Sepetinizde Ürün Bulunmamaktadır.


  • ANASAYFA
  • Yazar Röportajları - Metin Uca
Yazar Röportajları - Metin Uca

Yazar Röportajları - Metin Uca





Onu pek çoğumuz televizyon ekranından tanıdık. Tiyatro sahnelerinden kitap raflarına kadar birçok alanda karşımıza Metin Uca, sekiz yıllık bir aranın ardından bu kez Alışmadık Gözde Lens Durmaz adlı yeni kitabıyla çıktı karşımıza. Destek Yayınları ofisinde bir araya geldiğimiz Metin Uca ile yeni kitabından tiyatro oyununa, televizyon projelerinden tarih merakına uzanan keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

 

 

Öncelikle bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

 

Ne demek! Ben kitabı insanlara ulaştıran tüm kanalları çok önemsiyorum. Idefix’in de çok özel bir yeri var. Bir kuraklaşma yaşandığı ve anaakım medyanın hali de ortada olduğu için kitap meraklılarının kitaba ulaştığı kaynaklarda derdimi anlatmak benim için de önemli. O yüzden büyük bir keyifle karşınızdayım.

 

Başka vesilelerle karşımıza çıktınız ama son 8 yıldır yeni bir kitap haberi alamıyorduk sizden. Neden bu kadar uzun bir ara verdiniz?

 

Birkaç nedeni var. Ben güne tanıklık eden kitaplar yazmayı seviyorum. Yazınsal değeri olan kitaplar değil bunlar; biraz hinlik, biraz gülmece, biraz kara mizah var yazdıklarımın içinde. Son beş yıldır bir delirme dönemi yaşıyoruz. Bu arada Gezi’yle birlikte başlayan yeni ve özel bir gülmece tarzı var ve o benim gıpta ettiğim, genç bir zeka. Bu zekanın karşılığını bulduğu bir yer ise sosyal medya. Onunla da yarışma şansı yoktu, çünkü o gündem hızla değişir ve aynı günde, birkaç saat içinde ortadan kalkarken ve onun komedisi üretilirken yavan kalma, lezzetsiz olma, tekrara düşme ihtimali vardı. Bütün bunları düşündüğüm için biraz geri durdum. Bir de serinkanlı gözlemlerle hem bu mantıktaki genç kardeşlerimin ilgisini çekecek bir şey yazayım, hem Olacak O Kadar’la yetişmiş kuşak kendinden bir şeyler bulsun, hem de bir lezzeti, yazınsal bir tadı olsun dedim. Tüm bunlara birden kalktıştığınızda zaman alıyor. Ne yapacağınıza karar vermeniz gerekiyor. Ne yazarsanız buradaki boşluğu yakalayabilirsiniz? Bu süreçte gülmece dergileri de kapandı. Sadece kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan değil, üçüncü sayfada yaptıkları espri haftalık bir işte bile ortadan kalkıyor. Kitapta onu kullanmaya kalktığınızda daha da zorlanıyorsunuz. Öyle olunca bana sığınacak tek bir yer kaldı: Tarih. Tarihten yola çıkarak ve tarihteki izdüşümlerini alarak, tarihi kendim gibi anlatayım dedim. Bu ortaya çıkan öyküler aslında günümüze göndermeler. Bunu yaparken kimi zaman düşsel bir durum, bir kurgu var; kimi zaman da tamamen gerçeği anlatıyor, o da çok fazla bilmediğimiz bir tarafı. Ben buradan yola çıkayım, hem bugüne tanıklık edeyim ve onu anlamlandırayım hem de birazcık da deneme lezzeti olan bir şey yapayım dedim. Çünkü bugüne kadar kitaplarımı yazarken göreli de olsa bir özgürlük ortamında yaşıyorduk. Şu anda geldiğimiz noktada, bazı şeyleri dile getirmenin neredeyse imkansız olduğu bir dönemden geçerken ne sığınılacak mizah ne de izah kalmadı. Öyle olunca birazcık tarihten yola çıkarak ne anlatabileceğime baktım. O yüzden de biraz bekledim. Özellikle son üç yıldır bunların bir kısmını biriktirirken bir kısmının da ne şekil aldığını görmeye çalıştım. Nedenim de şuydu: Bazı şeyler öyle bağıra çağıra, öyle parmak sallayarak, öyle delirme sınırında anlatılıyor ki! Oysa bir arada yaşamaya mahkumuz, sevmesek de bir arada olacağız. Bu yüzden de ortak bir akılla bir şeyler yaratacağız. Bunu yakalamak ve koruyabilmek adına biraz daha serinkanlıyım, korkumdan değil ama. Dokuz boğumlu olan dilim de on bir boğuma çıktı. Herkesin delirdiği bir ortamda bari ben olgunlaşayım dedim. Birilerinin sakin kalması gerekiyor, ben sakin olmaya çalışanlardanım.

 

Kurguya göz kırpan bir tarafı da var bu kitabın. Örneğin bazen bir hamamböceğinin ağzından da dinleyebiliyoruz hikayeyi. İleride kurgu yazmak gibi bir niyetiniz de var mı?

 

Ben iyi bir anlatıcı olmaya çalışıyorum ve en iyi televizyonda anlatıyorum. Kitleleri de en çok etkilediğim alan orası. Orada nitelikli işler yapmaya çalışıyorum. Ama televizyonun yetersiz kaldığı her yerde de ürün vermeye çalışıyorum. Ben yazar değilim ama yazmazsa rahat edemeyecek bir adamım. Bu sekiz yıllık süre içinde birikenler yalnızca bunlar değil, bir kısmı sadece. Daha da uzun olabilirdi bu kitap ama ben istemedim. Onlu yaşlarında olup da beni televizyondan tanımayan genç bir kuşak var. Onların bir kısmı beni sosyal medyadan tanıyorlar. Onlara “Bakın, Metin Abi’niz böyle bir şey de yapıyor,” demek istedim. Çünkü ben hep gençlerle ve gençler için ürettim. Zihnen hala gencim. Kendimi övmek için söylemiyorum. Bu özelliğimi beni tanımayan genç kardeşlerime de anlatmak istedim. Umarım onlarda da karşılığını bulur. Kurguya daha çok gider miyim derseniz… Ben gülmeceyi çok seviyorum ama gülmecenin pek mümkün olmadığını görüyorum. Çünkü neşesini kaybetti toplum. Bizde her şey trajikomik oluyor ne yazık ki.

 

Dediğiniz gibi, birçoğumuz sizi önce televizyonda tanıdık. Ama sizi bir süredir televizyonda da göremedik. Televizyona dair yeni bir projeniz var mı?

 

Var, yine bir yarışma programı. Üzerinde görüştüğümüz bazı formatlar var. Olabilecek kanallar da var. Olabilecek kanallar derken şunu kastediyorum: İşin rengini ve devamlılığını korumak adına işin arkasında durabilecek bir kanal olmalı. Çünkü benim derdim o. Passaparolla’da 700’ü aşkın bölüm çekmişiz. Onun dışında TRT’de 150 bölümden fazla süren başka bir yarışma yaptım. İnsanlar beni yarışmalarla ve stüdyo programlarıyla hatırlıyorlar. Fakat bazen bazı ortamlarda bulunmamak daha iyi olmaya başladı. Hem özlenmek, hem de tuhaf bir kavganın içerisinde unsur olup kirlenmemek anlamında. Ben kirlenmedim bu anlamda.

 

Az evvel de söylediğiniz gibi, bu kitap birçok tarihi olaya da referans veren bir kitap. Peki sizin bu tarih merakınız nereden geliyor?

 

Birincisi yaşlanmaktan. İkincisi ülkede otuz yılı aşkın süredir gazetecilik yapmaktan, ülkeni ve insanını gözlemlemekten. Tarih tekerrürden ibaret değil. Biz onu saçmalıklarımızla tekrar eder hale getiriyoruz bence. Yani ben kırpık bir bıyık bırakacaksam o kırpık bıyığın Hitler’inki değil, Charlie Chaplin’inki gibi olmasını tercih ediyorum. Hayatımı da böyle bakarak şekillendirmeye çalıştım. Benim cevapları bilmem gerekmiyor, insanlar kendi cevaplarını veriyor zaten. Ben soruları çoğaltmaya çalışıyorum, bu kitap da soruları çoğaltan bir kitap. Neden tarih dersek, şunu söyleyebilirim ki tarih çok iyi bir hakim. Size söylediği şeyi önyargısız olarak anlarsanız fark edersiniz. Kitabın girişindeki Hürriyet Gazetesi benim özgeçmişim, ben o gün doğdum. Ve o gazeteye bakınca hiçbir şeyin değişmediğini gördüm. Sadece o dönemde hırsızlık yapanlar yurt dışına kaçıyorlarmış utançlarından. Onun dışında parlamento anlaşmazlıkları, trafik kazaları, yolsuzluklar, yetmeyen maaşlar, bütün gündem aynı baktığınızda. 56 yıldır oh diyememiş bir adamın yakınma hakkı gibi biraz tarihe bakışım. Bir de büyük şeylerin değil, asıl küçük şeylerin tarihinin çok önemli olduğunu fark ettim. O küçük şeylerin tarihi üzerinden giderek bugünü ve hayatı anlamlandırmaya çalışıyorum.

 

Sizi çoğunlukla sosyal medyadan tanıyan genç kuşağın bu son kitabınıza yaklaşımı ne oldu peki?

 

İki ayrı grup var aslında. Beni sadece bu kitapla tanıyan da var, 12-18 yaş grubu. Onlar için şaşırtıcı, yeni bir abi oldum. Daha önceden yazdıklarımı bilenlerse hayal kırıklığına uğramadıklarını söylediler. Gülmecenin biraz buruklaşmasının aslında ülkeyle at başı gittiğini de söylediler. Çok daha komik öyküler yazsaydım belki bu kadar etkili olmazdı. Evet, mizah giderek zorlaştı. Karınca belini incitmeden, insanları üzmeden ama “Hiciv de budur kardeşim hatırlıyor musun?” diyen bir tarzda yürümeye çalışıyorum bu kitapta. O yüzden gençler de bunu yürekli buldu. “Bu kitap bir ihtiyaç değil ama iyi ki var,” dediler. Berlin bombalanana kadar Almanlar savaşta ne durumda olduklarını bilmiyorlardı. Bu bence çok önemli bir habersiz kalma halidir. Ben bu türden habersiz kalmaların, bu denli sert olmasa da, yaşandığı bir dönemde bu kitabın bir iğne olmasını istiyordum. Bu işlevi de yerine getirdiğini gördüm. Birileri rahatsız oluyorsa doğru bir şey yapıyorum diye düşünüyorum.

 

Biraz da yeni başlayan gösteriniz “Bunu Mu Demek İstedim?” den bahsetmek isterim.

 

İlk iki gösterimizi İzmir’de yaptık ve çok güzel geri dönüşler aldık. Ev kavramının ortaya çıkmasından itibaren insanın ilişkilerini ve kültürünü belirleyen en önemli unsur yemek yemek. Yemek beraber yaşamayı da getiriyor, oradan aşka bağlanıyoruz. Yemeğin bu yolda kullanılmasından bahsederek yatak odasına, oradan da tuvalete geçiyoruz ve skatoloji, yani dışkıbilim üzerine ilginç örnekler veriyoruz tarihten. Japonların tuvalet tanrısıyla da, Yunanların yellenme tanrısıyla da tanışıyorlar bu gösteride. Tabii ben tek başıma bu kadar detaya inemezdim. Orada da Prof. Dr. Özlem Kumrular devreye girdi. Değerli bir bilim kadını kendisi. Birlikte çalışmak için yola çıktık, belki başka ürünler de verebiliriz. Bir de Türkiye’de ciddi bir kabare sorunu var. Tabii ki Devekuşu Kabare’nin döneminden ve koşullarından bahsetmiyorum. Ama sonraki döneme baktığınızda 2 ya da 3 eser var, başka yok. Ben bu alanın çok zengin olduğunu ve bu alanda çok önemli eserler verebileceğimize inanıyorum. Geçmişten bugüne, her şeyi kapsayan bir kabare için de kolları sıvamasam da düğmeyi çözdüm diyebilirim. Çünkü çok keyif aldım bu çalışmadan, tarihin sahnede anlatıldığı ilginç bir gösteri çıktı ortaya.

 

Bu Destek Yayınları’yla ilk ortak çalışmanız. Destek Yayınları’yla yolunuz nasıl kesişti peki?

 

Bu kitap konusunda bana yardımcı olan, benim kitap cadısı dediğim iki dostum var. Tüm süreçte beni anlayan ve yeniliklere açık birileriyle çalışmak istedim. Bu kitabı kadınlar şekillendirdi. Ben de hayatını kadınlara teslim etmiş bir adamım. Kapak fotoğrafını çeken Fethi Karaduman dışında bu kitabı kadınlar oluşturdu. Bu bakış bana çok şey katıyor, çünkü kadın sıcaklığını ve yaratılığını seviyorum. Ben de iki kadınla yola çıktım; kitap cadıları ve benim dostlarım aynı zamanda, Ajans Letra’dan Sevi Sönmez ve Ebru Değirmenci. Onlar kendilerine yakın birini arıyorlardı, benim isteklerimle en çok örtüşen de Destek Yayınları oldu.





1 ADET