Sepetinizde Ürün Bulunmamaktadır.


  • ANASAYFA
  • Yazar Röportajları - Mario Levi
Yazar Röportajları - Mario Levi

Yazar Röportajları - Mario Levi

Ünlü yazar Mario Levi bu kez aslında hepimize tanıdık gelen, yolumuzun hiç olmazsa bir kez düştüğü bir mahalle ile çıktı  karşımıza: Yanlış Tercihler Mahallesi. Birbiri içine geçen öyküleriyle oldukça enteresan bir mozaik yaratan karakterler arasında dolaşan Mario Levi’yle yeni romanı Yanlış Tercihler Mahallesi üzerine sohbet ettik.

Öncelikle yeni romanınız tebrik ederim. Ben çok ilginç buldum romanı ve çok keyif alarak okudum. Bende iç içe geçmiş öykülerden oluşan bir labirette ilerliyormuşum hissini yarattı. Bu romanda karakterlerin hikayesi mi daha ön plandaydı sizin için, yoksa kurduğunuz biçim mi?

Şuradan başlayalım; benim roman anlayışımda galiba biraz muhafazakârlık var. Neden bu ifadeyi kullanıyorum? Çünkü ben hâlâ “Romanda hikaye çok önemlidir,” diyorum. Romanda hikayenin gözardı edilemeyeceğini düşünüyorum, hatta hikayeyi önem sırasında ilk sırada tutuyorum ve “Mutlaka hikaye olmalıdır,” diyorum. Bu açıdan bakıldığında tabii ki ilk ihtimal öne çıkıyor; yani kahramanların hikayesi önemliydi. Burada biraz durmamız lazım. Ben Bu Oyunda Gitmek Vardı ile yazarlığımda yeni bir döneme girdiğimi hissediyorum. İddia etmiyorum, hissediyorum. O da şu: Bugüne kadar yazabildiklerimi yazdım, artık kendime yeni ifade yolları, yeni anlatım teknikleri aramaya başladım. Bu durumda da ikinci ihtimal öne çıkıyor, yani biçim önemli oluyor. Ama şu da kesin; bu hikayeler olmasaydı böyle bir biçim olmayacaktı. Biçim ancak içerikle anlam kazanabilir. Önce hikaye ortaya çıkar ardından da o hikayeyi nasıl farklı bir biçimde kurgulayabiliriz sorusu gelir. Bu labirent ifadesini sevdim. Gerçekten de öyle. Hatta zaman zaman bu labirette kaybolmaya başladığımı bile hissettim yazarken ve bu kaybolma hissi hoşuma gitti. O zaman “Daha da ileri git, daha da kaybol!” dedim kendi kendime. Günümüzde de bu tür denemeleri genç yazarlarda görüyorum, birtakım yeni biçimler denemek güzel, mutlaka yeniliklere ve denemelere açık olmalıyız ama iş sadece ve sadece bir biçim denemesinde kalırsa ve bir içerikle desteklenmezse benim için hiçbir değeri yok. Bu tartışma başka yönlere gidebilir, onun farkındayım, daha derinleşebilir. Başlangıç bir hikaye bulma çabasıydı ama hikaye bulunduktan sonra da “Bu hikayeleri nasıl farklı bir biçimde kurgulayabilirim?” sorusu öne çıkmaya başladı. Her ikisi de birbirini besledi ve tetikledi desem doğrudur.

 

Karakterlerin hikayeleri birbirine eklemlenerek bir zincirin halkaları gibi devam ediyor. Siz bu zincirin ilk halkasını nerede yakaladınız? Bu hikaye fikri sizde nasıl oluştu?

Binbir Gece Masalları. Binbir Gece Masalları beni çok etkilemiş bir eser olarak ilk fikri verdi, yani ilk kıvılcım oradan. Ben Binbir Gece Masalları’nın tamamını okumuş insanlardan biriyim. Bir efsane vardır: “Binbir Gece Masalları’nın tamamını okuyan delirir,” derler. Ben henüz delirmedim. Henüz delirmedim ya da zaten deli olduğum için okudum. Fakat Binbir Gece Masalları’ndaki Şehrazat’ın bir masalı bitirdikten sonra bir başka masalın kapısını açması fikri beni çok etkilemişti. Romandaki yaşlı hikayeciyi de biraz öyle gördüm. Birbirini doğuran masallar, birbirini doğuran hikayeler fikri benim her zaman aklımı çeldi. Belki burada bu anlatım yöntemi çok öne çıktı ama aslında duygu olarak hep vardı, yıllar evvel yazdığım İstanbul Bir Masaldı’da da vardı bu. Bu şekilde yazılmadı ama duygu olarak vardı bir masalın bir başka masalı, bir hikayenin bir başka hikayeyi çağırıştırması. Hikayelerin dünyasında bu şekilde ilerlemek bana büyük bir heyecan veriyor, hüzün de veriyor bazen tabii. Çünkü “Bu işin içinden çıkamayacağım bir türlü,” diyorum. Şimdilerde bir hikaye kitabı yazıyorum örneğin, yine aynı yöntemi kullanıyorum. Ben ilişkilerimizi de biraz öyle yaşadığımızı düşünüyorum doğruyu söylemek gerekirse, yaşadığımız hikayelerde de bir kapı bütünüyle kapanmıyor veya bir kapı durduk yere açılmıyor. Bunu mizacımızın getirdiği bir kader olarak da görmek lazım. Dolayısıyla bu kitapta bir hikayeden bir diğer hikayeye geçerken hiç zorlanmadım. Yaptığım tek bir şey vardı: Kendimi duygularımın akışına bırakmak. Ama başlangıçta, sadece başlangıçta “Evet, belli insanları anlatacağım,” fikri vardı. Belki sorunuza daha yalın ve daha somut bir yanıt vermem de gerekirse şunu söyleyebilirim: İlk düşündüğüm hikayeler Nuri’nin ve Cüce Ruhi’nin hikayeleriydi, fakat sonra araya başka hikayeler de girdi.

 

Siz Binbir Gece Masalları’ndan bahsettiniz, benim de okurken aklıma bir başka klasik geldi: Don Kişot. Orada da iki anlatıcı vardı malum, sizin romanınızda da iki anlatıcı var. Bu fikrime katılır mısınız?

 

Katılıyorum. Ama samimi bir itirafta bulunmak isterim: Bu hiç aklıma gelmedi. Belki şu an biraz da sesli düşünerek  açıklamasını yapabilirim. Bana “Bugüne dek okuduğunuz dünya klasiklerinden on roman sayın,” desen sayacaklarımdan biri de Don Kişot’tur ve beni çok etkilemiştir. “Hiç aklıma gelmedi,” derken samimiyim ama öte yandan şunu da söyleyebilirim; bazen birtakım etkiler bilinçaltınıza yerleşiyor ve bilinçaltınız siz farkında olmadan bir yolda ilerlemenize imkan tanıyor veya sizi o yolda yürümeye mecbur ediyor. Haliyle böyle bir etki taşımış olabilirim, bunun hiçbir mahsuru da yok. Çünkü ben hep şunu söylerim: Okumalar bireyseldir, bizde birtakım izler bırakır. Tabii ben Cervantes’ten daha şanslıyım, Cervantes yazmaya başladığında önünde bir Don Kişot örneği yoktu, bende bir Don Kişot örneği var. Fena da değilmiş Don Kişot’la aynı yere konmak, hoşuma gitti doğrusu!

 

Peki bu iki anlatıcıdan siz kendinizi hangisine daha yakın görüyorsunuz?

 

Bu ne zor bir soru, çalışmadığım yerden geldi! Başlangıçta yaşlı hikayeciye yakındım galiba. Yaşlı hikayecinin kırgınlıkları, biraz hayal kırıklıkları, sessiz sedasız isyanı, yalnızlığı çok bana aitti. Ama galiba zamanla, metinler ortaya çıktıkça ve roman yazıldıkça ikinci anlatıcıyı daha çok benimsemeye ve sevmeye başladım. Orada da benim çok derinlerimde taşıdığımız muzip yanım ortaya çıktı ve galiba şimdi roman bittikten sonra kendimi ikinci anlatıcıya daha yakın hissediyorum diyebilirim.

 

Siz bir hikaye toplayıcısıymışssınız gibi geliyor bana. Kendi yaşantınızdan ve geçmişinizden bir şeyleri biriktirmişsiniz ve şimdi peyderpey onları ortaya çıkarıyormuşsunuz gibi... Bu insanları tanıyor musunuz diye sormayacağım, fakat siz nasıl bir ortamda büyüdünüz ve bu insanlar sizin kadrajınıza girdi?

Siz her ne kadar sormadıysanız da şunu söyleyeyim: Hakikaten bu kahramanların hepsi benim hayallerimden çıktı, yani somut olarak hiçbirini tanımadım, onu hemen söyleyeyim. Bir hikaye toplayıcısı olarak o malzemenin neredeyse tamamını İstanbul Bir Masaldı’da harcadım. Hepsini döktüm diyebilirim. Orada hepsi çok gerçek, hakikaten tanıdığım karakterler vardı. Tabii değişime uğramıştı elbette ama vardı, onu söyleyebilirim. Hikaye toplayıcısı olduğum doğru, hatta her yaşadığımı bir hikaye gibi görüyorum. Her yaşadığım benim için bir hikaye ihtimalidir. Bu iyi mi kötü mü bilmiyorum, fakat başka türlüsünü yapamıyorum artık. Geniş bir ailem vardı; annaannemler dokuz kardeşti; dedemin bir abisi, bir de kızkardeşi vardı ve orada da çok başka ilginç hikayeler vardı. Dedemin abisi Fransa’da toplama kamplarında öldü, aralarında bir çeşit baba kız ilişkisi olan 16 yaş küçük bir kız kardeşi vardı. Her birinin ayrı bir hkayesi vardı ve düşünün ki o dokuz kardeşin eşleri, çocukları, o çocukların da çocukları var. Dolayısıyla malzeme çok. Bu hikaye toplayıcısı lafını sevdim. Şu açıdan sevdim: Ben çok yalnız bir çocuktum. Kardeşim yoktu, üstelik içine kapanık bir çocuktum. Yalnızlıktan çıkardıklarım olmuş. Olmuş diyorum, çünkü yaşarken farkında değildim, ancak yıllar sonra fark ettim. Çok gözlemlemişim çevremi, çok dikkatle seyremişim ve hep onlardan bir şeyler kalmış hayatımda. Biraz da galiba yalnız kalmış olmanın ya da yalnız bırakılmış olmanın bedelini ödetmek istiyorum insanlara. “Bunların hepsini gördüm ve hep oradaydım,” dedim hep.  Bu sadece insanlar için de söz konusu olmadı; mekanlar için de söz konusu oldu. Ve hatta nesneler eşyalar için de söz konusu oldu, ben onlardan da bir dünya insa ettim kendime. Bazen öğrencilerime “Hayatınızda sizin için önem taşımış bir nesnenin hikayesini yazın,” derim. Zaman zaman şöyle bir şeyle karşılaşırım: “Bende öyle derin izler bırakmış bir eşya olmadı ki,” der bir öğrencim, ben de şaşırır kalırım nasıl böyle bir hayat olabilir diye. Çünkü ben size henüz hikayesini yazmadığım ama yazabileceğim yüz nesne sayabilirim bir çırpıda. Haliyle bu yalnız çocuk galiba etrafa başka gözlerle baktı, yalnız olduğu için çok şey keşfetti. Bir anlamda da kendi kendine yetmeyi öğrendi. Ben yalnız kalmaktan hiç korkmam mesela. Ve yalnız kalmaktan hiç mutsuz olmam. Galiba bu hikaye toplayıcılığı öyle başladı. Yılların getirdiği bir çeşit tecrübe diyebiliriz belki: Sadece bir görüntü bir hikaye çıkarmak için yeterli olabilir benim için. Örnek veriyorum; bundan yaklaşık bir yıl kadar önce Kadıköy tramvay durağında bekliyorum, Osmanağa Camii’nin karşısındaki durakta. Önümde ben yaşlarda bir adam, arkamda benden sekiz on yaş kadar büyük bir adam, onun arkasında da yine benden sekiz on yaş büyük bir adam. Üçüncü adam biraz ufak tefek, kavruk ve belli ki içkiyi de çok seviyor, suratından anlaşılıyor bu. Elinde de yıpranmış bir keman çantası var. Bu kadar. Adamı daha önce hiç görmedim. Adı Hidayet benim için ve ben onun o çantası üzerine bir hikaye çıkardım. Arkamda duran adamla önümde duran adam tramvayı beklerken eski sigaralar üzerine bir muhabbete girdiler, ben de sevdim bu muhabbeti ve katıldım. Sonra o adamlar başka şeyler de konuştular ve o konuşmalardan da başka bir öykü çıktı. Peki ben bunu nasıl yapıyorum? İyi ya da kötü yaptığım konusundaki yargı başkalarına ait, onu ben bilemem. Peki ama ben bunu nasıl yapıyorum? Uyduruyorum! Kafadan atıyorum! Yalan söylüyorum! Hayal kuruyorum! Daha ne olsun, yazmak zaten bu. Hani beylik bir soru vardır, “Niçin yazıyorsunuz?” diye. Ben de şu cevabı veriyorum: “Anlatmayı, hayal kurmayı ve yalan söylemeyi sevdiğim için yazıyorum.” Zamanla bu tecrübeyi ediniyorsunuz, peki nasıl ediniyorsunuz bu tecrübeyi? Şimdi o sigara muhabbetine giren Şefik Bey’le Kelebek Taci’nin hikayesini nereden bulacağım ben? Bakıyorsun, bir şeyler yazılmış hafızaya ve oradan bir hikaye çıkıyor. Sadece bir görüntüden, sadece bir sözden bazı hikayeler çıkarabiliyorum ve bu benim çok hoşuma gidiyor. Demek ki zamanında iyi bir toplayıcılık yapmışım.

 

Hikayedeki genç anlatıcıda bir nostalji hissi, geçmişe bakarken duyulan bir hüzün sezdim okurken. Siz geçmişle ilişkinizi hangi duygu üzerinden kuruyorsunuz?

 

Benim geçmişe bakışımda özlem yok galiba. Birçok insan öyle düşünüyor ama ben bu fikirde değilim. Ben sadece bazı değerlerimizi kaybetmenin yarardan çok zarar getirdiğini, bunların gerçek kaybetmeler olduğunu ve onların yerine başka değerler konamadığını düşünüyorum. Mesela bir mekan olabilir bu, bir insan olabilir ya da bir dönemin ruhu olabilir. Bana mesela “Bugünkü aklınızla yirmili yaşlarınıza, yani yetmişli yıllara dönmek ister misiniz?” diye sorsanız cevabın “Kesinlikle hayır,”  olur. Hele hele çocukluk yıllarıma, altmışlı yıllara hiç dönmek istemiyorum. Ne yaşandıysa yaşandı. Ben hep şunu söyledim, benim otuzlu yaşlarım yirmili yaşlarımdan, kırklı yaşlarım otuzlu yaşlarımdan, ellili yaşlarım kırklı yaşlarımdan hep daha iyi oldu. Sadece belki bazı yerleri özlüyorum, o da olabilir. Mesela çocukluk yıllarımdaki yazlık sinemaları özlüyorum ama baksanız filmlerin kopyaları berbat, oturulan iskemleler tahta ve rahatsız, konfor yok, teknik yok, hiçbir şey yok. Ama öylesine bir şey var o günlerde, o günler keyifliymiş diyorum. Onların bugün olmaması zaman zaman bende bir eksiklik duygusu uyandırıyor. Ama öte yandan bir de şunu düşünüyorum: Bunların hepsi beslemiş beni. Bu şeyleri anlatmak konusunda beni zenginleştirmiş. Bütün bunları yaşamasaydım anlatamayacaktım da, bu mahalleyi de anlatamayacaktım. Fark ettiyseniz bu mahallenin adını vermedim, herkesin kendi mahallesini burada bulmasını veya hayal etmesini istedim. Haliyle böyle anlattığıma göre bunlar benim geçmişimdeki mahallelerin harmanı diyelim. Belki eski bir İstanbul mahallesi anlattığım için bu soruyu sorma ihtiyacını duydunuz. Ama bu hep böyle olacak, bunu hemen söyleyebilirim. Çünkü ben yeni İstanbul’u sevmiyorum. Ve yeni İstanbul’da yaşamamak için elimden geleni yapıyorum. Bunlar şehrin göç almış ve ekonomik açıdan daha zor durumdaki mahalleleri değil sadece, çok zengin semtleri de aynı zamanda. Oralarda da yaşamak istemiyorum. Çünkü burada, bu eski mahallelerde yüzyıllardan gelen bir birikim ve kültürün olduğunu düşünüyorum, bunu bazı yerlerde hâlâ, çocukluğumdaki kadar olmasa da, koruyabildiğimiz kanaatindeyim. Böyle yerler ilham kaynağım.

 

Bir önceki kitabınız Tek Cümlelik Aşklar’da oldukça enteresan biçimsel bir deneme vardı. Şimdi tekrar bir öykü kitabı hazırladığınızı söylediniz. Bizi neler bekliyor yeni kitabınızda, biraz kopya verebilir misiniz?

 

Bir Cümlelik Aşklar benim çok önemsediğim bir kitabım. İleride “Kitapların arasından bazılarını seç,” deseler Bir Cümlelik Aşklar seçtiğim kitaplardan biri olur. Bu bir kere yapılır, bir daha yapılmayacak. Çünkü bir daha yaparsam yaptığımın taklidini yapmış olurum. Bazı edebiyat denemeleri bir kereliktir. Kendimi aynı kefeye koyma iddiasında olduğumdan değil ama örneğin Georges Perec’in Fransızcanın en çok kullanılan harfi e’yi kullanmadan yazdığı Kayboluş romanı ya da Cortazar’ın Seksek romanı. Bunlar bir kere yapılır, ikincisi yapılamaz. Haliyle Bir Cümlelik Aşklar da böyle bir kitap. Şu an neler yaptığıma gelince: Şu an bir hikaye kitabı yazıyorum, evet. Hatta elimdeki malzemeden iki hikaye kitabı da çıkabilir. Çünkü bir hikaye kitabının bir roman kadar hacimli ve kalın olmaması gerektiğini düşünüyorum. Peki bunlar nereden çıktı derseniz, az evvel verdiğim tramvay örneğindeki gibi. Ben üç yıldır Gazete Kadıköy’de köşe yazıları yazıyorum. Başladığımda bunlar mutlaka Kadıköy’le ilgili yazılar olsun istedim.  Zaten Kadıköy’ü çok seviyorum, o yüzden bu bir mecburiyet değil çok büyük bir heyecan ve keyifti. Önce Kadıköylü yazarlar ve şairler  üzerine yazılar yazdım ve o zaman idrak ettim ki Kadıköylü birçok yazar ve şair varmış. Ondan sonra, bir tesadüf eseri, “Acaba Kadıköy’de yerleşik hayali veya gerçek portreler yazabilir miyim?” sorusunu sordum kendime. Ondan sonra “gördüklerimiz ve göremediklerimiz” üst başlığı altında hikayeler yazmaya başladım. Tabii gazeteye yazılan hikayeler kısıtlı, çünkü yer kısıtlı. Şimdi o hikayelerin hepsini ele alıyorum ve hak ettikleri gibi genişletiyorum. Belki hikayenin tanımına da uygun bir şey yapıyorum aslında. Bir kahramanın birkaç anını odağa alıyorum. Örneğin tramvay durağında bekleyen Hidayet veya mezecideki Ferhan Bey. Çok kısa bir zaman diliminde geçen hikayeler... Bir çeşit röportaj üslubu kullanıyorum. Hikaye bittikten sonra da o hikayede anlatamadıklarımı sen kişisiyle kahramana ben anlatıyorum. “Şu yönünüzü anlatmadım Ferhan Bey, bunu bilemeyecek okurlar vb.” gibi. Fakat, işin ilginç yanı, ben anlatıcı olarak bunları kahramanıma anlatıyorum ama kahramanım bunları duymuyor, ben kendi kendime konuşuyormuşum gibi. Sonra hikayeleri birbirine bağlıyorum. Bu kitapta geleceğe yönelik bir iddiam var. Bütün hikayeler Kadıköy’de ve tek bir günde geçiyor, bir Cuma günü sabahtan akşama kadar. Ağırlıklı olarak da Kadıköy Çarşısı, çevresi, Moda ve biraz da Suadiye tarafları. Hedefim ise şu: Yedi öykü kitabı ve her biri bir başka semt ve bir başka güne odaklı. Mesela bir Cumartesi günü Beyoğlu- Galata, bir Pazartesi günü Eminönü- Karaköy, bir Pazar günü Şişli- Osmanbey-Feriköy-Kurtuluş. Bunu yedi kitap olarak düşünüyorum. Hep arayışlar içindeyim diyorum ya, bir arayışım daha var. Ama o da okurlar için bir süpriz olsun. 


11 ADET