Sepetinizde Ürün Bulunmamaktadır.


Portreler - Toni Morrison

Portreler - Toni Morrison



Hazırlayan: Ece Karaağaç 


18 Şubat 1931 yılında Lorain, Ohio’da Chloe Ardelia Wofford adında bir kız çocuğu doğdu. Dört çocuklu bir işçi ailesinin ikinci çocuğu olarak doğan Chloe Ardelia Wofford’u dünya Toni Morrison olarak tanıyacaktı.

Anne Ramah daha çocukken Alabama’dan kuzeye taşınmış, babası George ise henüz on beş yaşındayken sokaklarında oturan iki siyahi işadamının beyazlar tarafından linç edilişine şahit olmuştu. “Bize cesetleri gördüğünden asla bahsetmedi,” diyordu Morrison. “Ama onları görmüştü. Ve bence bu onda büyük bir travma yaratmıştı.” Bu olayın ardından hem ırkçı saldırılardan uzaklaşmak isteyen, hem de ekonomik şartları daha iyi olan bir şehirde iyi bir iş bulmayı uman George Wofford Ohio’ya göç etti. Beraber bir aile kuran Ramah ve George birçok farklı etnik kökenden, düşük gelirli insanlardan oluşan bir mahalleye yerleştiler. Wafford ailesi emeğiyle geçinen insanlardı. Toni Morrison bu evde Afrikalı-Amerikalı köklerine dair halk hikayeleri, hayalet öyküleri ve ninnilerle büyüdü. Beş yaşında okula başladığında okuma yazmayı kendi kendine öğrenmişti bile. Morrison’ın parlak zekası kendini öylesine belli ediyordu ki ortaokul öğretmenlerinden biri Ramah ve George Wafford’a gönderdiği bir notta eğer genç Chloe’yi üniversiteye göndermezlerse görevlerini yerine getirmemiş sayılacaklarını bildirmişti.

Chloe lisede okurken bir yandan da okulun kütüphanesinde çalışmaya başlamıştı. Okulda oldukça aktif bir öğrenci olmasının yanı sıra durmak bilmez bir okurdu. Fakat başarıları konusunda her zaman mütevazi olmayı tercih etmişti Morrison. O günleri anlatırken “Kendimi benden daha akıllı ve olağanüstü yetişkinlerle çevrili olarak hatırlıyorum,” diyordu. “Daha iyi bir eğitim almıştım. Ama onların her zaman gerçek bir bilgeliği olduğunu düşünmüşümdür, bense tüm bildiklerimi kitaplardan öğrenmiştim.”

Anne ve babası gerçekten de üstlerine düşeni yapmış ve Chloe’nin güçlü bir siyahi geleneğe sahip olan  Howard Üniversitesi’ne gitmesini sağlamışlardı. Morrison 1949-1953 yılları arasında Howard Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı üzerine eğitim aldı. Howard Üniversitesi’ndeki eğitiminin ardından bu kez İngiliz edebiyatı üzerine yüksek lisans yapmak üzere Cornell Üniversitesi’ne başladı Morrison. Yüksek lisans tezi ise Virginia Woolf ve William Faulkner’ın eserlerinde yabancılaşma kavramının işlenişi üzerineydi. Üniversitede geçirdiği bu yıllar Toni Morrison’ın mensubu olduğu ırka dair bazı uyanışlar yaşadığı yıllardı aynı zamanda. Ohio’da geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarında kendini diğerlerinden daha aşağı hissetmemişti. Fakat ırk farklılığının getirdiği cezalandırıcı tenkitlerin farkına varması da uzun sürmemişti.  

Yüksek lisansının ardından akademik kariyerine başlayan Morrison’ın ilk işi Texas Southern Üniversitesi’nde İngilizce öğretmenliğiydi. Burada geçen iki yılın ardından 1957 yılında entelektüel birikiminin ilk tohumlarının atıldığı yere, Howard Üniversitesi’ne bu kez öğretmen olarak döndü Morrison. Howard Üniversitesi’nde geçirdiği bu yıllarda sonradan eşi olacak Jamaikalı mimar Harold Morrison ile de tanıştılar ve ilişkileri 1958 yılında evliliğe dönüştü. Altı yıl süren bu evlilik sırasında Harold Ford ve Slade Kevin adında iki oğlu oldu çiftin. Toni Morrison ikinci çocukları Slade Kevin’a hamile olduğu sırada evlilikleri de sona erdi. Bu boşanma Toni Morrison’ı hayatının yeni bir evresine de taşıyacaktı.

Artık iki çocuk sahibi, bekar bir anne olan Morrison Howard Üniversitesi’ndeki işinden ayrılıp ünlü yayınevi Random House’ta editör olarak çalışmaya başladı. Random House’taki ikinci yılının sonunda kurgu deparmanındaki ilk kıdemli siyahi kadın editör olmuştu. Bir editör olarak üzerinde çalıştığı kitaplar da çoğunlukla modern Afrika edebiyatı üzerineydi.

Toni Morrison yazarlığa attığı ilk adım ise vaftiz adı olan Toni’yi kullanarak yayımladığı En Mavi Göz’dü. En Mavi Göz’ü 1970 yılında kendi tabiriyle “okumak için” yazdı. Kağıdı kalemi eline almadan evvel kendini bir okur olarak konumlamış ve okumak isteyeceği bir hikaye ve tanımak isteyeceği karakterler üzerine düşünmüştü. Hikayenin çıkış noktası ise Morrison’ın bir çocukluk anısına dayanıyordu. Toni Morrison ilkokula yeni başladığı sırada bir arkadaşı ona mavi gözlü olma arzusundan bahsetmişti. Kızı iyice inceleyip mavi gözlü olsa neye benzeyeceğini hayal eden küçük Chloe gözünün önüne gelen görüntüden tiksinmiş, bu arzusu yüzünden arkadaşına adeta kızmıştı. O ana dek belki yüzlerce kez telaffuz ettiği “güzellik” kelimesini de esasen hiç tecrübe etmediğini fark etmiş ve güzelliğin ne olduğunu da ilk o an kavramıştı: “Güzellik yalnızca seyredilecek bir şey deği; insanın yapabileceği bir şeydi.”[1]  En Mavi Göz, yazarın bu konuya dair bir şeyler söyleme çabasının ürünü olarak doğmuştu. Yazarda bu düşünceleri harekete geçirense altmışlı yıllarda ırka dayalı güzellik talebinin gündeme gelmesiydi. Küçük arkadaşının bu arzusunun altında ırka dayalı bir kendinden öz-nefret görmüştü Morrison yıllar sonra.

En Mavi Göz’ün ilk baskısı 1970 yılında Holt, Rinehart & Winston adlı yayınevi tarafından yapıldı. Kitabın arka kapağında Morrison’ın afro saçlarıyla doğrudan kameraya baktığı etkileyici bir fotoğrafı da vardı. Kitabın kapağında ise görsel bir çalışma yerine romanın ilk iki paragrafı kullanılmıştı. Üçüncü paragraftan okumaya devam etmek isteyen okurun kitabı açması gerekiyordu. En Mavi Göz’ün ticari manada büyük bir başarı yakaladığı söylenemese de eleştirmenlerin dikkatini çekmeyi hemen başarmıştı. The New York Times’ın eleştirmenlerinden John Leonard Morrison’ın eserini “çok açık, söylemine son derece sadık ve acı yüklü” olarak tanımlıyor ve bu romanın bir şiire dönüşmesi hayal ettiğini söylüyor, En Mavi Göz’ün kurgudan da öte “bir tarih, sosyoloji, folklor, kabus ve müzik olduğunu” iddia ediyordu John Leonard. Kendisi ilerleyen yıllarda Morrison’ın en yakın arkadaşlarından ve en ateşli savunucularından biri olacaktı aynı zamanda. Olumlu eleştirileri beklenen ticari başarı takip etmiş ve New York Şehir Üniversitesi’nin kitabı yeni kurulan siyahi araştırmaları bölümünün okuma listesine almasıyla En Mavi Göz’ün satışları hızla yükselmişti. Kitap Random House’un alt yayınevlerinden biri olan Knopf’ın editörü Robert Gottlieb’ın da ilgisini çekmiş ve böylelikle yazar Knopf’a transfer olmuştu. Morrison ise yazarlıktan kazandığı ilk parayı annesi ve çocukları ile Karayiplerde bir tatil yapmak için harcamıştı.

En Mavi Göz’ü yazarın bu kez iki siyahi genç kızın dostluğunu anlattığı 1973 tarihli Sula takip etti. Ohio’da geçen hikayesiyle Afrikalı Amerikalı kimliğinin merkezine de dönmüş oluyordu yazar. Siyahi kadınları ya dadı ya da seks objesi olarak gören steryotiplerin karşısına benzersiz bir kimlikle Sula’yı çıkarıyordu Morrison.  Ana karakteri Sula Peace’in adını taşıyan bu roman Toni Morrison’ın Ulusal Kitap Ödülü’ne aday olmasını da sağlamıştı. Yine de kendini bir yazar olarak tanımlamaktan kaçınıyordu Morrison. Öyle ki Random House’taki çalışma arkadaşları dahi The New York Times’ta çıkan eleştirilerin ardından haberdar olmuşlardı En Mavi Göz’den. Morrison’ın yazarlığı hayatının merkezinde görmeye başlaması ancak üçüncü romanı Solomon’un Şarkısı ile mümkün olmuştu.

Solomon’un Şarkısı yazarın kariyerinde önemli bir noktaydı. En Mavi Göz ve Sula’da kadın karakterlerin arkasından seslenen yazar bu kez erkek bir karakteri yerleştirmişti romanının merkezine. Bu romanıyla adlandırma süreçlerinin dinamiklerini, köleliğin yok ettiği kimliğin ve aile tarihinin yarattığı travmaya karşı doğrudan bir tepki gösteriyordu. “Babamın arkadaşlarının gerçek isimlerini asla öğrenemedim,” diyordu yazar. “Gerçek isimlerini hâlâ bilmiyorum. Başka isimler kullandılar hep. Eğer Afrika’dan geldiyseniz isminiz yoktur. Bu özellikle sorunludur, çünkü konu sadece adınız değil; aileniz, kabilenizdir aynı zamanda. İsminizi yitirirseniz öldüğünüzde atalarınızla nasıl bağ kuracaksınız? Bu büyük bir psikolojik yara. Yapabileceğiniz en iyi şey sizin hakkınızda bir şey söyleyen ya da sizin seçtiğiniz bir isim edinmek.” Bu yüzden Solomon’un Şarkısı’nda isimler epey önem arz ediyordu. Milkman’in en yakın dostu Guitar’ın adı ailesinin o çocukken almaya parası yetmeyen gitardan geliyordu örneğin. Hikaye birçok yönüyle Toni Morrison’ın kendi tarihinden esinlenmişti. Yazar Solomon’un Şarkısı ile National Book Critics Circle Ödülü’ne de layık görüldü.

Solomon’un Şarkısı’nı 1981 yılında Kantar Bebek takip etti. Kurgusal bir Karayip adasında geçen bu hikayeyle beyazların kültürüyle yetiştirilen siyahi bir modelle siyahi bir serseri arasındaki aşka odaklanıyordu yazar bu kez. Bu roman yazarın kökleriyle ve Afrika mitleriyle kurduğu güçlü ilişkinin belirgin yansımalarını taşıyordu.

Katran Bebek’in ardından 1983 yılında editörlüğü bırakarak vaktinin çocuğu yazmaya ayırmaya başladı. O güne dek bir yandan tam zamanlı bir işte çalışırken, bir yandan da iki oğlunu büyütürken dört güçlü roman yazmayı da becermişti Toni Morrison. Yazmanın onun ana meşgalesi olması gerektiği konusunda hemen herkes hemfikirdi. Fakat işten ayrıldıktan birkaç gün sonra, Hudson Irmağı’na uzanan rıhtımdaki evinin önünde otururken umduğu gibi dingin değil, adeta huzursuzdu. Bu huzursuzluğun nedenini de çözemiyordu üstelik. Korku değildi bu duygu, korkuyu tanıyordu Toni Morrison. Sonra gerçek bir tokat gibi indi yazarın yüzüne. Mutluydu Toni Morrison, daha önce hiç olmadığ kadar özgürdü. Kadının özgürlüğü üzerine derinlemesine düşünmeye başlaması da yaşadığı bu özgürlük şokunun ardından olmuştu. Bu düşünceler onu kaçınılmaz olarak ülkedeki siyahi kadınların tarihine götürüyordu onu. Kurumsal köleciliğin akıldışı kurallarına göre bir kölenin ebeveny iddiasında bulunmak suçtu.  Kölenin çocuğu da kendisi gibi efendisinin malı sayılıyordu. Bu düşünce sarmalı editörlük kariyerindeki en önemli kitaplardan birine götürdü yazarı: The Black Book. The Black Book kölelik günlerinden 1970’li yıllara uzanan bir çizgide Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kara hayatı fotoğraflar, illüstrasyonlar, gazete haberleri, vudu büyüsü tarifnameleri, mektuplar, yazılar ve belgelerle kayıt altına alan bir antolojiydi. Bu belgeler arasında 1856 tarihli “Çocuğunu Öldüren Köle Anneye Bir Ziyaret” başlıklı bir makale de bulunuyordu. Tekrar köle olmalarındansa dört çocuğunu kendi elleriyle öldürmeyi tercih eden Margaret Gardner adlı bir kadın kölenin hikayesini okumuştu Morrison bir gazete kupüründe.  Margaret Gardner, Morrison’ın en ünlü romanlarından biri olan Sevilen’de Sethe adını alırken hikayesi de köleliğin sınırlarını aşıp varoluşsal bir mücadeleye dönüşmüştü. Sevilen büyük bir başarı kazanarak 25 hafta boyunca çok satanlar listesinde kaldı. Ancak satış konusundaki bu başarısının aksine, Sevilen ne Ulusal Kitap Ödülü’nü ne de National Book Critics Circle Ödülü’nü kazanamadı. Bu durum aralarında Maya Angelou’nun da olduğu 48 siyahi yazar ve eleştirmen tarafından The New York Times'ın 24 Ocak 1988'de yayınladığı bir bildiri ile protesto edildi. Fakat iki ay sonra Sevilen bu kez dünyaca ünlü Pulitzer Ödülü’nü kucaklayacaktı.

Fakat bu serüven Sevilen ile bitmeyecekti. Yazarın “Sevilen Üçlemesi” olarak adlandırdığı bir serinin ilk kitabıydı Sevilen. Bu üçleme ile sevginin çeşitli görünümleri arasında bir gezintiye çıkmak niyetindeydi Morrison. Üçlemenin ikinci kitabı Jazz 1992 yılında geldi. Jazz ile Morrison bu kez New York’un 1920’li yıllarına geri dönüyor ve merkezine “Harlem Rönesansı” olarak anılan ve Afrikalı Amerikalı sanatın yeniden doğumu sayılan dönemi alıyordu. Bu romanında Toni Morrison sadece Jazz Çağı’na eğilmekle kalmamış, diline de cazın tınılarını yerleştirmeye çalışmıştı. Caz müziğinden esinlenen bu yapı Morrison için hikayesini aktarmak için kullandığı bir yöntemden öte, kitabının var olma sebebiydi. Anlatıcının olay örgüsünü açıklığa kavuşturduğu bu deneme yanılma sürecini hikayeyi anlatmak kadar önemli görüyordu yazar. Bir müzisyenin yansıtacağı hisleri yansıtmak istemişti, sanki sahip olduklarının pek azını okurla paylaşır gibi.

Üçlemenin üçüncü kitabı yayımlanmadan evvel Morrison edebiyat dünyasının en prestijli ödüllerinden biriyle, Nobel Edebiyat Ödülü ile ödüllendirildi. Takvimler bu sırada 1993 yılını gösteriyordu. Ödülü teslim almak üzere yola çıkarken Bill Clinton ve Salman Rushdie’yi de kendisine eşlik etmeleri için davet etmişti. Yaptığı konuşmada kendinden önceki Nobel Edebiyat Ödülü kazananlarını selamlıyor ve “Sanatlarının kapsamı ve özgünlüğü, cesaretleri ve bakış açılarının netliğinden dolayı bazı durumlarda kalbimi kırdı. Sanatlarını uygulamaktaki, hayret verici muhteşemlikleri, beni hem zorladı hem de besledi. Onlara olan borcum, beni bu seçkin gruba dahil ettiği için İsveç Akademisi'ne olan borcumla yarışacak nitelikte,” sözleriyle onlara duyduğu gönül borcunu da ifade ediyordu. Morrison aynı zamanda bu büyük ödülü kazanan ilk siyahi kadın olmuştu.

Nobel Edebiyat Ödülü’nü bir yangın takip etti Morrison’ın hayatında. Evinde çıkan bir yangın sonucu sadece kütüphanesindeki Emily Dickinson ve William Faulkner gibi yazarların ilk basım kitapları değil, gelecekteki romanlarına dair taslakları da kül oldu. Yangının sebep olduğu duygusal yaraları kapatma fırsatı bulamadan, doğum gününden bir gün evvel annesini yitirdi bu kez Morrison. Tüm bu deneyimlerden süzülerek gelen, Sevile Üçlemesi’nin üçüncü kitabı Cennet 1997’de raflarda yerini aldı.

Takip eden yılda Morrison’ın yüzü Time dergisinin kapağında, Sevilen’in yapımı on yıla yayılan sinema uyarlaması ise sinemalardaydı. Üstelik Sethe’yi dünyaca ünlü bir isim, Oprah Winfrey canlandırıyordu. Film beklenen gişe başarısını sağlamasa da Morrison ve Winfrey arasında yıllara yayılan bir dostluk ve işbirliği kurulmuş oldu. Winfrey’nin öne çıkarmasıyla Morrison’ın kitapları da çoksatanlar raflarına çıkmaya başladı. Fakat yazarın hayranlarının yeni bir Morrison romanı okumak için altı yıl daha beklemesi gerekecekti. Aşk raflarda yerini aldığında kahramanımız Bill Cosey, mekanımız da Cosey’nin oteliydi. Aşk, Morrison’ın denediği yeni anlatı teknikleriyle de öne çıkan bir roman olmuştu.  Yine de Morrison 2008 yılında, dokuzuncu romanı Merhamet’le daha aşina olduğu temalara dönmeyi tercih etmişti. Bu kez köleliğin köklerine kadar inen yazar ırk ayrımcılığının da ana sebebini araştırıyordu adeta.

Morrison’ın bir sonraki kitabı Home onun yuvasına yanında bir felaketle beraber geldi. Morrison bu romanını yazdığı sıralarda beraber çocuk kitapları da kaleme aldıkları ressam ve müzisyen oğlu Slade Morrison’ı kanserden kaybetti. Slade Morrison pankreas kanserinden hayatını yitirdiğinde henüz 45 yaşındaydı. Bu büyük trajedi sırasında bir roman yazmayı sürdürmek düşünülemezdi haliyle. “Aklımı toplayabilene dek yazmayı bıraktım,” diyecekti sonraları Morrison bu acılı devre için. “Fakat beni durduranın o olduğunu düşünmek onu gerçekten de darıltabilirdi.” Madem öyle, sırf bu yüzden dahi devam etmek zorundaydı Morrison. Kitabı tamamladıktan sonra oğlu Slade Morrison’a ithaf etmesi ise kimseyi şaşırtmayacaktı.

Morrison’ın on birinci romanı Tanrı Çocuğu Korusun adını taşıyordu. Gittiği her yerde güzelliği ve daima kuşandığı beyazlarla bakışları üzerine çeken Bride’ın hikayesinin ilk tohumları ise dünyaca ünlü The New Yorker dergisinin sayfalarında atılmıştı. 9 Şubat 2015’te The New Yorker “Sweetness” başlıklı ve Toni Morrison imzalı bir öykü yayımladı. Bu öykü esasen Bride’ı evliliğinin sona ermesinden sorumlu tuttuğu koyu renkli teni yüzünden mütemadiyen cezalandıran annesi Sweetness’ı tanıtıyordu bizlere. Sweetness ve kocası Louis Bride doğana dek beraber üç güzel yıl geçirmiş, fakat Bride’ın kopkoyu teniyle dünyaya gelmesi her şeyi alt üst etmişti. The New Yorker’da yayınlanan öykü ile ilk müjdesi verilen Tanrı Çocuğu Korusun 30 Nisan 2015’te raflarda yerini almıştı bile!

Şimdilerde ise Morrison’ın hayranları yazarın en olgun çağının yeni bir mevyesi için heyecanla beklemeyi sürdürüyor. Umuyoruz kendisi bizi fazla bekletmez!

 


[1] En Mavi Göz, Toni Morrison. Sel Yayınları Sy. 217



4 ADET