine alışık yükselmiş; ünü resmi kayıtlarda, adı asalette, üslubu çocuklara örnek o; orada oturuyordu. İnik gözkapaklarından arada bir alaycı ve sıkılgan bir yan bakış kayarak hemen gizleniyor, berberin sanatıyla rötuş görmüş sarkık dudakları, yarı uykulu beyninin acayip bir rüya mantığı içinde meydana getirdiği şeyleri kırık dökük kelimeler haline sokuyordu. <<Çünkü güzellik, Phaidros , bunu iyice belle; hem tanrısal göze görünür tek şey güzelliktir; bu yüzden cismaninin yolu odur, Phaidros'cuğum, sanatçının ruhsala giden yolu o! Ama sen sanır mısın ki, azizim, yolu ruhsala giden cismaniden geçen kimse, bilgeliği ve gerçek vakarı kazanabilecektir? Yoksa senin kanınca (kararı sana bırakıyorum) bu yol tehlikeli-cazip bir yol mudur; insanı yanlışa götüren bir sapma, bir günah yolu mu? Çünkü şunu bilmelisin ki biz şairler, Eros yanımıza katılmadığı, önümüze düşmedikçe güzellik yolunda yürüyemeyiz! Kendimize göre kahraman, nefis eğitimi geçirmiş savaşçı olsak bile yine de kadın gibiyiz; çünkü esrikliğimiz tutkudur, özlemimiz aşk kalmalıdır. Zevkimiz de budur, ayıbımız da! Görüyorsun ya, biz şairler ne bilge olabiliriz, ne de vakur! Doğru yoldan sapmamızın, zevk ve eğlenceye düşkün ve hissine kurban serüvenci olup kalmamızın bir zaruret olduğunu görüyorsun ya? Üslubumuzdaki usta tavrı, yalan ve şaklabanlıktır; itibarımız, payemiz bir komedya; halkın bize gösterdiği güven son derece gülünç; halkın, gençliğin sanatla eğitilebileceği düşüncesi yasak edilmesi lazım tehlikeli bir girişimdir. Çünkü uçuruma doğru iflah olmaz, doğuştan bir eğilimi olan kimse nasıl eğitimci olur? Uçurumu inkâr edip vakara erişmek isteriz, ama hangi yöne dönsek o çeker bizi. Mesela çözücü zekâya arkamızı çeviririz; çünkü zekâ, Phaidros, vakardan, disiplinden yoksundur; bilicidir, anlayıcıdır, bağışlayıcıdır; vakarı, edası yoktur; uçuruma karşı sempati duyar; uçurumun ta kendisi! Bundan demek ki bağları koparıyoruz, azimle! Şimdiden sonra amacımız sırf güzellik olsun; yani sadelik; genişlik, yeni bir ahlak, ikinci masumluk ve şekil. Fakat şekil ve masumluk, Phaidros, insanı sarhoşluğa ve ihtirasa götürür; erdemli kişiyi, kanındaki soylu iffetinin alçakça bulduğu korkunç duygu cinayetlerine sevk eder; uçuruma, onlar da uçuruma sevk eder. Oraya götürürler biz şairleri diyorum: çünkü kendimizi yüceltmek elimizde değil bizim, biz sadece azmasını biliriz. Şimdi ben gidiyorum, Phaidros, sen burada kal; beni gözden kaybedince sen de kalkar gidersin!>>
|
|
Soru 17 (125 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %96.00)
Artık günün gürültüleri yavaşlıyor ve akşamın sesleri duyulmaya başlıyordu, şurada burada fısıltılar: "İyi akşamlar hepinize." "Kalk, Kâmil Amca, dükkânını kapat!" ...
Devamını okumak için tıklayın
|
Midak Sokağı
Yazar: Necip Mahfuz (Naguib Mahfouz)
|
|
Artık günün gürültüleri yavaşlıyor ve akşamın sesleri duyulmaya başlıyordu, şurada burada fısıltılar: "İyi akşamlar hepinize." "Kalk, Kâmil Amca, dükkânını kapat!" "Kaptaki suyu değiştir Sanker!" "Ocağı söndür Cüda!" "Bu haşhaş benim göğsüme dokunuyor." "Beş yıldır bu karartmaların ve hava akınlarının acısını yalnızca günâhlarımızı ödemek için çektim!"
Aslında bu iki dükkân, yani sokağın girişinde, sağda bulunan Kâmil Amca'nın tatlı dükkânıyla, soldaki berber dükkânı güneş battıktan sonra da bir süre daha açık tutulurdu. Kâmil Amca'nın dükkanının önüne bir sandalye atarak sineklikle kestirmesi, alışkanlık bir yana hakkı gibi bir şeydi. Kâmil Amca müşteriler kendisini çağırana ya da berber Abbas uyandırana kadar orada öylece kalırdı. Çok iri yarı bir adamdı, kütük gibi bacakları vardı, kocaman, yusyuvarlak arkası bir kubbeyi andırır, sandalyeye oturunca etleri iki yana taşardı. Karnının bir fıçıdan hiç farkı yoktu, iri göğüsleri çıkıntılıydı ve boynunu görebilmek olanaksızdı. Omuzlarının arasındaki yuvarlak yüzü öyle şiş ve kanlıydı ki soluk aldığı zaman bütün çizgileri kayboluyordu. Ara sıra yüzünde bir çizgicik görüldüğü olurdu, ama ne burnu ne de gözleri vardı sanki. Bütün bunların üstündeki başı da küçük ve dazlak, derisiyse kırmızımtıraktı. Bir yarıştan henüz çıkmış gibi hep soluk soluğaydı, uyumak isteğine kapılmadan bir tatlıyı hazırlayıp satabildiği görülmemişti. Herkes ona hep, yüreği yağ bağladığı için birden ölüvereceğini söylerdi. O da, doğrudur, derdi. Ama aslında hayatı uzun bir uykudan başka bir şey değilken ölüm ona nasıl bir zarar verebilirdi?
Berber dükkânı küçüktü ama sokakta özel bir öneme sahipti. Onun da öteki berber dükkânları gibi bir koltuğu ve aynası vardı. Berber orta boylu, silik, topluca bir adamdı. Esmer olmasına karşın saçları açık renkti, gözleri parlak sayılırdı. Takım elbise giyer ve önlüğünü hiç çıkarmazdı, belki de böylece birinci sınıf berberlere öykünürdü.
Berberin bitişiğindeki şirket, kapılarını kapatır ve memurları evlerine giderken bu ikisi dükkânlarında kalırlardı. Şirketten en son sahibi Selim Elvan çıkardı. Dalgalanan entarisi ve cübbesiyle sokağın girişindeki kendisini bekleyen arabasına yürürdü. Çevik bir hareketle arabaya atlar, biçimli gövdesiyle yerini doldururdu, uzun Çerkez bıyıkları biraz kalkıktı. Arabacı ayağıyla çana dokunur, ortalığı çan sesleri kaplardı. Tek atlı araba, Hilmiye yolundan Guriye'ye doğru yönelirdi.
|
|
Soru 18 (71 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %73.24)
CASH
Eğimli Yaptım.- Çivileri tutturacak daha çok yer var.
- Her eke iki kat daha tutturulacak yer var.
- İçine girebilmek için suyun bir eğimden sızması gerek. Su
en kol...
Devamını okumak için tıklayın
|
Döşeğimde Ölürken
Yazar: William Cuthbert Faulkner
|
CASH Eğimli Yaptım. - Çivileri tutturacak daha çok yer var.
- Her eke iki kat daha tutturulacak yer var.
- İçine girebilmek için suyun bir eğimden sızması gerek. Su
en kolay yukarı aşağıya da dosdoğru yatayken akar.- Bir evde zamanın üçte ikisi boyunca insanlar dik durur.
Onun için eklerle bağlantılar aşağıdan yukarıya yapıldı. Çünkü vurgu aşağıdan yukarıya.- İnsanların hep yattığı bir yatakta ekler, bağlantılar
yataylamasınadır, çünkü vurgu yataylamasınadır.- Ancak.
- Gövde tren vagonu gibi kare değildir.
- Hayvansal mıknatıs çekimi.
- Ölü gövdenin hayvansal mıknatıs çekimi vurguyu eğilimli
yapar. Böylece bir tabutun ekleriyle bağlantıları eğilimli yapılır.- Eski bir mezar başında toprağın eğime doğru çöktüğünü
görebilirsiniz.- Doğal bir çukurda ortadan çöker, vurgu aşağıdan yukarıya
doğru olduğundan.- Onun için eğimli yaptım.
- Böylesi daha temiz iş.
|
|
Soru 19 (50 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %50.00)
Patlayan kaş iyileşiyordu. Ezikler ikinci gün daha çok acımaya başlamıştı, fakat üçüncü gün acısı çok daha azdı ve dördüncü günden itibaren kas ağrıları gider...
Devamını okumak için tıklayın
|
Gordiyon Fiyongu
Yazar: Bernhard Schlink
|
|
Patlayan kaş iyileşiyordu. Ezikler ikinci gün daha çok acımaya başlamıştı, fakat üçüncü gün acısı çok daha azdı ve dördüncü günden itibaren kas ağrıları giderek azalmaya başlamıştı. Polis onu eve getirdikten sonra sıcak bir banyo almış, hafta sonunu yatakta ve hamakta geçirmiş, Pazar günü arabasını alarak 'Les Vieux Temps'e yemeğe gidebilmişti. Daha da kötüsü olabilirdi, diyordu kendi kendine, düzeleceksin, yakında her şey geçecek. Fakat acılar azaldıkça içindeki çaresizlik hissi artıyordu. Daha önce hiç böyle düşünmemişti, fakat şimdi böyle hissettiğini anlıyordu: İster hasta, ister sağlıklı olsun, vücudum benim evim ve bundan da çok, benim bütünlüğümün bir ifadesi. Onsuz bütünlüğüm salt bir düşünceden ibaret. Onun varolması, onun içinde barınıyor olmam, onun üstünde tasarruf edebilmem -bunlar yaşama duygumun önemli bir bölümünü oluşturuyor. Ayaklarımızın altındaki toprağın sertliğinin yaşama duygumuzun önemli bir bölümünü oluşturması gibi. Georg küçükken İtalya'da geçirdiği bir tatilde bir deprem yaşamıştı; üzerinde sonsuz bir itimatla durduğumuz ve yürüdüğümüz zemine güven olmayacağını ve ansızın bir gemi güvertesi gibi sallanmaya başlayabileceğini idrak etmesi, onu derinden etkilemişti. Şimdi de onu asıl korkutan, çektiği acıdan ziyade, kendisini arabadan çıkardıkları ve ölesiye dövdükleri sıradaki çaresizliğiydi. İsteseler vücudunu evi gibi darmadağın edebilirlerdi.
Artık yaptığı en küçük bir hareket bile canını acıtmadığı, tekrar yürüyebildiği, eğilebildiği ve uzanabildiği zaman, içini korkunç bir hiddet ve nefret kapladı. Françoise'mı benden koparıp aldılar, beni öldüresiye dövdüler, kedilerimi öldürdüler, evime ve büroma tecavüz ettiler. Beni kullandılar, onlara vermek istemediğim, fakat almak istedikleri her şeye sahip oldular. Kendime bunların yapılmasına izin verirsem, kıymetim, şuradaki taştan, bahçedeki hortumdan veya sigara izmaritinden fazla olmaz.
|
|
Soru 20 (43 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %51.16)
"Şehrimize kimin geldiğini biliyor musunuz?" "Mabeyn'den, Osmanlı Sarayı'ndan bir alim gelmiş diyorlar." "Hayır, hayır, Mabeyn'den değil, bir devrimcidir diyorlar." "Ne alim, ne de devrimci,"...
Devamını okumak için tıklayın
|
Yitik Bir Aşkın Gölgesinde
Yazar: Mehmed Uzun
|
|
"Şehrimize kimin geldiğini biliyor musunuz?" "Mabeyn'den, Osmanlı Sarayı'ndan bir alim gelmiş diyorlar." "Hayır, hayır, Mabeyn'den değil, bir devrimcidir diyorlar." "Ne alim, ne de devrimci," "Hayır, hayır, şair değil, yazar ve müzisyen." "Yazar değil, siyaset adamı." "Neyse, derler ki pir-û pak bir adam." "Asil." "Evet, biz de duyduk." "Yumuşak, güleryüzlü, hoş sohbet." "Derler ki saçları her an taralıdır. Bıyıkları ince. Ayakkabıları her an boyalı. Elbiseleri pahalı, gömlekleri beyazdır. Saati gümüştendir. Kravatı ipekten, mendilleri reyhan kokar." "Evet, evet." "Şehirde akrabaları, dostları var. Onların dediğine göre, rakı, cacık ve çerez severmiş." "İnsanları da." "Kürt olduğunu söylüyorlar." "O halde neden bir Kürt kentine gitmemiş?" "Derler ki bir hastalığı varmış. Sıcağa dayanamıyormuş." "Evet, evet." "Her gün saat dörtte ne yaptığını biliyor musunuz?" "Ne yapıyor?" "Her gün ikindi vakti Zirahi Parkı'na gidip kahve içiyormuş." "Doğru mu?" "Evet, doğru." "Peki o halde bekleyelim; sokaktan geçerken görelim." "Evet, evet görelim" "Yaşlı ve Kürtçe bilen bir Ermeni, böylesi adamlar için bir türkü söyler: Ey yiğit, fidan boylu Dileğim yüreğinde olsun Güleryüzlü, umut yüzlü Genç kızların yüreği seninle olsun..."
|
|
Soru 21 (78 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %82.05)
"Ey Han, şanlı atalarımız komşularını dehşete düşürecek büyük ün kazanacakları bu ülkeye ilk ayak bastıklarında karları görünce, 'Kara bak!' diye bağırmışlardı. Ama sonra dağl...
Devamını okumak için tıklayın
|
Ali ve Nino
Yazar: Kurban Said
|
|
"Ey Han, şanlı atalarımız komşularını dehşete düşürecek büyük ün kazanacakları bu ülkeye ilk ayak bastıklarında karları görünce, 'Kara bak!' diye bağırmışlardı. Ama sonra dağlara varıp da ormanları görünce, 'Karabağ!' diye bağırdılar. O zamandan beri bu topraklara Karabağ denilir. Ondan önceki adı Sünik, daha önce de Agwar'dı. Bizim çok eski ünlü bir ülke olduğumuzu bilmelisin, Han?" Şuşa'da yanına yerleştiğim ev sahibim yaşlı Mustafa vakur bir sessizliğe büründü. Küçük bir kadeh Karabağ meyve likörü içip sayısız ipliklerden oluşan ve bir kızın saç örgüsüne benzeyen garip peynirden bir parça yedikten sonra devam etti. "Dağlarımızda karanlık hayaletler olan Karaulikler yaşar ve büyük hazineleri korurlar. Ormanlarda kutsal taşlar ve kuyular vardır. Bizim her şeyimiz vardır. Kentte şöyle bir dolaş, çevrene bak. Hiç çalışan birini görür müsün? Hayır. Çok ama çok şaşırırsın beyim!"
Bu insanların bu kadar şahane yalanlar söylemeleri insanı şaşkına çeviriyordu. Ülkelerini yüceltmek için uydurmayacakları hikaye yoktu. Daha dün bir şişman Ermeni bana Suşa'daki Hristiyan Maras Kilisesi'nin beş bin yıllık olduğunu söylemeye kalkışmıştı. "Böyle yalanlar söyleme," dedim adama. "Hristiyanlık daha iki bin yaşında bile değil. Hristiyanlık fikri akıllara gelmeden bir Hristiyan kilisesi yapılamaz.". Şişman adam çok kırılmıştı, beni adeta kınayan bir sesle, "Tabii sen okumuş bir insansın." dedi. "Ama şu yaşlı adamın dediklerine de kulak ver: Hristiyanlık başka ülkelerde sadece iki bin yaşında olabilir. Ama biz Karabağlılar'a mesih ışığı diğerlerinden üç bin yıl önce gösterdi." Aynı adam beş dakika sonra gözünü bile kırpmadan Fransız Generali Murat'ın Şuşalı bir Ermeni olduğunu söyledi. Çocukluğunda Karabağ'ın adını duyurmak için Fransa'ya gitmişti. Daha Şuşa'ya giderken arabamın sürücüsü geçmek üzere olduğumuz küçük bir taş köprüyü göstererek gururla, "Bu köprü İran'daki ölümsüz zaferlerini kazanmaya giden Büyük İskender tarafından yaptırılmıştır." demişti. Oysa köprünün korkuluk taşının üstünde kocaman rakamlarla '1897' kazınmıştı. Bunu gösterdiğimde arabacı elini sallamış ve, "Onu kıskançlıklarından Ruslar yazdı." demişti.
|
|
Soru 22 (65 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %70.77)
Kentler mantar gibi çoğalmıştı. On altı yılda Paris Kraemer'in doğuşunu göremediği bir kent doğurmuştu. Giysilerin, arabaların, binaların şekli değişmişti. Havadan aynı ses çık...
Devamını okumak için tıklayın
|
Küçük Yazı Satıcısı
Yazar: Daniel Pennac
|
|
Kentler mantar gibi çoğalmıştı. On altı yılda Paris Kraemer'in doğuşunu göremediği bir kent doğurmuştu. Giysilerin, arabaların, binaların şekli değişmişti. Havadan aynı ses çıkmıyordu. Metro biletleri aynıydı ama Kraemer'in sırrına eremediği deliklere sokmak gerekiyordu. Hava yolları şirketleri, seyahat acenteleri düşük fiyatla kıtalararası kaçışlar sunuyorlardı ama bakışlar artık afişlere kadar kaldırılmıyordu. Kraemer birdenbire duvarları rakiplerine bırakıp yeri, her yeri, rıhtımları, kaldırımları, iniş pistlerini reklamlarla kaplamayı hedefleyen genç bir reklamcının hikayesini, bütün dünyada ayak tabanlarının erişebileceği bir rüyayı hayal ederken buldu kendini. Evet, kendi hikayesini yazıp bitirdikten sonra bunu yazacaktı. Oysa, Paris'İn duvarları kısmen Kraemer'in hikayesini anlatmaktaydı. O başını kaldırıp afişlere bakıyordu. Çoğunda işine yaramayacak nesnelerin marifetleri övülüyordu. J.L.B. YA DA LİBERAL GERÇEKÇİLİK – BİR ADAM, BİR GERÇEKÇİLİK, BİR ESER! – 225 MİLYON ADET SATIŞ. Ve herifin kafası. Sonuçta kendi kafası. O halde Saint-Hiver sadece bir aracıydı... Kraemer'in etrafında afişler çoğalıyordu. Paris ona bundan başka bir şey anlatmıyordu artık. Kraemer'in kentte yalnız olduğu söylenemezdi. İkizi her sokak köşesinden ona göz ediyordu. Clara'nın verdiği kitabı keşfettiğinde içinde uyanan neredeyse eğlenceli şaşkınlık duygusuna yeniden kavuştu. Öfkeden kudurmalı, o an intikama susamış bir vahşi hayvana dönmeliydi. Bu daha sonra oldu. İlk tepkisi meraktı. Bu hikâye ilgisini çekiyordu. Kitabevlerini sorguya çekti: "Nasıl yani, J.L.B.'yi tanımıyor musunuz?" Şaşkınlık geneldi. J.L.B.'yi tanımayan bu tip de nereden çıkmıştı? On beş yıldan beri bütün dünyada satılan 225 milyon adet kitap! 225 milyon kitabın ne demek olduğu hakkında en ufak bir fikri var mıydı? En ufak bir fikri bile yoktu, hayır. Kalkıp ona telif haklarının hesabını yaptılar. Buna sinemalaştırılma yoluyla biriken paranın yuvarlak hesap tahminini de eklediler. J.L.B. bir imparatorluktu. Kim yayınlıyordu onu? İşte işin inceliği tam da bu buradaydı: isim yok, yüz yok, yayıncı yok. Gökten inan kitaplar. Ya da okuyucularından herhangi biri tarafından yumurtlanan. Zaten biraz da bunlar "ateşliyor satışları." Alıcılar sık sık şöyle diyordu: "İyi yazıyor, tam anlamıyla benim düşündüğüm gibi." Evet, malum pazarlama taktikleri! Bu arada satışlar biraz durgunlaşmaya başlayınca J.L.B.'nin kimliğini açıklama kararı alınıyor. Son romanı Paraların Efendisi'nin çıkışı muazzam bir şenlik olacak!
|
|
Soru 23 (177 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %96.61)
Bugün pek keyifli bir günümüzdeyiz, değil mi Bay Boş, der Anna. Galiba öyle, diye fısıldar Bay Boş, gözleri hâlâ kapalıdır. Elimde değil. Yerinizde olsam guru...
Devamını okumak için tıklayın
|
Yazı Odasında Yolculuklar
Yazar: Paul Auster
|
|
Bugün pek keyifli bir günümüzdeyiz, değil mi Bay Boş, der Anna. Galiba öyle, diye fısıldar Bay Boş, gözleri hâlâ kapalıdır. Elimde değil. Yerinizde olsam gurur duyardım. Sizin yaşınızda her erkek...hâlâ bunu yapabilecek durumda değildir. Benimle bir ilgisi yok. O şeyin kendine özgü ayrı bir hayatı var. Ansızın bez, sağ bacağının üzerine gelir. Bay Boş uğradığı hayal kırıklığını kaydedemeden önce, Anna’nın çıplak ve güzelce ıslatılmış elinin ereksiyonun üzerinde bir aşağı bir yukarı kaydığını hisseder. Sağ elindeki bezle hâlâ onu yıkamaya devam etmektedir, ama sol eli şimdi diğer işi halletmektedir ve o idmanlı sol elin yaptıklarına teslim olurken bile, bu cömert hizmeti hak etmiş olmak için acaba ne yaptım, diye düşünür. İçinden spermler fışkırınca soluğunu tutar ve ancak o zaman, iş bittikten sonra gözlerini açar ve Anna’ya bakar. Anna, artık küvetin kenarında oturmamaktadır, onun önünde diz çökmüştür, elindeki bezle fışkırtıyı silmektedir. Başı öne eğiktir, o yüzden gözlerini göremez, ama yine de eğilir ve sağ eliyle onun sol yanağına dokunur. Bunun üzerine Anna başını kaldırır ve gözleri karşılaşınca Anna ona bir kez daha sevecen ve şefkatli gülümsemesiyle karşılık verir. Bana karşı çok iyisin der Bay Boş. Mutlu olmanı istiyorum, diye cevap verir kadın. Zor bir dönemden geçiyorsun ve bu sırada bütün bunlardan birkaç dakika zevk alabiliyorsan, sana yardım etmekten ancak mutluluk duyarım. Sana çok kötü bir şey yaptım. Ne olduğunu bilmiyorum ama çok kötü bir şey... söylenmesi bile zor... bağışlanamayacak bir şey. Ve sen, neredeyse, bir azizmişim gibi davranıyorsun bana. Senin suçun değildi. Yapman gerekeni yaptın, seni suçlamıyorum. Ama çok ağır bir bedel ödedin. Sana acı çektirdim değil mi? Evet, çok kötüydü. Az kalsın ölecektim. Ne yaptım? Beni çok tehlikeli, çok korkunç bir yere gönderdin, kıyım, yıkım dolu bir yere. Neydi bu, Bir tür görev yolculuğu mu? Sanırım öyle de denebilir. O zaman gençtin herhalde, değil mi? Fotoğraftaki kız. Evet. Çok güzelmişsin. Anna. Şimdi yaşlanmışsın ama seni hâlâ güzel buluyorum. Mükemmel denecek kadar güzel, demek istiyorum. Abartmayın Bay Boş. Abartmıyorum. Biri bana, hayatımda bundan böyle yirmi dört saat gözlerimin senden başka kimseyi görmeyeceğini söyleseydi, buna hiç itirazım olmazdı.
|
|
Soru 24 (120 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %79.17)
Hayat ve Britanya eğitim sistemi yıllar önce ona bir çelme taktığı için, elbette başka kahrolası sorusu yoktur. Yine de nesnelerin görüntüsü ve biçimi ilgisini çekiyordu, işte bu say...
Devamını okumak için tıklayın
|
İnci Gibi Dişler
Yazar: Zadie Smith
|
|
Hayat ve Britanya eğitim sistemi yıllar önce ona bir çelme taktığı için, elbette başka kahrolası sorusu yoktur. Yine de nesnelerin görüntüsü ve biçimi ilgisini çekiyordu, işte bu sayede MorganHero'daki işe girdi; yirmi yıldan beri Euston Road'da bir basım şirketinde zarfların, broşürlerin, kâğıtların nasıl katlanacağının tasarımını yapıyordu. Pek büyük bir başarı sayılmayabilirdi gerçi, ama her şeyin köşelerinin üst üste getirilip katlanması gerektiğini, aksi takdirde hayatın bir bordro gibi sokaklarda uçuşacağını ve önemli bölümlerinin kaybolacağını tahmin edebilirsiniz. Archie bordrolarla hiç ilgilenmezdi. Onları gerektiği gibi katlamaya değer bulmuyorlarsa, o da okumaya değer bulmuyordu.
Ya başka? Şey, Archie oldum olası kağıt katlamamıştı tabii. Bir zamanlar pist bisiklet yarışçısıydı. Pistte bisiklete binmenin Archie için en güzel yanı sürekli dönmekti. Sürekli dönmek. Başlayan her tur, daha iyi olmak, daha hızlı gitmek, bu işi doğru yapmak için yeni bir şans demekti. Oysa Archie 62,8 saniyenin altına asla inememişti. Yine de bu hiç fena bir zaman değildi, aslında dünya yarışları standardında sayılırdı. Ama o, üç yıl süreyle, her turu tam 62,8 saniyede tamamladı. Diğer bisikletçiler, o yarışırken onu seyretmek için mola verirdi. Bisikletlerini kenara dayar, saatlerine bakarak onun turunu ölçerlerdi. Her seferinde 62,8 saniye. Böylesine gelişememek gerçekten çok ender rastlanan bir durumdur. Bu çeşit bir istikrar, bir bakıma mucizevi bir şeydir.
|
|
Soru 25 (48 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %20.83)
Ama Paşa baba bir şey isteyince karşı çıkmak mümkün müydü? Ahududu likörü şişesini tutuşturdu Fehime'nin eline. Fehime tekrar çıktı yukarı, şişeyi paşa babaya uzattı. Paşa baba da ayağa kalktı, madamı...
Devamını okumak için tıklayın
|
Büyük Gözaltı
Yazar: Çetin Altan
|
|
Ama Paşa baba bir şey isteyince karşı çıkmak mümkün müydü? Ahududu likörü şişesini tutuşturdu Fehime'nin eline. Fehime tekrar çıktı yukarı, şişeyi paşa babaya uzattı. Paşa baba da ayağa kalktı, madamın kadehini bir kez daha doldurdu; sonra geldi kendi kadehini de doldurdu.
- Prozit.
- Prozit.
Almanca konuşma, kahkahalar, gülüşmeler arasında çatır çatır devam ediyordu.
Bir ara madam ayağa kalktı, bir şeyler sordu paşa babaya; paşa baba da ayağa kalktı, helânın kapısına doğru yürüdü, helâyı gösterdi madama. Madam helâya girdi. Paşa baba yine bağırıyordu:
- Yahu havlu getirin.
Cicianne aşağıda dövünüyordu:
- Düşündüğüm geldi başıma, girdi helâya gâvur karısı.
Sakız gibi kocaman tüylü bir havlu çıkardı bir yerlerden, tut etti Fehime'ye.
- Git bekle karıyı kapının dibinde - dedi -. Kulak da ver bakalım içeriye, karı nalın giyecek mi, tıkırtısından anlarsın.
Fehime elinde havlu, tekrar çıktı yukarı. Helânın dibinde durdu. Bir yandan kulak veriyordu içeri; Madamın takunya giyip giymediğini anlamak için. Ben de Fehime'nin arkasında durmuş, ben de kulak veriyordum.
Madam neden sonra çıktı. Fehime havluyu uzattı. Madam elini siler gibi yaptı havluya:
- Mersi - dedi.
Cicianne aşağıda haber bekliyordu gâvur karısının takunya giyip giymediği konusunda. Ben hiç bir tıkırtı duymamıştım, Fehime de duymamıştı. Fehime:
- Büyük hanım, galiba giymedi, hiç bir tıkırtı duymadım -dedi.
Ben de:
- Giymedi -dedim-, Tıkırtı duymadım ben de...
Cicianne dövünüyordu:
- Ah başımıza gelenler, karının arkasından bütün evi şartlamak gerekecek.
Derken, bir "yahu" daha koptu yukardan. Paşa baba bağırıyordu:
- Yahu Vilhelm'in heykeli nerde?
Alman madama gençliğinde Almanya'dayken kendisine verilmiş olan armağanı gösterecekti herhalde.
Cicianne:
- Gördün mü sarhoş oldular, şimdi de gâvurun heykelini istiyor diyordu.
Paşa baba bağırıp duruyordu yukardan:
- Yahu, nerde diyorum, Vilhelm'in heykeli.
Cicianne'nin yüzü iyice kararmıştı. Kendi kendine mırıldanıyordu:
- Ne bileyim ben nerde, namaz kılınan evde heykel mi olurmuş.
Bize de dert yanarak bilgi veriyordu:
- Almanya'dan geldiği zaman gâvurun koca putunu da beraberinde getirmişti. Ahıra mı koyduk, bodruma mı koyduk, ne bileyim ben şimdi nerde..
Paşa babanın sesi gitgide daha hızlı çıkıyordu:
- Yahu gelsenize buraya..
|
|
Soru 26 (82 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %53.66)
Yıl 2019. K. Kentinde yeni bir lider türedi. Kendini 'Muhteşemleştiren Süleyman' diye tanımlıyor. Ama Süleymancı değil. Fatihci. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'un fethinin bininci yıldönümünde, yani ...
Devamını okumak için tıklayın
|
Kanlar Ülkesinde Karnaval
Yazar: Süreyyya Evren
|
|
Yıl 2019. K. Kentinde yeni bir lider türedi. Kendini 'Muhteşemleştiren Süleyman' diye tanımlıyor. Ama Süleymancı değil. Fatihci. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'un fethinin bininci yıldönümünde, yani 2453'de geri geleceğine inananlardan. (Fatih - çok tatlısın ama yapamam.)
Önce küçük bir broşür çıkarıyor. Az sayıda mürid. Sonra giderek mahalle toplantıları. Misyoner müridler. Dev, kalın kitaplar; isimleri de hep SİBER-KAVGAMIZ 1, SİBER-KAVGAMIZ 2, SİBER-KAVGAMIZ 3, VS. (Süleyman, Süper-man)
Süley-man, 2019'u son kurtuluş savaşımızın başlangıç tarihi olarak ilan etti. Teorisi kısaca erkekliğe dayanıyor. Kabaca söylediği şuydu: bütün Türk kadınları da ameliyatla erkek olmalıdır! Gelişen teknolojinin artık bu ameliyatı çok sorunsuz bir hale getirdiği biliniyordu nasıl olsa.
Fikir yayıldı. Sonunda K. Kentinin bir köyünde uzman doktorlar ve teçhizatlar getirilerek "erkekleştirme çadırı" açıldı. Çadırın önünde bütün köylü kadınlarından oluşan uzun bir kuyruk göze çarpıyordu. Kuyrukta bekleşen kadınlar kameralara gülümsediler, ulusal basın ve tüm tv kanalları oradaydı, uzatılan mikrofonlara doğal yanıtlar verdiler. Kadınlardan biri şöyle diyordu: "tek bir şeyden eminim. Bu akşam eve gittiğimde kocam olacak o ibnenin götünü s.kicem." Bir başka kadın da "böyle çok da mutlu, çok daha sorunsuz bir dünyamız olacak, göreceksiniz," diyordu.
Ve o gece K. Kenti Paşalar köyünde tek bir kadın kalmadı. Bütün erkekler kendilerini Süley-man'ın deyimiyle 'tarihsel eşcinsel' ilan ettiler, eşcinselliği modern-ayıplığından kurtardılar.
İstanbul ve Ankara'daki gaylar Dünya gay tarihine geçişimizi coşkuyla kutladılar. Pek çoğu Paşalar Köyüne geldi, destek verdi, ve hatta bir kısmı oraya yerleşmek istedi. Köylüler yerleşmek isteyenlere iyi davrandılar, aralarına aldılar. Fakat kimi muhalif gaylerin protest gösteriler peşinde koştukları da görüldü.
Erkekleşen köyler hızla arttı. Hemen diplerinde komple erkeklerden oluşan bir köy olması komşu köyleri korkutuyordu. Kadınlarımızı nasıl koruruz diye düşünmeye başlıyorlar, sonunda onlar da erkekleştirmeye geçmeye karar veriyorlardı. % 60'ı erkekleşen K. Kenti komşu illeri korkutmaya başladı.
Komple erkekleşme bir salgın hastalık gibi bütün Anadolu'ya yayıldı.
|
|
Soru 27 (116 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %97.41)
Demiryolu geçidinin delisi Murlidharan, miltaşının üzerinde dengesini yitirmeden tüneyip bacak bacak üstüne atmıştı. Husyeleriyle penisi aşağı sallanıyor, 'KOÇİN 23' yazısını gösteriyordu.
...
Devamını okumak için tıklayın
|
Küçük Şeylerin Tanrısı
Yazar: Arundhati Roy
|
|
Demiryolu geçidinin delisi Murlidharan, miltaşının üzerinde dengesini yitirmeden tüneyip bacak bacak üstüne atmıştı. Husyeleriyle penisi aşağı sallanıyor, 'KOÇİN 23' yazısını gösteriyordu.
Murlidharan'ın üzerinde birinin getirip başına taktığı ve içi görünen bir aşçı külahına benzeyen plastik bir torbadan başka bir şey yoktu; torbanın arkasındaki manzara, bulanık, aşçı külahı biçiminde ama yine de kesintisiz akıp gidiyordu. Canı istese bile başlığı çıkaramazdı Murlidharan, çünkü kolları yoktu. '42'de, Hindistan Ulusal Ordusu'nun ön saflarda çarpışan birliklerine katılmak üzere evinden kaçmasının üzerinden bir hafta geçmeden, Singapur'da kopmuştu kolları. Özgürlük'ten sonra 1. Sınıf Özgürlük savaşçısı olarak kendini tescil ettirmiş ve ömür boyu geçerli bir birinci sınıf tren pasosu sahibi olmuştu. Ama pasoyu da, aklı gibi yitirmişti; bu yüzden artık ne trenlerde ne de tren istasyonlarındaki büfelerde yaşayabilirdi. Murlidharan'ın ne evi ne de kilitleyebilecek kapısı vardı, ama eski anahtarlarını büyük bir özenle beline bağlayıp taşıyordu. Zihni, içinde gizli zevklerin barındığı dolaplarla doluydu.
Bir çalar saat. Ezgili bir kornası olan kırmızı bir araba. Banyo için kırmızı bir bardak. Elmaslı bir eş. İçinde önemli kâğıtlar olan bir evrak çantası. Bürodan eve dönüş. Bir 'Üzgünüm Albay Sabhapathy, ama diyeceğimi dedim ben'. Çocuklar içinde gevrek muz cipsleri.
Trenlerin geliş-gidişlerini izledi. Anahtarlarını saydı.
Hükümetlerin iktidara gelip iktidardan düşmelerini izledi. Anahtarlarını saydı.
Otomobil camlarındaki, bakışları özlem dolu, hatmi burunlu çocukları izledi.
Evsizler, çaresizler, hastalar, ufaklar ve yolunu yitirmişler, bütün bunlar penceresinin önünden geçtiler. O hâlâ anahtarlarını sayıyordu.
Hangi dolabı açması gerekebileceğine hiç emin olamıyordu, ya da ne zaman. Alev alev yanan miltaşının üzerinde donuk saçları ve pencere gibi gözleriyle oturuyor ve ara sıra başka yere bakabilmekten mutlu oluyordu. Tekrar tekrar sayabileceği anahtarları olmasından da.
Sayılar işe yarardı.
Sayılar insanı uyuturdu.
Murlidharan sayarken ağzını oynatıyor ve biçimli sözcükler üretiyordu.
Onner
Runder
Moonner
Estha onu kır saçlarının dalgalı; rüzgâr alan kolsuz koltukaltlarındaki tüylerin kara lüleler biçiminde; cinsel organındaki tüylerin de siyah ve kıvırcık olduğunu gördü. Üç değişik türde tüyleri olan bir adam. Estha, bunun nasıl böyle olabildiğini merak etti. Kime sorabilirim diye düşündü.
|
|
Soru 28 (24 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %41.67)
- Bak demişti, kızı sana emanet ediyorum. Ayağı sakat olmuş. Bir kenarda sultan gibi oturacak, yiyecek, beslenecek.. Anladın mı?
Sümbül Dudu, kendi iki dizkapağının hizasına gelen ağzıyla sanki...
Devamını okumak için tıklayın
|
Fosforlu Cevriye
Yazar: Suat Derviş
|
|
- Bak demişti, kızı sana emanet ediyorum. Ayağı sakat olmuş. Bir kenarda sultan gibi oturacak, yiyecek, beslenecek.. Anladın mı?
Sümbül Dudu, kendi iki dizkapağının hizasına gelen ağzıyla sanki dizkapaklarıyla konuşur gibi cevap vermişti.
-Sen kasvet etmeyesin Beyzadem. Sümbül kulun emanetine İskender Padişah'ın tohumundan gelmiş bir hakiki sultan hanım gibi bakacak. Benim pansiyonum cihanın aktarında "Premier Classe" olarak nam vermiştir, demişti.
Sonra Kumarbaz Fışfış eline birkaç kağıt parayı sıkıştırınca keyfi daha ziyade gelerek:-Gel yavrusu gel! diye onun önüne düşmüş ve binanın üst katına çıkmıştı.
Bu üç katlı bir binaydı. Altta sokak kapısının karşısında bir mutfak vardı. Orta kattaki, en üst katta üç oda, orta katın sokak üstündeki odasında rengi solmuş ve çok eski bir kırmızı kadifeyle döşeli bir kanape ve iki koltuk vardı.
Duvarda asılı bir sutyen ilanı, Almanya eski imparatoru Kayzerin İstanbul'u ziyareti sırasında araba içinde alınmış bir resmi vardı. Bu resim bir gazete veya mecmuadan kesilmiş olacaktı.Sonra tam kapının üstünde kerli ferli bir eski Ermeni efendisine benzeyen pos bıyıklı bir adamın fotoğrafı vardı.
Yer tahtaydı. Kanapenin önünde uzun, kirli bir aslan postu, oymalı yaldızlı bir orta masanın üstündeki yanı kırık bir vazo, sinek pislikleriyle renkleri değişmiş yalancı çiçekler vardı. Pencerelerden birinin içinde renkleri soluk ve kirli kağıtlarla sarılı iki saksı duruyordu.Saksıların birinde iri yapraklar vardı. Biri solmuştu. Pencerelerde uçları fisto dantel gibi kesilmiş kâğıt istorlar vardı. Ve bunlar aşağıya kadar inikti.
Evvela bu odanın kapısını açan Sümbül Dudu, Kumarcı Fışfış'a:
-Biraz istirahati nefsedersin artık benim beyzadem. Damınla seni baş başa bırakayım! deyince Kumarbaz Fışfış büyük bir küfür savurmuş:
-Görmüyor musun cehennem tellalı. Karı tekerleklerden birisini kaybetmiş Ford otomobili gibi yanpiri gidiyor. Buraya gönül eğlendirmeye gelmedik! diye bağırmıştı.
- Aman ciğerparem katiyen hiddet etmeyesin. İnsan mahlukatın en naziğidir. Hiddet onun kalpgâhını çakiçak eder. Agnamoorsun birden. Malum ya senin gibi centilmenler bizim Galata'da parmak ilen gösterilir. Hem karıyı getir, hem de marizdir diye adiö edip bas git. Bu ulüvvücenab nişanesidir.
Kumarcı Fışfış:
-Karı değil makineli tüfek, dedi. Allah seni tevekkeli yamultmamış. Bu kızın odasını göster bakayım bana!
|
|
Soru 29 (143 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %57.34)
Onların hepsi de başarısız oldular. Öyle değil mi? Birden onlar adına üzülüyor, hem de çok üzülüyor. Arkasına döndüğünü, taşı cebinden çıkardığını, eve gittiğini ha...
Devamını okumak için tıklayın
|
Saatler
Yazar: Michael Cunningham
|
|
Onların hepsi de başarısız oldular. Öyle değil mi? Birden onlar adına üzülüyor, hem de çok üzülüyor. Arkasına döndüğünü, taşı cebinden çıkardığını, eve gittiğini hayal ediyor. Eve döndüğünde bıraktığı notları ortadan kaldıracak zamanı olurdu herhalde. Yaşamaya devam ederdi; son bir iyilikte bulunabilirdi. Dizlerine gelen akıntılı suyun içinde dururken fikrini değiştiriyor. Sesler duyuluyor, baş ağrısı başlamak üzere, kendini Leonard ile Vanessa'nın ellerine bırakırsa bir daha gitmesine izin vermezler, öyle değil mi? Kendisini bıraksınlar diye ısrar etmeye karar veriyor. Beceriksizce bata çıka (suyun dibi çamurlu) ilerliyor, sonunda su göğüs hizasına kadar yükseliyor. Irmağın yukarısına, balıkçının olduğu yere doğru bakıyor, kırmızı ceketli adam onu görmüyor. Irmağın sarı yüzeyinde (bu kadar yakından bakınca sarıdan çok kahverengine yakın) gökyüzü durgunca yansıyor. Algılayabildiği son şeyler demek bunlar: kırmızı ceketli bir balıkçı ve donuk suda yansıyan bulutlu bir gökyüzü. Neredeyse içgüdüsel olarak tökezliyor, taş onu suyun içine çekiyor. Bir an için, henüz, hiçbir şey olmuyor gibi; yeni bir başarısızlığa benziyor; içinden kolaylıkla çıkabileceği, buz gibi bir su yalnızca; ama sonra akıntı onu sarıp sarmalıyor, öylesine apansız, öylesine sertçe içine çekiyor ki, güçlü bir adam suyun dibinden uzanmış, bacaklarını yakalamış ve onu göğsüne bastırmış gibi oluyor. Çok mahrem bir duygu.
Bir saat kadar sonra kocası bahçeden eve dönüyor. "Madam dışarı çıktı," diyor hizmetçi, ufak çapta bir kuştüyü fırtınası salıveren eski püskü bir yastığı kabartırken, "çok gecikmeyeceğini söyledi."
Leonard haberleri dinlemek üzere oturma odasına çıkıyor. Masada, üzerinde adı yazılı olan mavi bir zarf buluyor. Zarfın içinde bir mektup var.
Canım,
Yeniden aklımı kaçıracağıma eminim;
Bu berbat dönemlerden birine daha
Tahammül edemeyeceğimizi hissediyorum.
Bu kez iyileşmeyeceğim.
Sesler duymaya başladım,
Dikkatimi toplayamıyorum.
Bu yüzden en iyi şey neyse
onu yapacağım. Sen bana
dünyadaki en büyük mutluluğu verdin.
Elinden geleni yaptın.
Bu korkunç hatalık gelene kadar
İki insanın bizim kadar mutlu olabileceğini
sanmazdım. Artık bununla savaşamıyorum,
senin hayatını berbat ettiğimin farkındayım,
ben olmasam çalışabilirsin. Çalışacaksın da,
buna eminim. Görüyorsun, şunu bile
doğru dürüst yazamıyorum. Okuyamıyorum.
Söylemek istediğim şu:
Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum.
Bana çok sabır gösterdin,
İnanılmaz derecede iyi davrandın.
Bunu söylemek istiyorum;
zaten herkes biliyor bunu.
Kurtulmam mümkün olsaydı,
beni kurtaran sen olurdun.
Her şeyimi yitirdim,
Yalnızca senin iyi biri olduğuna
İnancım kaldı geriye.
Senin hayatını daha fazla rezil edemem.
Bizden daha fazla mutlu olabilecek
İki insan yoktur.
V.
|
|
Soru 30 (75 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %70.67)
- Kurtarmak mı! diye devam ettim. Seni nasıl kurtaracakmışım? Belki benim durumum seninkinden de berbat! O gün sana bir sürü maval okurken neden suratıma: "Senin burada ne işin var? Git aklını kendine...
Devamını okumak için tıklayın
|
Yeraltından Notlar
Yazar: Fyodor Mihailoviç Dostoyevski
|
|
- Kurtarmak mı! diye devam ettim. Seni nasıl kurtaracakmışım? Belki benim durumum seninkinden de berbat! O gün sana bir sürü maval okurken neden suratıma: "Senin burada ne işin var? Git aklını kendine sakla" diye bağırmadın! O zaman birileriyle, kedinin sıçanla oynadığı gibi oynamak istiyordum. Seni küçük düşürmekle, ağlayıp sızlamana sebep olmakla istediğimi elde ettim. Ama sünepenin, yufka yüreklinin biri olduğum için dayanamadım. Sana adresimi verdiğim için aptallığıma doymayayım! O gün, daha eve gelmeden pişman olmuş, arkandan sana ağzıma geleni söylemiştim. Seni aldattığım için senden nefret ediyordum. Çünkü benim tek istediğim, sözcüklerle oynamak, hayalimi işletmekti. Yoksa başkasından bana ne? Hepinizin canı cehenneme!.. Ben huzur istiyorum, huzur! Bunu elde etmek için bütün dünyayı beş paraya değişirim. Bana, "Çay içmek mi istersin, yoksa dünyanın batmasını mı?" diye sorsalar, hemen "Çay içmek!" diye bağırırım. Bunu biliyor muydun? Ha? Ben alçağın, onursuzun, tembelin biriyim. Sen geleceksin diye korkumdan üç gündür dünya başıma zindan oldu. Bu üç gün beni en çok neyin kaygılandırdığını biliyor musun? Ben sana söyleyeyim: O gün karşına bir kahraman gibi çıkmıştım, oysa burada yırtık sabahlığımla yoksulluk, pislik içindeyim. Biraz önce yoksulluğumdan utanmadığımı söyledim. Yalan! Dünyada bundan korktuğum kadar hiçbir şeyden korkmuyorum. Hatta hırsızlık yapmaktan dahi... Çok gururluyum bu çıplaklığımla derimi soymuşlar gibi, havanın en ufak değişmesinden huysuzlanıyorum. Beni bu lime lime sabahlığımla yakaladığın için seni bağışlayamayacağımı hâlâ kafan almadı mı? Kurtarıcın, eski göz ağrın üstü başı dökülen, uyuz bir it gibi uşağının üzerine atılmış; beriki ise onunla alay ediyor!.. Sümsük bir karı gibi karşında gözyaşlarımı tutamayışımı hiçbir zaman bağışlamayacağım, bunu sana ödeteceğim. Hepsi için, hatta şu an söylediklerim için seni affetmeyeceğim! Çünkü bütün bunlardan tek sen sorumlusun. Çünkü elime sen geçtin. Çünkü ben alçağın biriyim. Yeryüzündeki solucanların en iğrenci, en zavallısı, en aptalı, en kıskancı benim. Onların benden kalır yanları yok, ama ne bileyim, onlar utanma bilmiyorlar. Bense... Bense... En beğenmediğim bir kimseden bile azar işitiyorum. İşte ben böyle bir adamım! Ama sen beni anlamıyorsan ne yapayım? Hem, senin orada pisi pisine gebermen de vız gelir bana! Sonra buraya geldiğin, beni dinlediğin için senden iğreneceğim hiç aklına gelmiyor mu? İnsan yaşadığı sürece ancak bir kez bütün içindekileri döker, o da iyice bunalıma düştükten sonra... Daha benden ne istiyorsun? Bütün olanlardan sonra neden hala karşıma dikilmiş, canımı sıkıyorsun! Haydi durma, bas git!
|
|
Soru 31 (76 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %84.21)
22 Kasım "Onu bana ver!" diye Tanrıya yalvaramıyorum. Ama çok zaman onu benim sanıyorum. "O benim olsun!" diye...
Devamını okumak için tıklayın
|
Genç Werther'in Acıları
Yazar: Johann Wolfgang von Goethe
|
22 Kasım "Onu bana ver!" diye Tanrıya yalvaramıyorum. Ama çok zaman onu benim sanıyorum. "O benim olsun!" diyemiyorum, çünkü o başkasının. Acılarımla alay ediyorum. Gönlümü kendi haline bıraksam, birbirine en yakın duygular bir araya gelecek. 24 Kasım Neler çektiğimi o da anlıyor. Bugün bana öyle bir baktı ki, bakışı kalbimin en derin yerine işledi. Onu odasında yalnız buldum. Bir şey söylemedim. O da yalnızca bana bakıyordu. Ondaki çekici güzelliği, yüzünde parlayan ruh yüceliğini görmüyordum artık. Bütün bunlar gözümün önünde silinmişti. Çok daha etkin bir bakışla beni büyülemişti. Bu bakış, candan bir acıma, tatlı bir ürperme doluydu. Niçin ayaklarına kapanmıyordum? Niçin boynuna atılıp bu bakışa binlerce öpücükle cevap vermiyordum? Çareyi piyanoya kaçmakta buldu. Hem çaldı, hem de hafif ve tatlı sesiyle güzel güzel söyledi. Dudakları bana hiç böyle güzel görünmemişti. Sanki bu dudaklar, piyanodan çıkan tatlı sesleri emmek için iştahla aralanmıştı. Yalnız bu seslerin gizli yankısı o güzel ağızdan duyuluyor gibiydi. Ah, ne olur, sana bunları duyduğum gibi anlatabilseydim! Daha fazla dayanamadım. Başımı önüme eğdim ve yemin ettim: Ey, üstünde meleklerin uçuştuğu dudaklar, size bir öpücük kondurmaya hiçbir zaman cüret etmeyeceğim. Ama, bunu istiyorum da... Fakat görüyor musun? Onu lekelemek kaygısı bir duvar gibi karşıma dikiliyor. Sonra bunun günahını çekmek de var. Günah mı? 26 Kasım Bazen kendi kendime şöyle diyorum: Bu alınyazısı yalnız sana vergi. Senden başka herkes mesut. Hiç kimse böylesine acı çekmemiştir. Sonra eski bir şairi okuyorum ve kendi kalbimin içini görüyormuş gibi oluyorum. Derdim çok büyük. Benden önce bu kadar çok acı çeken olmuş mudur acaba?
|
|
Soru 32 (74 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %74.32)
Sonra karısının ağladığını görerek:
- Bak, gözyaşlarını da çözümledim. Gözyaşında biraz kireç fos...
Devamını okumak için tıklayın
|
Mutlak Peşinde
Yazar: Honore de Balzac (Honoré de Balzac)
|
|
Sonra karısının ağladığını görerek:
- Bak, gözyaşlarını da çözümledim. Gözyaşında biraz kireç fosfatı, biraz sodyum klorür, sümüksü madde ve su var, diye ekledi.
Joséphine'in yüzünde beliren korkunç kasılmaları görmeden sözlerini sürdürdü; bilimin atına binmiş, kanatlarını açmış, maddesel dünyanın ötesine, uzaklara uçuyordu.
- Bu çözümleme, sevgilim, mutlak kuramın en büyük kanıtlarından biri. Her yaşam, bir yanma gerektirir; ocak iyi işledi mi yaşam da iyi işler, zayıfladı mı yaşam da zayıflar. Örneğin madenlerde çözülüp bozunma geç olur; çünkü madenlerde yanma sanal, gizli ya da fark edilmesi olanaksız bir yanmadır. Nemlilik doğuran yapıları sayesinde sürekli biçimde kendilerini tazeleyen bitkiler de, alabildiğine uzun yaşarlar; tufandan kalma çok sayıda bitki vardır. Ama doğa, ne zaman bir aygıtı kusursuzlaştırıp içine -bilinmeyen bir amaçla- canlılar dizgesini üç mertebeye ayıran o duygu, içgüdü ya da zekâdan birini katıştırırsa, bu üç organizmanın etkinliği, elde edilen sonuca doğrudan bağlı olarak çoğalıp azalan bir yanmayı gerektirir. Zekânın en yüksek noktasını simgeleyen ve düşünce dediğimiz o yarı-yaratıcı gücü doğuran biricik aygıtın sahibi insan, hayvanlar evreninde yanmanın en yüksek düzeyde gözlendiği yaratıktır. Çözümlemelerde insan bedeninde bulduğumuz fosfatlar, sülfatlar, karbonatlar bir bakıma bu yanmanın güçlü etkilerini gösterir gibidir bize. Bu maddeler, bütün üremelerin temelinde yatan elektrik akımı etkinliğinin insanda kalan izleri değil midir? Elektriğin, insanda, bütün öteki hayvanlardan daha çeşitli bileşimlerde kendini göstermesi de çok doğal değil mi? İnsanın mutlak ilkeyi daha büyük oranlarda emmesine olanak veren, başka bütün yaratıklardan daha güçlü yetileri olması gerekmez mi? Mutlağı böylesine büyük miktarlarda sindirmesi, daha kusursuz bir aygıt içinde gücünü ve düşüncelerini yaratmak için olmaz mı? Ben böyle olduğunu sanıyorum. İnsan bir ecza kabına benzer. Budala, fosfor ya da herhangi bir elektromanyetik madde açısından beyni en yoksul olan insandır; beyninde gereğinden fazla bu maddelerden bulunan kişilere de deli deriz; ortalama insanda bu maddeler azdır; kafası uygun miktarlarıyla doyuşmuş kişi ise dahidir. Durmadan sevdalanan insanlar, hamallar, dans meraklıları, oburlar, elektrik aygıtlarının gücünü yerinde kullanamayan kişilerdir. Böylece duygularımız...
|
|
Soru 33 (30 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %86.67)
Kartonlarını kapattı, bir kez daha, yönünü şaşırmış durumda, iç sıkıntısına gömüldü. Düşüncelerinin akışını değiştirmek amacıyla yumuşatıcı okumalara girişti,...
Devamını okumak için tıklayın
|
Tersine
Yazar: Joris-Karl Huysmans
|
|
Kartonlarını kapattı, bir kez daha, yönünü şaşırmış durumda, iç sıkıntısına gömüldü. Düşüncelerinin akışını değiştirmek amacıyla yumuşatıcı okumalara girişti, beynini soğutmak düşüncesiyle, sanatın patlıcangillerini denedi, daha tetanoslu ve fosfat açısından daha zengin yapıtlardan yorgun düşecek olan rahatsız ya da iyileşme yolunda insanlara çok çekici gelen şu kitapları: Dickens'ın romanlarını okudu.
Ama bu kitaplar beklediğinin tam tersi bir etki yarattı: o temiz yürekli tutkunlar, boyunlarına kadar giyinen o protestan hanım kahramanlar birbirlerini yıldızlar arasında seviyor, el ele tutuşarak gözlerini yere dikmekle, kızarmakla, mutluluktan ağlamakla yetiniyorlardı. Arılığın bu denli abartılması çabucak karşıt aşırılığa yöneltti onu; karşıtlıklar yasası uyarınca, bir uçtan ötekine atladı, coşkulu ve ateşli sahneleri anımsadı, çiftlerin insansal edimlerini, dilin ucuna geldiği zaman kilisenin ar duygusunun belirttiği gibi birbirine karışan öpüşleri, güvercin öpüşlerini düşündü.
Okumaya ara verdi, aşırı iffetli İngiltere'nin uzağında, Kilise'nin kınadığı küçük, çapkınlık günahlarını, cinsel özentileri kafasında döndürüp durdu; bir ruhsal sarsıntıya uğradı; beynine ve bedenine kesinmiş gibi gelen cinsel isteksizliği uçup gitti; sinirlerinin bozulmasında yalnızlık daha etkili oldu; bir kez daha dinin kendisi değil de yasakladığı edim ve günahların kötülüğü kafasından çıkmaz oldu; yakarış ve korkutmalarının alışılmış konusu çekti onu; aylardan beri duyarsız olan, önce dinsel okumaların kızgınlığıyla kımıldayan, sonra, bir sinirce bunalımı içinde, İngiliz yazarın yapay dilinin uyandırıp ayağa kaldırdığı cinsel yan başkaldırdı ve duyuların uyanması onu gerilere götürünce de eski çirkeflerin anısı içinde bocalamaya başladı.
Kalktı hüzünlü mü hüzünlü, kapağına yıldıztaşları serpilmiş küçük bir gümüş kutuyu açtı.
Mor bonbonlarla doluydu; birini aldı, şekerle kaplanmış olan bu pralinli bonbonun şaşırtıcı özelliklerini düşünerek parmaklarının arasında yokladı onu; eskiden, cinsel güçsüzlüğü kesinlik kazanmışken, burukluklar, pişmanlıklar, yeni istekler duymadan kadınları düşünürken, bu bonbonlardan birini dilinin üstüne koyup erimeye bırakır, sonra birdenbire, sonsuz bir tatlılıkla, eski hovardalıkların çok silik, çok bitkin anımsamaları başlardı.
|
|
Soru 34 (42 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %42.86)
İstanbul'daki Alman elçisi, babamın eylem felsefesinde, eylemin felsefeden önce geldiğini anlamıştı. Bu genç adam onu hem ilgilendiriyor, hem eğlendiriyor hem...
Devamını okumak için tıklayın
|
Altenburg'un Ceviz Ağaçları
Yazar: Andre Malraux
|
|
İstanbul'daki Alman elçisi, babamın eylem felsefesinde, eylemin felsefeden önce geldiğini anlamıştı. Bu genç adam onu hem ilgilendiriyor, hem eğlendiriyor hem de kafasını karıştırıyordu. Jön Türk akımı konusunda birkaç gevezenin görüşünü aldıktan sonra, onun da görüşünü sorduğu zaman, babam kendisini bir kenara çekmiş, "İzin verirseniz, sudan konuşmalara son verelim, ekselans! Denetleyebileceğimiz şeylerden söz edelim" demiş, sonra ona bu akımın -elçi bunu bilmiyordu- birkaç aydır aydın çevrelerinden taşıp subayları sarmaya başladığını, demokratik kışkırtmanın yerini ayaklanma tekniğinin araştırılmasına verdiğini belirtmişti.
Bir gün elçi, yarı şaka, yarı ciddi "Bu kurum nasıl ciddi bir propaganda yapabilir sizce?" diye sormuştu. Ne babam soruda aldanmıştı ne de elçi, babamın verdiği yanıtta, bir kaç ay sonra, bir propaganda servisi yaratılmış, babam da bu servisi elçinin dolaysız denetimi altında düzenleyip yürütmekle görevlendirilmişti.
Kendinden bile sakınıyordu; bir papalık elçisinden daha dikkatli davrandı. Basit bir dekordan başka bir şey olmayan propagandayı bir siyasal eylem aracı yapmak kararındaydı. Tüm iktidar Sultan Abdülhamid'in elindeydi; bunu Saray'ın içinde -vezirler ve çürümeye başlamış yönetim örgütüyle- yürütüyordu ya ayrıca, ama daha güçlü ve kendine daha yakından bağlı bir polis örgütüne benzeyen bu ikinci örgüt neydi, daha da önemlisi, nasıl bir amaç güdüyordu?
Genellikle, zorba yönetimlerinde, zorbanın politikası bilinir de kendisi pek bilinmez; buradaysa, sultanın kişiliği biraz biliniyor, ama politikasını hiç kimse anlayamıyordu. Deli olduğu söyleniyor, gerçekten de öyle görünüyordu.
Kendi seçtiği yatakta (aynı odada hiçbir zaman iki gece üst üste yatmadığı bilinir) bir tahtakurusu bulunca, bu tahtakurusunun zehirli olmasından kuşkulanmış, iki yüksek görevliyi kovmuştu; görüşmelere eli tabancasında çıkıyor, uyruğunun da gözlerini yere dikmesi gerekiyordu -bunlardan biri, sendeleyip de başını kaldırınca, sultan hemen ateş etmişti. Sarayda, "Türk" sözcüğü ancak aşağılama olarak kullanılıyordu; ordunun komutanları ulusçulukla mimlendi mi hemen kovuluyordu. Alaycı sultan, İstanbul'un başdolandırıcısını bahriye bakanlığına getirdikten sonra, bahriyeyi yıktığı için görkemli biçimde ödüllendirmişti onu. Halife'nin önünde "Türk Yurdu" sözlerini kullanmanın cezası ölümdü.
|
|
Soru 35 (81 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %82.72)
Emin Bey, suratını astı:
- Yasak benimle konuşmak... - Yoktur efendim, bize yasak masak... Paşa mısın sakı...
Devamını okumak için tıklayın
|
Kurt Kanunu
Yazar: Kemal Tahir
|
|
Emin Bey, suratını astı:
- Yasak benimle konuşmak... - Yoktur efendim, bize yasak masak... Paşa mısın sakın?... Çıkarmışsın resmileri giyinmişsin başıbozukları? - Yok... - Olmayasın kaçaklarımızdan biri... Yoktur efendim sonu kaçaklığın... Kaçılmaz efendim kanundan... Acımaz şeriatımızın kestiği parmak... - Kaçak değilim. - Bozma yüreciğini değil isen kaçak... Çünkü kızgındır gayetle efendim mahkememiz kaçak kısmısına... - Kızar mı mahkeme? - Değildir bizimkisi bildiğin mahkeme... Adı üstündedir İstiklal Mahkemesi... Kızar ki pa pa pa... Hoplar tavanı küllahı... Cep aynasında bıyıklarını burmakla uğraşan başçavuşa kaçamak baktı. Var mıdır kalıp cigaranız efendim... Atasın bir tanecik Karaoğlan'a...
Emin Bey enikonu ürktü. "Yok" demek istediği halde, diyemedi. Bu pis herifin elini üstüne sürmesi değil, hiçbir yerine değmeden kendisinden bir şey alması bile midesini bulandıracaktı.
Yan cebine attığı paketi çıkardı, çekinerek uzattı, telaşla konuştu:
- Ateş yok ama... - Üzmiyesin yüreciğini Kara Şapkalı efendim, vardır Allahımıza şükür, kavımız çakmağımız... Karşısına çömeldi. Fitilli çakmağından sigarayı yaktı, üst üste çekti. Çıktı on birden asılacaklarımız, efendim, oldu on üç... Düştü işimiz, köşker takımına yeniden...
- Köşker nedir?
- Biz deriz efendim köşker... Siz dersiniz okumuşlar, dülger... Yoktur efendim bu Gâvur İzmir'inde, pulanyasına, bıçkısına güç yetirir usta köşker... Yonamaz efendim buranın köşkerleri, dara ağaçlarımızı yolunca... Tango... Şikâyetim vardır ayrıcana urgancılardan, demircilerden... Bükemezler efendim, bunlar urganlarımızı sıkıcana... Kopar iş üstünde... Döğemez Gâvur İzmir'in demircileri halkalarımızı can gücüyle, kırılır cam gibi cenabetler, düşer asılacaklarımız, çıkmadan canları... Yere baktırır bu herifler hükümatımızı, dosta düşmana karşı... Derler efendim, "Nasıl urgandır bu Türk'ün urganı? Nasıl halkadır, efendim, bu halkacıklar..." İstemem efendim böyle densizlik...
Emin Bey boş bulunup sordu:
- Çoktan beri mi yapıyorsunuz bu zanaatı?
|
|
Soru 36 (34 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %76.47)
Efendimle bundan önceki konuşmalarımızda sırası düşmüş, genel olarak devlet yönetimi nedir, bunu anlatmış; ama özellikle, bütün dünyanın haklı olarak hayran kaldığı, gıpta ettiği o bizim yetkin anayas...
Devamını okumak için tıklayın
|
Gulliver'in Gezileri
Yazar: Jonathan Swift
|
|
Efendimle bundan önceki konuşmalarımızda sırası düşmüş, genel olarak devlet yönetimi nedir, bunu anlatmış; ama özellikle, bütün dünyanın haklı olarak hayran kaldığı, gıpta ettiği o bizim yetkin anayasamız üzerinde durmuştum; ve bu ara bir rastlantı olarak, devlet bakanı sözü geçtiğinden, efendim, bu adla, hangi yahoo'ları kastettiğimi bildirmemi emretmişti.
Efendime nasıl bir adam olduğunu anlatacağım kişinin, devletin başkanı olduğunu söyledim ve şöyle devam ettim: Başbakan hiç neşe ya da üzüntü, sevgi ya da nefret, merhamet ya da öfke duymayan bir yaratıktır. Bütün tutkusu, zenginlik, iktidar ve unvan elde etmek için gösterdiği şiddetli bir istekten başka bir şey değildir. Sözlerini, ne düşündüğünü açığa vurmaktan başka her yolda kullanılır; gerçeği, ancak yalan sanılacağını düşündüğü zaman bildirir; ancak doğru sanacağınızı kestirdiği zaman da yalan söyler. Bir kimseyi arkasından fena halde çekiştirdi mi, o adam muhakkak yükselir; ama tutar da, sizi yüzünüze karşı ya da başkalarına övmeye başlarsa, artık sizin için umut yok demektir. Elde edebileceğiniz en kötü lütuf da vaattir; hele bunu yeminle kuvvetlendirirse. O zaman, her akıllı kimse bütün umudunu keser, çekip gider.
Bir adamın başbakan olabilmesi için üç çare vardır; ya bir yolunu bulup, karısını, kızını ya da kardeşini kullanır; ya başbakana ihanet edip ayağını kaydırır; ya da, millet meclislerinde, saraydaki ahlak bozukluklarına karşı şiddetli bir tepki gösterir. Ama akıllı bir hükümdar, daha ziyade bu üçüncü yolu seçenleri hizmetinde kullanmak ister; çünkü böyle tepki gösteren efendiler, hükümdarlarının istek ve tutkularına köle olup boyun eğmeye en yatkın kimseler olduklarını göstermişlerdir. Bütün görevler başbakanların emrinde olduğu için bunlar, senato ya da büyük meclisin çoğu üyelerine bu görevleri peşkeş çekerek, iktidar mevkiinde tutunurlar; sonunda, devlet bakanlarının dokunulmazlık yasası denen (efendime bunun ne olduğunu anlattım) bir kaçamakla, kendilerini her türlü hesap vermeye karşı güvenceye alıp, dağarcıklarını ulustan soydukları ile doldurarak devlet hizmetinden çekilirler.
Bir başbakanın köşkü birçok kimseyi aynı meslekte yetiştiren bir okuldur. İçoğlanları, uşaklar ve kapıcı efendilerini taklit ederek, kendi çeşitli alanlarında birer başbakan kesilirler; ve bakanlık için gereken küstahlık, rüşvet ve yalan gibi üç ilkede usta olmayı öğrenirler. Böylece birçok seçkin kimse gözlerine girmek için bunlara dalkavukluk eder; bazen de, bunlar hüner ve küstahlıkları sayesinde, çeşitli aşamalardan geçerek efendilerinden sonra bakan bile olurlar.
|
|
Soru 37 (54 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %77.78)
Araç ilk çarpışmanın etkisiyle geri kayarken, arabanın içindeki dört kişi de kendi aralarında ikinci bir çarpışmaya kurban gitti. Pürüzsüz yüzleri, arabalarının kaportasına uça...
Devamını okumak için tıklayın
|
Çarpışma
Yazar: J. G. Ballard
|
|
Araç ilk çarpışmanın etkisiyle geri kayarken, arabanın içindeki dört kişi de kendi aralarında ikinci bir çarpışmaya kurban gitti. Pürüzsüz yüzleri, arabalarının kaportasına uçarcasına savrulan bu bedeni daha yakından görmek ister gibi ön cama yapışmıştı. Hem sürücü hem de kadın yolcu ön cama yuvarlanmışlar, alınlarını motosiklet sürücüsü ile aynı anda cama çarpmışlardı. Çevrelerinde cam parçaları bir kaynaktan fışkırırcasına dört bir yana dağılmıştı, mankenlerin bedenleri, sanki bir olayı kutlarmış gibi çok daha olağandışı bir konuma kavuşmuştu. Motosiklet sürücüsü süslü ön camı kırarak yatay uçuşuna devam etti, yüzü dikiz aynasıyla parçalandı. Dirseği pencere pervazına çarptığı anda kolu kopup omurgasının yüz metre ötesinde hurdaya dönen motosikletin parçalarına ve cam kırıklarına karıştı. Sağ kolu çatlamış ön cama çarptı, önce sileceğin keskin kenarına takılan eli kolundan ayrıldı, sonra eliyle dirseği arasında kalan bölüm camı kırarak ön koltukta oturan kadın yolcunun yüzüne çarptı ve kadının sağ yanağını kopartıp beraberinde götürdü. Motosiklet sürücüsünün bedeni havalı bir slalom hareketiyle yana savruldu, kalçaları ön cam çerçevesinin sağına çarparak bunu ortadaki kaynak noktasında iki büklüm etti. Bacakları arabanın çevresine savruldu, kaval kemikleri yan kapılara çarptı. Şekilden çıkan motosiklet takla atarak arabanın tepesine çöktü. Gidonu ön cam boşluğundan içeri geçerek ön koltuktaki kadın yolcunun kafasını uçurdu. Ön tekerlek ve krom çatal kanatlar tavanı çökertti, yerinden fırlayan tekerlek zinciri öne savrulan motosiklet sürücüsünün başını yaraladı. Bedeninden kopan parçalar arabanın arka tekerleğine çarpıp geri sekti ve sanki uzun süre donmuş bir halde kaldıktan sonra birden çözülünce tuzla buz olan camın yerlere saçılan parçalarının arasına karıştı. Bu arada, arabanın sürücüsü yerinden fırlayan direksiyona çarpıp koltuktan aşağı, direksiyon kolunun altına kaymaya başladı. Ellerini ensesine kaldırmış biçimde duran başı kopmuş karısı ön panele yuvarlanmıştı. Başı deri koltuğa sıçramış, oradan arka koltuktaki çocukların arasına fırlamıştı. Çocuklardan Brigitte adındaki daha küçük olanı başını arabanın tavanına kaldırmış ve annesinin başı arka cama çarpıp sol kapıdan çıkmadan önce arabanın içinde oradan oraya savrulurken ellerini dehşetle havaya kaldırmıştı. Araba yavaşlayıp sürüklenmeye devam ederek durdu. İçindeki dört yolcu cam parçacıklarıyla işlenmiş alanda yığılıp kaldı. Anlamsız el kol hareketleri sona ermiş, yeniden duygudan yoksun bir insana dönüşmüşlerdi. Cam parçalarından oluşan yığın çevrelerinde son bir kez savruldu.
|
|
Soru 38 (41 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %48.78)
Öteki, "Tanrı insanı bir kez şeytan yoluna sokmaya görsün. Dürüstlüğün seni koruyor, beni ise kışkırtıyordu. Ben bahse uyup, senin gözünün önünde, hiçbir zaman kanıtlayamayacağ...
Devamını okumak için tıklayın
|
Yargıç ve Celladı
Yazar: Friedrich Dürrenmatt
|
|
Öteki, "Tanrı insanı bir kez şeytan yoluna sokmaya görsün. Dürüstlüğün seni koruyor, beni ise kışkırtıyordu. Ben bahse uyup, senin gözünün önünde, hiçbir zaman kanıtlayamayacağın bir suç işledim." İhtiyar anılarına dalmıştı alçak sesle, "Üç gün sonra," dedi, "bir Alman işadamıyla birlikte Mahmut Köprüsü'nden geçerken, onu gözlerimin önünde suya ittin." "Zavallıcık yüzme bilmiyordu, sen de bu işte öylesine beceriksizdin ki, olumsuz sonuçlanan bir kurtarma denemesinden sonra ancak yarı boğulmuş olarak Haliç'in pis sularından çıkartabildin. Bu cinayetin pırıl pırıl bir yaz gününde, denizden hafif bir meltem eserken, köprüde kaynaşan kalabalığın içinde, turist sevgililer, Müslümanlar ve yerli dilencilerin arasında gerçekleşmesine karşın, hiçbir şeyi kanıtlayamadın. Tutuklanmamı sağladın, boşuna. Saatlerce süren soruşturmalar hiç işe yaramadı. Mahkeme benim anlattıklarıma, işadamının kendisini öldürmüş olduğuna inandı. İhtiyar her zamankinden daha soluk bir yüzle acı acı, "Tüccarın iflas etmek üzere olduğunu ve son çare olarak boş yere dolandırıcılığa başvurduğunu kanıtlamayı başardın," dedi. Öteki, "Kurbanımı titizlikle seçmiştim dostum," diye karşılık güldü. Komiser, "Ve böylece bir cani oldun, diye karşılık verdi. Öteki dalgın dalgın Türk bıçağı ile oynuyordu. En sonunda umursamazlıkla, "Evet caniye benzer biri olduğum yalan değil!" diye karşılık verdi. "Ve sen nasıl daha iyi bir kriminolog oldunsa, ben de gitgide daha iyi bir cani oldum. Ama gene de senden bir adım ilerdeydim, bana bir türlü yetişemiyordun. Kara bir hayalet gibi senin uğraşı alanına girdim ve nerdeyse burnunun dibinde gitgide daha pişkin, daha ürkütücü, daha lanet suçlar işledim, ama sen hiçbir zaman bu yaptıklarımı kanıtlayamadın. Budalaları yenebiliyordun, ama bana gelince yeniliyordun." Sonra ihtiyara dikkatle ve eğleniyormuş gibi bakarak konuşmasını sürdürdü. "Böylece sürdürdük yaşamımızı. Sen patronlarının buyruğunda, emniyet müdürlüklerinin havasız odalarında, bir merdiven basamağından öbürüne tırmanarak küçük çapta başarılar kazanıyordun, hırsızlar, kalpazanlar, yaşamasını bilmeyen zavallı insancıklar, bilemedin küçük katilciklerle uğraşıyordun. Bana gelince kimi kez karanlıkta, büyük kentlerin karmaşıklığı içinde, kimi kez nişanlarla süslenerek parlak konumlarda, canım çektiğinde taşkınlıktan bir iyilik meleği kesilerek, başka bir kez aklım estiğinde kötülüğü seçerek yaşıyordum. Eğlenceli bir serüven yaşamı! Senin özlemin benim yaşamımı yıkmaktı, benimki ise sana karşın onu sürdürmekti. Evet, "bir gecede" sonsuza değin bağlandık birbirimize."
|
|
Soru 39 (52 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %82.69)
"Bu şekilde sözünüzü kestiğim için özür dilerim bayan. Sanırım bu tür konulardan pek anlamadığım bir gerçek. Benim sınıfıma ait değil bunlar. Fakat öğreneceğim. "
 ...
Devamını okumak için tıklayın
|
Martin Eden
Yazar: Jack London
|
|
"Bu şekilde sözünüzü kestiğim için özür dilerim bayan. Sanırım bu tür konulardan pek anlamadığım bir gerçek. Benim sınıfıma ait değil bunlar. Fakat öğreneceğim. "
Sözleri sanki bir tehdit gibiydi. Sesi kararlı çıkıyor, gözleri parlıyordu, yüz hatları sertleşmişti. Kıza adamın çenesinin açısı değişmiş gibi geldi, ucu nahoş bir şekilde saldırgan görünüyordu. Aynı zamanda adamdan yükselen yoğun bir erkeklik dalgası gelip onu sarmış gibiydi.
"Sanırım bunları... öğrenebilirsiniz," diye gülerek sözlerini bitirdi. "Çok güçlüsünüz."
Bakışları bir an kaslı, bir boğanınki kadar kalın, güneşte bronzlaşmış, her yerinden sağlık ve güç fışkıran boyna takıldı. Adam karşısında kızarmış, aciz görünüyordu ama yine de ona doğru çekildiğini hissetti. Zihnine hücum eden uygunsuz bir düşünceyle şaşkına döndü. İki elini bu boynun üstüne koyabilse bütün kuvvet ve canlılık ona geçecekmiş gibi geliyordu. Yaradılışında var olan, hayali bile kurulmamış bir ahlaksızlık ortaya çıkıyordu sanki. Üstelik ona göre kuvvet, kaba ve hayvani bir şeydi. İdealindeki erkek güzelliği hep ince bir zarafet olmuştu. Ama düşünce devam ediyordu. Bu güneş yanığı boyna dokunmayı arzulaması onu çılgına çeviriyordu. Aslında sağlıksız bir bünyeye sahipti, hem bedeninin hem de zihninin kuvvete ihtiyacı vardı. Fakat bunun farkında değildi. Bildiği tek şey, daha önce hiçbir erkeğin berbat grameriyle onu dehşete düşürüp duran bu adam kadar etkilemediğiydi.
"Evet, sakat değilim," dedi adam. "Zorda kaldım mı hurda demiri bile sindirebilirim. Fakat şimdi, anlattıklarınızın çoğunu hazmedemiyorum. Bu konuda hiç eğitim görmedim, anlarsınız. Kitaplardan ve şiirlerden hoşlanırım, zaman buldukça da okurum ama okuduklarım hakkında sizin gibi düşünmemiştim hiç. Bu yüzden onlar hakkında konuşamıyorum da. Tanımadığı bir denizin ortasında haritasız, pusulasız kalmış bir gemici gibiyim. Şimdi bu eksikliklerimi gidermek istiyorum. Belki de siz beni yola koyarsınız. Tüm bu konuştuklarınızı nasıl öğrendiniz?"
"Okula giderek sanırım ve çalışarak," diye cevapladı kız.
Adam "Ben de çocukken okula gitmiştim," diye itiraz edecek oldu.
"Evet, fakat ben liseden, derslerden, üniversiteden söz ediyorum."
"Üniversiteye mi gittiniz?" diye sordu içten bir şaşkınlıkla. Kızın kendisinden en az bir milyon mil uzaklaştığı hissine kapıldı.
|
|
Soru 40 (49 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %75.51)
Dışarıda bir şey bağırdı. Babamın kara kıllı, büyük ve yağlı gibi görünen çüküne ve taşaklarına bakakaldım ve dışarıda, adada hayvani bir şey çığlık attı. Bab...
Devamını okumak için tıklayın
|
Eşekarısı Fabrikası
Yazar: Iain Banks
|
|
Dışarıda bir şey bağırdı. Babamın kara kıllı, büyük ve yağlı gibi görünen çüküne ve taşaklarına bakakaldım ve dışarıda, adada hayvani bir şey çığlık attı. Babamın bacakları titriyordu. Sonra turuncu ve titrek bir ışık peydahlandı dışarıda, hiç olmaması gereken bir yerde, kum tepelerinin üzerinde ve çığlıklar, bağırışlar, melemeler ve haykırışlar yükseldi; her yeri tutan haykırışlar.
"Aman Tanrım, bu da ne?" diye soludu babam, titreyen başını pencereye çevirerek. Geri çekildim, sonra yatağın etrafından dolanıp pencerenin önüne gittim. Korkunç sesler ve tepelerin öte yanındaki ışık yakınlaşır gibiydi. Işık, evin arkasındaki büyük kum tepesinin ardında harelenmişti, Kafatası Arazisinin olduğu yerde; dumanlar arasında sarı sarı titreşiyordu. Ses, yanan köpeğin çıkardığı sese benziyordu; ama çoğalmıştı, durmadan tekrarlanıyordu ve tonu değişikti. Işık gitgide güçlendi ve tepenin üzerinden bir şey aşağı doğru koşmaya başladı, yanan, bağıran ve Kurukafa Arazisi tepesinden denize doğru koşan bir şey. Bir koyun ve peşinden de diğerleri. Önce iki tane, sonra yarım düzine kadar kumların ve otların üzerinden aşağı boşandı. Bir iki saniye içinde yamaç yanan koyunlarla kaplanmıştı, postları alev içindeydi, çılgınca inleyerek tepeden aşağı koşuyorlar, otları ateşe vererek alevden bir iz bırakıyorlardı.
Sonra Eric'i gördüm. Babam titreyerek yanıma geldi; ama ona aldırmadan, tepenin üzerinde zıplayıp dans eden o sıska adama baktım. Eric bir elinde koca bir meşale, diğerindeyse bir balta tutuyordu. O da çığlık çığlığaydı.
"Aman Tanrım, olamaz," dedi babam. Ona döndüm. Pantolonunu topluyordu. Onu itip kapıya koştum.
"Yürüsene," diye bağırdım. Gelip gelmediğine bakmadan dışarı çıkıp aşağıya koştum. Bütün pencerelerden görülüyordu alevler, her yerden işkence çeken koyunların bağrışları geliyordu. Mutfağa girdim, geçerken biraz su alsam mı diye düşündüm; ama sonra bir işe yaramayacağına karar verdim. Verandadan bahçeye koştum. Sadece arka bacaklarının üst kısımları yanan bir koyun neredeyse sürtünerek yanımdan geçti, tutuşmuş olan önbahçeyi katetti, kapının önünde son kez meleyerek yön değiştirdi, alçak çitin üzerinden atlayarak önbahçeye geçti. Eric'i bulmak için evin arkasına dolandım.
|
|
Soru 41 (42 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %61.90)
Akılda tutulması en güç şeylerden biri de şudur: Bir adamın bir alanda değeri, başka bir alanda da değerli olmasını gerektirmez. Newton'un matematiği, onun dinbilimini kanıtlamaz. Faraday, elektrik ko...
Devamını okumak için tıklayın
|
Ses Sese Karşı
Yazar: Aldous Huxley
|
|
Akılda tutulması en güç şeylerden biri de şudur: Bir adamın bir alanda değeri, başka bir alanda da değerli olmasını gerektirmez. Newton'un matematiği, onun dinbilimini kanıtlamaz. Faraday, elektrik konusunda haklı, ama Sandemanianism konusunda haksızdı. Eflâtun son derece güzel yazdığı için, onun zararlı felsefesine hala inanmaktayız. Tolstoy kusursuz bir romancıydı; ama öyle oluşu, onun ahlâk konusunda düşüncelerinden nefret etmemize; estetik, toplumbilim ve din alanında onu hor görmemize engel olamaz. Bilim adamları ve felsefecilerin kendi alanları dışındaki ahmaklıklarına şaşmamalı. Hattâ bu ahmaklıkları önlemenin çaresi yoktur neredeyse. Çünkü beyin işlevlerinin aşırı gelişmesiyle, bütün öteki işlevlerin yozlaşacağı besbellidir. Örneğin profesörlerin çocuk kaldığı herkesçe bilinir; yaşamayla ilgili sorunlarla karşılaşınca, gülünç denecek kadar basit hal çarelerine başvurmaya kalkarlar. Ruh işlerinde uzman olanlar için de ayni şeyi söyleyebiliriz: Ermişler, son derece akılsızdırlar, çocukturlar. Bir sanatçıda uzmanlaşma ve tek yanlı gelişme daha az görüldüğü için, benliğin bir bölümü kesilen bilim adamlarından farklı olarak, her bakımdan daha sağlam olması gerekir bir sanatçının. Felsefecilerin ve ermişlerin eksik yanları ve aptallıkları bulunmaması gerekir bir sanatçıda. İşte bu yüzden Tolstoy gibi bir adamı bağışlamak ayrıca güçtür. Çünkü içgüdülerimizle ona güveniriz; bir aydın kişiye ya da ruhla ilgili konularda uzman geçinen birine güvendiğimizden çok ona güveniriz. Sonra bir de bakarız ki, Tolstoy, en derin içgüdülerini yanlış yola saptırmış; San Francesco D'Assissi kadar ahlâkçı, Kant kadar, ya da dinbilimcisi Newton kadar ahmak ve zararlı oluvermiş. (Ah, Kant'ın o "koşulsuz buyrukları" yok mu! Üstelik bu yaşlı adamın ancak meyve şekerlemesi karşısında derin bir heyecan duyabildiği de herkesçe bilinen bir gerçek!) Bu durum karşısında, doğru yolda sandıklarından bile kuşkulanıyor insan. Örneğin Rampion'dan. Rampion eşsiz bir sanatçı. Ama dünya görüşleri doğru mu acaba? Ne yazık ki, resimlerinin ve yazılarının güzelliği, görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamaz. Şu da var ki, iki nedenden ötürü, yaşamakla ilgili sorunlarda görüşlerinin doğruluğuna inanıyorum. Birincisi Rampion, başkalarından daha gerçekçi bir yaşam sürdüğü için daha doğru yaşıyor. Başkaları gerçeklerle karşılaşınca saklanıyorlar; ya da tatsız buldukları gerçeklerin var olmadığına, var olmaması gerektiğine inanmak istiyorlar. Rampion ise tüm gerçekleri hesaba katıyor; sonra da (o aptal Hıristiyanların, aydınların, ahlâkçıların, becerikli işadamlarının yaptıkları gibi) gerçekleri önceden tasarlanmış doğru bir yaşama biçimine uydurmaya çalışacağı yerde; kendi yaşama biçiminin gerçeklere uyması için bir çaba gösteriyor.
|
|
Soru 42 (91 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %94.51)
Erika, belli bir sonuca varmak istedikleri için büyük çaba sarf eden insanları seyretmeyi çok iyi biliyor. Müzik ile zevk arasında, aslında son derece büyük o...
Devamını okumak için tıklayın
|
Piyanist
Yazar: Elfriede Jelinek
|
|
Erika, belli bir sonuca varmak istedikleri için büyük çaba sarf eden insanları seyretmeyi çok iyi biliyor. Müzik ile zevk arasında, aslında son derece büyük olan fark, burada küçük bir farka dönüşür. Erika doğayı izlemeyi pek sevmez, başka sanatçıların çiftlik evlerini yenileyip durdukları ormanlık bölgeye hiç gitmez. Şimdiye kadar hiçbir dağa çıkmadı, hiçbir göle dalmadı, hiçbir sahilde uzanıp yatmadı. O , kayak da yapmaz. Erkek, sonunda ter içinde, harekete geçtiği yere yığılıp kalana kadar hırsla orgazm istifliyor. Banka hesabı bu çabalarıyla oldukça kabardı. Erika bu filmi, hiç kimse tarafından tanınmadığı (sadece kasadaki kadın onu tanıyor ve sayın bayan diye selamlıyor) bir banliyö sinemasında çoktan iki defa izledi bile. Daha fazla izlemek niyetinde değil, çünkü o daha sert pornodan hoşlanıyor. Kent merkezindeki bu sinemada insan türünün zarif şekillendirilmiş örnekleri herhangi bir acı duymaksızın ve herhangi bir acı çekme ihtimali ortaya çıkmaksızın hareket ediyorlar. Som lastik. Oysa acının kendisi zevk, yıkma, yok etme arzusunun sonucudur ve en yüksek biçimiyle zevkin bir türüdür. Erika, kendi katlinin sınırını severek aşıyor. Banliyö sinemalarında acıyı biçimlendirme, acıyı süsleme umudu daha fazladır. Bu lime lime olmuş, tarazlanmış amatör oyuncular daha ağır çalışırlar, herhangi bir filmde görünebildikleri için aşırı minnet duyarlar. Bu oyuncuların bir çok kusurları vardır: deri lekeleri, sivilceler, yara izleri, kabuk bağlamış yaralar, selülit, yağ bezeleri. Saçları kötü boyanmıştır. Ter. Kirli ayaklar. Koltukları son derece rahat kibar sinemalarda, estetik açıdan çok iddiası olan filmlerde erkekte de kadında da yüzeysel görünürler. İkisine de, asitlere, tepinmelere ve ısıya dayanıklı, kir tutmaz naylon deriler sıkıca geçirilmiştir sanki. Ucuz pornodaysa, erkeğin kadının içine girerken duyduğu şehvet gizlenmiş değildir. Kadın konuşmaz, eğer konuşursa daha çok konuşur! Daha çok! Böylece diyalog tükenmiş olur, fakat adamın tükenmesine daha çok var, zira o, hasislikle ulaştığı zirveyi korumak ya da mümkün olduğunca yenilerini biriktirme arzusunda.
|
|
Soru 43 (80 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %68.75)
- Biliyor musun Andrey, benim içimde ne yakıcı, ne de kurtarıcı hiçbir ateş yanmadı. Hayatımda hiçbir zaman başkalarınınki gibi gittikçe renklenen, parlak bir güne çevrilen bir sabah olmadı; bir sabah...
Devamını okumak için tıklayın
|
Oblomov
Yazar: İvan Aleksandroviç Gonçarov
|
|
- Biliyor musun Andrey, benim içimde ne yakıcı, ne de kurtarıcı hiçbir ateş yanmadı. Hayatımda hiçbir zaman başkalarınınki gibi gittikçe renklenen, parlak bir güne çevrilen bir sabah olmadı; bir sabah ki yakıcı öğlesi geçtikten sonra yavaş yavaş solsun ve kendiliğinden akşama karışsın. Hayır, benim hayatım sönmüş başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanmayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kötü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz, toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum. Mina ile de hayatımı, kuvvetlerimi harcadım: onu sevdiğimi sanarak gelirimin yarısından fazlasını israf ettim. Nevski bulvarında kürklü mantolar arasında bir aşağı bir yukarı dolaştığım zamanlar; evlenecek iyi bir kısmet olduğum için akşam toplantılarına çağrıldığım zamanlar; şehirden sayfiyeye, sayfiyeden Gorohova sokağına taşındığım zamanlar, hayatımı, kafamı boşu boşuna harcıyordum. İlkbahar benim için ıstakoz ve istiridye mevsimiydi; sonbahar ve kış kabul günleriyle doluydu; yaz gezintilerle geçerdi... Bütün hayat, tembel ve rahat bir uyku idi. Gururumu da nelerde kullandım? Ünlü bir terziye elbise ısmarlamakta; tanımış aileler içine kabul edilmekte; Prens P.'nin elini sıkmakta... Gurur hayatın tuzudur derler; gururum nereye gitti? Ya ben yaşadığım hayatı anlayamadım, ya da bu hayatın hiçbir değeri yoktu. Daha iyisini de bulamadım, göremedim, kimse göstermedi. Sen bir gelip, bir kayboluyordun, kuyruklu yıldız gibi; bense her şeyi unutuyordu, ağır ağır, sönüyordum.
|
|
Soru 44 (59 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %88.14)
Paris'e, kendimi, kültüre, dile, sokak yaşamına ve -biraz tereddütlü bir laubalilikle kuşkusuz şunu da ekleyebilirim- kadınlara vermek kararlılığıyla gitmiştim. Önceleri, bilerek, İngilizlerden, İngil...
Devamını okumak için tıklayın
|
Metroland
Yazar: Julian Barnes
|
|
Paris'e, kendimi, kültüre, dile, sokak yaşamına ve -biraz tereddütlü bir laubalilikle kuşkusuz şunu da ekleyebilirim- kadınlara vermek kararlılığıyla gitmiştim. Önceleri, bilerek, İngilizlerden, İngiliz gazete ve kitaplarından uzak duruyordum; dilim viskiyi ve Coca-Cola'yı reddettiği gibi İngilizlere özgü deyişleri de reddediyordu. El kol hareketleri yapmaya başladım: Fransızca sesli harfleri birbirlerine tam olarak eklemleyebilmek için dile ve dudaklara daha fazla iş düşmesi gibi, ellerin de yeni yerlere gitmeleri bekleniyordu. Sıkıntıyı gösterebilmek için parmaklarımı çenemin kenarına sürtüyordum. Ağzımın kenarlarını aşağı doğru eğerken omuzlarımı silkmeyi öğrendim. Avuç içlerim içeriye dönük şekilde, parmaklarımı midemin önünde kavuşturuyor, sonra dudaklarımla plomp, diye bir ses çıkararak iki başparmağımı aniden kaldırıyordum. Bu son jest -"Bu konuda en ufak bir fikrim bile yok," anlamına geliyordu- okulda alay konusu olurdu. Bayağı iyi yapıyordum bunu.
Ne var ki konuşmakta, el kol hareketlerinde ve sosyal katılımda ilerleme kaydettikçe, bütün bu gelişime karşı içimde daha fazla bir direnç baş gösterdi. Yıllarca sonra, Amerikan ordusunda hizmet gören Japonya doğumlu kadınlar hakkında Kaliforniya'da yapılan bir araştırmayı okudum. Japoncayı hâlâ İngilizce kadar düzgün konuşan bu tür kadınların oluşturduğu geniş bir koloni vardı: Kadınlar dükkânlarda ve kendi aralarında Japonca, evdeyse İngilizce konuşuyorlardı. Onlarla ilkin Japonca ve ikinci olarak da İngilizce olmak üzere, yaşamları hakkında iki kez görüşme yapılmıştı. Sonuçlar şunu gösteriyordu ki, Japonca konuştukları zaman kadınlar sıkı sosyal dayanışmanın değerinin bilincinde, boyun eğmeye hazır ve özveriliydiler; İngilizce konuştukları zaman ise bağımsız, açık görüşlü ve çok daha dışa dönüktüler.
Bu denli kesin bir ikiye bölünmenin başıma geldiğini söylüyor değilim. Ama bir süre sonra şunun kesinlikle bilincine vardım ki, inanmadığım şeyleri söylüyor değilsem de, en azından daha önce aklıma getirmediğim şekillerde düşündüğümü bilmediğim şeyler söylüyordum. Kendimi genellemeler yapmaya, yaftalamaya, listelemeye, bölümlemeye, açıklamaya ve zihin açıklığına - Tanrım! Evet, zihin açıklığına daha eğilimli buldum. Bir çeşit iç huzursuzluğu hissediyordum; yalnızlık değildi bu (Annick vardı), yurt özlemi değildi, İngiliz olmakla ilgili bir şeydi. Sanki bir parçam başka bir parçama birazcık sadakatsizlik ediyormuş gibi de bir duyguya kapıldım
|
|
Soru 45 (29 yarışmacı tahminde bulundu. Yanıt veren yarışmacıların doğru cevabı bulma yüzdesi: %37.93)
"Hepimiz varoluşumuzun herhangi bir anında sormuşuzdur kendimize; elimize hayatımızı yeniden yaşama fırsatı geçseydi tekrar aynı şekilde mi yaşardık, hangi yanlışlardan sakınır...
Devamını okumak için tıklayın
|
Bizim Toprak / Terra Nostra 2 Cilt (Kutulu)
Yazar: Carlos Fuentes
|
|
"Hepimiz varoluşumuzun herhangi bir anında sormuşuzdur kendimize; elimize hayatımızı yeniden yaşama fırsatı geçseydi tekrar aynı şekilde mi yaşardık, hangi yanlışlardan sakınırdık, hangi ihmal edilmiş şeyleri düzeltirdik, o gece o kadına onu sevdiğimi söylemeli miydim, neden ölümünden bir gün önce babamı ziyaret etmedim, kilisenin kapısında bana avuç açan dilenciye cebimdeki parayı vermeli miydim, hiç durmadan seçtiğimiz kişileri, işleri, kârları, fikirleri yeniden seçebiliriz, çünkü hayat bir şeyle başka bir şey arasında sonsuz sayıda seçimlerden ibarettir, hiç bitmeyen bir seçim, ama biz öyle olduğuna inansak bile asla özgürce karar veremeyiz, seçimlerimiz bize başkalarının, yani tanrıların, hâkimlerin, hükümdarların, kölelerin, babaların, anaların, çocukların dayattığı koşullarla belirlenir."
"Bak; tiyatromun birbirine geçmiş çerçevelerinde göreceksin en mutlak hatıraların geçişlerini: Öyle olabilecek olan ama olmayanların belleği; en büyük ve en küçük ayrıntılarına kadar, yapılmamış hareketler, söylenmemiş sözler, feda edilmiş seçimler, ertelenmiş kararlar, Ciceron'un sabırlı sessizliğini gör Catilina'nın aptalca komplosunu duyduğunda, Calpurnia'nın martın 15'indeki Senato toplantısına katılmaması için Caesar'ın nasıl ikna ettiğini, Salamis'te Yunan ordusunun yenilişini, Augustus'un hükümdarlığı sırasında Filistin'in Beytlehem kentinde bir ahırda bir kız çocuğunun dünyaya geldiğini gör, Pilatus'un kâhin kadını bağışlamasını ve Barabbas'ın çarmıhta öldüğünü gör, Sokrates'in zindanda beklediği sırada intihardan vazgeçişini gör, Odysseus'un nasıl öldüğünü gör, akıllı Troyalılar şehrin surları dışında buldukları tahta atı yaktıkları zaman askerlerin ateşler içinde cayır cayır yandığını, Makedonyalı İskender'in yaşlandığını, Homeros'un sessizce izleyişini; gör -ama kimseye söyleme- Helen'in evine dönüşünü, Eyüp'ün evden kaçışını, Habil'in kardeşi tarafından unutuluşunu, Medea'nın kocası tarafından hatırlanışını, krallıkta barış hüküm sürsün diye Antigone'nin tiranın yasasına boyun eğişini, Spartacus'un isyanının başarı kazandığını, Nuh'un gemisinin battığını, Lucifer'in Tanrının yanındaki mevkisine geri döndüğünü, Tanrının onu affettiğini; ama diğer ihtimali de gör: İsyan etmek istemeyen ve cennette kalan uysal bir şeytan; bak, Cenovalı Colombo'nun deve üstünde yolculuk ederek Büyük Han'ın sarayı Cipango'ya batıdan doğuya doğru karadan giden yolu aradığını; çerçevelerin dönmesini ve birbiri içinde yitmesini izle, genç çoban Oedipus'un ölene kadar üvey babası Korinthoslu Polybus'la yaşamaya razı olduğunu gör, ve Jacosta'nın yalnızlığını gör, eksik, bomboş olduğunu hissettiği hayatının elle tutulmaz acılarını; yalnızca günahkâr bir düş kurtarabilir onu; gözler çıkartılmayacak, kader olmayacak, trajedi gerçekleşmeyecek ve Yunan düzeni çökecek trajik günahlar olmadığı için, çünkü o günahlar düzeni bozar, yeniden tamir eder ve sonsuza dek canlı tutar: Roma'nın gücü zapt edemedi Yunan ruhunu; ancak ve ancak trajedinin yokluğuyla zapt edilebilir Yunan; bak, müslümanların işgal ettikleri Paris'e, Augustinus'la olan mücadelesinde Pelagius'un zaferine ve takdis edilmesine, Herakleitos'un nehrinin sularının Platon'un mağarasını basmasına; bak Dante ve Beatrice'in düğününe, asla yazılmayan bir kitaba, yaşlı bir hovardaya ve Asisi tacirine, Gicotto'nun hiç resim yapmadığı boş duvarlara, bir çakıl taşı yutup deniz kıyısında boğularak ölen bir Demosthenes'e. Gör en önemli ve en önemsiz ayrıntıları, bir prensin beşiğindeki dilenci ve dilencinin beşiğindeki prens; ölü doğan çocuğun büyümesi ve büyümüşken ölen çocuk; çirkin kadın, güzel; çolak, eksiksiz; cahil, alim; aziz, ahlaksız; zengin, fakir; savaşçı, müzisyen; politikacı, filozof; tiyatronun üstünde durduğu bu büyük dairenin azıcık bir dönmesi yeter, üç eşkenar üçgenle örülen daire çevresi içinde çoklu bileşimleriyle hareket eden yedi yıldızın, üç ruhun, yedi dönüşümün ve tek bir gözün büyük planı: Kızıldeniz'in suları ikiye yarılmadı, Toledo'daki küçük bir kız bilemedi bir kilisenin yedi eş sütunundan hangisini tercih ettiğini ya da akşam yemeğinin iki eş nohudundan hangisini tercih ettiğini, Yahuda rüşvet almadı, 'Kurt geliyor!' diye bağıran oğlana kimse inanmadı."
|
|
|