Sepetinizde Ürün Bulunmamaktadır.


Portreler - James Joyce

Portreler - James Joyce


Hazırlayan: Ece Karaağaç


Bugün bir klasik sayılan Ulysses’in yazarı James Joyce’un talihi başlangıçta pek de açık değildi doğrusu. 2 Şubat 1882’de doğan yazar John Stanislaus Joyce ve Marry Murray Joyce çiftinin on çocuğunun en küçüğüydü. John Stanislaus Joyce İrlanda’nın en önemli sesleri arasında sayılan başarılı bir şarkıcıydı fakat aynı başarıyı çocuklarına babalık etmek konusunda da gösterdiğini söylemek güçtü. John Stanislaus Joyce’un içki içmeye duyduğu ilgi ne denli çoksa ailesine duyduğu ilgi de o denli azdı. Bu sebeple James Joyce’un çocukluk yılları adeta sefalet içinde geçmişti.


James Joyce’un edebiyata, yazmaya ve dillere duyduğu ilgi tam da bu yoksullukla geçen çocukluk yıllarında ortaya çıkmıştı. Dil öğrenmek konusunda dikkate değer bir yeteneği vardı genç James Joyce’un. Öyle ki Henrik Ibsen’in oyunlarını yazıldıkları dilde okuyabilmek için kendi kendine Norveççe öğrenmeyi dahi başarmıştı! James Joyce’un en ilgisiz gözlerin bile fark edeceği zekası ona eğitim yolunun kapılarını da açtı. Böylelikle Joyce’un Dublin University College’da modern diller üzerine eğitim almasını sağlayan süreç de başlamış oldu.

Dublin University College’dan mezun olduğunda ise aklında doktor olmak vardı James Joyce’un. Ancak onu tıp eğitimi için yeterli görmeyen okul yöneticileri yüzünden bu kararını doğup büyüdüğü İrlanda’da gerçekleştirmesi mümkün olmadı ve hayatın rüzgârı genç James Joyce’u Paris’e sürükledi. Tıp eğitimi almak için geldiği Paris’te karnını doyurmak ve geçimini sağlamak için İngilizce öğretmenliği yapmaya başladı. Annesinin hasta olduğunu öğrenince kısa bir süreliğine memleketine geri dönen Joyce için doktorluk hayalleri çoktan suya düşmüştü. Hasta olan annesi 1903’te hayatını kaybetti ve anavatanında geçirdiği sayılı gün James Joyce’un sonradan eşi olacak olan Nora Barnacle ile tanışmasına yetti. Tam da o günlerde yeni bir dünyaya kapı açmak üzereydi James Joyce. İlk öyküsü Irish Homestead adlı dergide yayımlanmıştı. Dergi Joyce’un iki öyküsünü daha yayımlamaya karar vermişti ama edebiyat dünyasına attığı bu adım Joyce’u İrlanda’da tutmaya yetmedi ve 1904 yılı sonlarında James Joyce, Nora Barnacle’la beraber önce Hırvatistan’a, ardından da İtalya’da bir liman kenti olan Trieste’ye gitti. Burada İngilizce öğretmenliği yapmaya devam eden Joyce bir yandan da İtalyanca öğrenmişti. Böylelikle konuşabildiği dillerin sayısı 17’de çıktı. (Konuşabildiği diller arasında Arapça, Sanskritçe ve Yunanca gibi diller de bulunuyordu.)

Tüm bunlar olup biterken James Joyce bir yandan da yazmaya devam ediyordu elbette. Öyküler kaleme almayı sürdüren Joyce’un 15 öyküden oluşan Dublinliler adlı kitabı yazarın kökleriyle kurduğu bağın yansımasıydı adeta. Fakat Joyce’un bu bağı ortaya çıkarması o kadar da kolay olmayacaktı. Uzun tartışmalar sonucu öykülerinden bazı kısımları çıkarmaya razı olsa da, kitap satılmazsa yayıncının zararını karşılayacağını temin etse de yayıncıları kitabını basmaya bir türlü ikna edemedi. Edebi açıdan yeterli görülmediği gerekçesiyle tam yirmi iki kez reddedildi Dublinliler.

James Joyce’un kitap satışlarından gelir elde etmek gibi bir kaygısı yoktu, yazdıklarının basılıp okura ulaşmasıydı tek arzusu. Yine de bu arzusuna ulaşmak için tam dokuz yıl beklemesi gerekmişti yazarın. Dublinliler’in karanlıkta kaldığı bu zaman zarfında başında Ezra Pound’un bulunduğu The Egoist adlı dergi Joyce’a ilgiyle yaklaşmış, dergide yer almasıyla birlikte Joyce daha evvel Dublinliler’in basılması konusunda yılan hikayesine dönen bir macera yaşadığı Grant Richards adlı yayıncıdan bir teklif almıştı ve kitabın ilk 500 kopyasından telif talep etmemesi ve bizzat kendisinin de 120 kitap satın alması koşuluyla Dublinliler’in basılması için anlaşmayı başarmıştı. Böylelikle dokuz yıllık maceralı bir sürecin sonunda Dublinliler 15 Haziran 1914’te ilk baskısını yaptı.

Fakat bu zorlu süreç Joyce’u yıldırmamıştı. Dublinliler’in yayımlandığı yıl daha sonraları başyapıtı sayılacak olan Ulysses’i kaleme almaya başladı. Ulysses’in tüm hikayesi Dublin’de geçen bir günün hikayesiydi; 16 Haziran 1904’ün hikayesi. Bu gün James Joyce’un eşi Nora ile tanıştığı gündü aynı zamanda. Ulysses’in olay örgüsü üç ana kahraman arasında şekilleniyordu: Stephen Dedalus, Leopold Bloom ve karısı Molly Bloom. Ulysses aynı zamanda Odysseia destanında yer alan üç karakterin, Telemachus, Ulysses ve Penelope’nin hikayesinin de bir yeniden anlatımıydı.

Ulysses kimi açılardan şanslı, kimi açılardan ise şanssız bir kitaptı. Paris’te bulunan ünlü kitabevi Shakespeare&Company’nin kurucusu Sylvia Beach’in girişimiyle 2 Şubat 1922’de Fransa’da yayımlandı. Ancak kitapta birçok dizgi hatası mevcuttu. Bunun iki sebebi vardı; birincisi Joyce’un baskı öncesi prova metinleri üzerinden okunaksız el yazısıyla neredeyse yüz bin kelimelik bir ekleme yapması, ikincisi ise Shakespeare&Company’nin Fransız dizgicileri tek kelime İngilizce bilmemesi. Joyce sayısı beş bini bulan bu dizgi yanlışlarını kendisine şans getireceğini düşündüğü kırkıncı doğum günü olan 2 Şubat 1922’den önce bizzat düzeltti ve kitabını bu tarihte yayımlatmayı başardı.

Ancak Ulysses’in başındaki kara bulutlar kolay kolay dağılacak gibi değildi. Ulysses 1922’de kitap basıldıktan sonra eserden seçme bölümler Amerika’daki The Little Review adlı dergide de yayımlanmaya başlandı. Ne var ki derginin bu kopyalarına Amerikan polisince el konuldu; 1928’de Ulysses, ülkede yasaklandı. Kitabı yayımlayan Shakespeare&Company Ulysses’in kopyalarının Amerika’ya sokulmasında önayak oluyordu. Kitap sonunda Amerika’da o kadar görünür hale geldi ki yazar T. S. Eliot, Harvard Üniversitesi’ndeki derslerinde Ulysses’i de işlemeye başladı. Bu durum Ulysses’in dünyaca ünlü yayınevi Random House’un dikkatini çekmesini sağladı. Random House’tan Bennett Cerf Ulysses’in yasağını kaldırtmak için dahiyane bir plan yaptı ve elemanlarından birinden Ulysses’i Amerika’ya sokarken yakalanmasını istedi. Nitekim Cerf’in düşündüğü gibi de oldu ve Ulysses Amerika’da dava konusu haline geldi. Random House’a karşı açılan davada Bennett Cerf müctehcenlikle suçlanan Ulysses’i aklamakla kalmadı, Ulysses’in üzerindeki yayın yasağını da kaldırtmayı başardı.

Bu sırada Joyce ve ailesi Ulysses’in ilk kez basıldığı yere, Paris’e yerleşmişlerdi. Ancak sağlık sorunları peşini bırakmıyordu yazarın. Vücudunun en problemli yerlerinden biri de gözleriydi. Okuyup yazarak geçirdiği tüm o zaman zarfında gözleri de ileri derecede bozulmuştu. Kimi günler tek gözünü eski bir korsan bandıyla kapatması gerekiyor, ihtiyacı olan kelebek gözlüğü almayı sürekli ertelemesi durumu daha da kötüleştiyordu. 1940’a kadar sayıları onu bulan ameliyat geçirdi yazar gözlerinden ve birkaç yılı neredeyse görmeyen gözlerle geçirdi. Bu zaman zarfında büyük kağıtlara kırmızı pastel boyalarla yazmayı sürdürüyordu. 4 Mayıs 1939’da Finnegan Uyanması yayımlandı bu kez. Yazarın Ulysses’in dünyadaki başarısıyla dönen talihi Finnegan Uyanması’nı da etkisi altına almış ve kitap yayımlanır yayımlanmaz İngiltere ve Amerika’da “haftanın kitabı” ilan edilmişti. Finnegan Uyanması için şu notu düşüyordu James Joyce: On beş yıldır Anna Livia’nın saçlarını tekrar tekrar taramakla meşguldüm. Artık sahneye çıkma zamanı geldi.”

Ancak Joyce’un yaşadığı sağlık sorunları yazarın geç de olsa eriştiği başarıyı gölgeliyordu. Sık sık geçirdiği migren krizlerine mide ağrıları da eklenmiş, Paris’teki doktorlar tarafından sorunun “sinirsel” olduğuna kanaat getirilmişti. Altmışıncı doğum gününe bir aydan az zaman kala, hastaneye kaldırılırken ülser olduğunu ne James Joyce biliyordu, ne de doktorlar. Ard arda yapılan morfin iğnelerinin dahi çare olmadığı ağrılarla, acı içinde kıvranarak uzandığı ameliyat masasından bir daha kalkamadı Joyce. 13 Ocak 1941’de ardında dünyanın İncil’den sonra en çok tartışılan kitaplarından birini, Ulysses’i bırakarak bu dünyadan göçtü.


22 ADET