Sepetinizde Ürün Bulunmamaktadır.


Uyurgezer

Uyurgezer

Uyurgezer

8/10 - 4 Kişi FAVORİLERİME EKLE
Yayınevi :

Maya Kitap

  • 50 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo bedava!

1800'lerin sonu, yeni bir yüzyılın başı... Bir zamanların ünlü sihirbazı Edward Moon, parlak günlerini geride bırakmıştır. Ancak,sütten başka bir şey içmeyen, derisine bıçak işlemeyen, dilsiz asistanı Uyurgezer'le birlikte bir avuç sadık hayranı için gösteri yapmayı sürdürür. Ama asıl hobisi karmaşık cinayetleri çözüme ulaştırmak olan bu sıra dışı sihirbaz, içten içe zekâsına meydan okuyacak bir katil beklemektedir.
Medyumlar, katiller, gizli bir örgüt ve ölü bir şair... Londra'yı tehdit edecek ürkütücü planıyla zeki ve azılı bir suçlu...

Doğaüstü bir cinayet, Edward Moon ve Uyurgezer'i şehrin karanlık güçleriyle buluşturacaktır.

"Dâhiyane... Barnes, genç yüzyılın en iyi çıkış romanlarından birini kaleme almış... Sürpriz gelişmeler ve şaşırtmacalarla dolu..." - Austin Chronicle

"İngiliz yazar Barnes'ın bu fevkalade çıkış romanı tarihi polisiyeler için çıtayı yükseltiyor." - Publishers Weekly

"Güzel ve ürkütücü polisiyeleri sevenler, bu kitapta muhtemelen istediklerini bulacaklar... Son derece eğlenceli." - Kansas City Star



Sayfa Sayısı: 333

Baskı Yılı: 2009


Dili: Türkçe
Yayınevi: Maya Kitap

Sayfa Sayısı : 333

İlk Baskı Yılı : 2009

Dil : Türkçe

ISBN: 9786055675066


Yorumlar (3)

uyurgezer

Belvegas´a katılıyorum kitap güzel başladı, sonra ise sürükleyicilikten uzaklaştı, bende basit bir Sherlock Holmes romanı okuyormuş hissi yarattı, pek beğendiğimi söyleyemem..

Uyurgezer, Uydurur-çevirir (2.Bölüm)

(1. bolumden devam)

2. “Yürüdükçe, Kule Köprüsünün bildik kuleleri....” (sayfa 130)
“Siz kimsiniz diye sordu Moon. Aralarından biri "İngiliz Müzesi" diye tısladı. "Siz basın mısınız?" " Evet" diyerek pürüzsüzce yalan söyledi Moon...” (sayfa 132)

Orijinal metin:

“As they strolled on, the familiar turrets of Tower Bridge...”

“Who are you? he asked. ‘British Museum’, one of them hissed. ‘You press?’ ‘Yes’ Moon lied fluently...”

Çevirmenimiz Londra’nın simgelerinden Tower Bridge’i Kule Köprüsü, bir diğer simge olan British Museum’u ise İngiliz Müzesi olarak çevirivermiş, ne gam. Yapmamak gerekir ama Tower Bridge çevrilecek ise bu Kule Köprüsü değil olsa olsa Kuleli Köprü olur, British’i de Britanya falan diye çevirse, hiç olmazsa yapılanı cahillik yerine amatörlük olarak tanımlardık. En iyisi isimleri olduğu gibi bırakmaktı. Ama ille de bir şey yapmak isteniyorsa, sayfaya bir dip not eklenebilirdi belki. Bir de pürüzsüzce yalan söylemek var ki, artık burada çevirmenin esas probleminin Türkçe bilmemekten kaynaklandığından şüpheleniyoruz. Etrafımda pürüzsüz ciltler, yüzeyler falan var ama pürüzsüz yalan söyleyene pek rastlamadım. “Lied fluently” ifadesini “bozuntuya vermedi” gibi bir ifade daha alışıldık bir biçimde karşılardı herhalde.

3. “...Tutulmuş ve rahatsızdı; koltuğa uzun kaçan eklemleri sızlıyordu....” (sayfa 208)  “Şirkete ufak tefek sekreterlik görevleriyle yükümlü bir yazıcı kisvesi olarak girdim...” (sayfa 214)

“Koltuğa uzun kaçan eklem” ve “yazıcı kisvesi olmak” nedir acaba?

Orijinal metin :

“He felt stiff and uncomfortable and his joints ached from too long in the chair...”

“ I have joined the firm in the capacity of a clerk with a number of minor secretarial duties”

Orijinal metinde eklemlerin uzun kaçması gibi Türkçe olarak da pek anlayamadığımız bir durum sözkonusu değil. Acaba koltukta çok uzun süre oturmaktan dolayı eklemlerin ağrıması sözkonusu olabilir mi? Öte yandan diğer cümlede herhangi bir kisveden bahsedilmiyor. Zaten bahsedilse bile bir yere yazıcı kisvesi olarak değil yazıcı kisvesi altında girilebilir. Aslında gayet düz olan bu cümlede firmaya küçük sekreteryal işlerden sorumlu bir memur olarak girildiğinden bahsediliyor.

4. Son olarak çeviri metinde ne olduğu anlaşılmaz bir cümle ile bu faslı bitirelim :

“Midesindeki iğrenç çekilmelerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Müdürlük’ün zemininde miadını doldurduğu andan itibaren ehemmiyetinin farkına varmıştı...”

Kitabı okurken Müdürlük zemininde neyin miadının dolduğunu anlamakta zorlanıyoruz. Neyse ki orijinal metin yine imdadımıza yetişiyor:

“But he knew all too well the meaning of the slimy tugging in his guts, had realised its significance ÿfrom the moment Slattery had expired upon the floor of the Directorate...”

Bunu okuyunca anlıyoruz ki birkaç bölüm önce Müdürlük’te bulunanları zehirlemeye çalışan Slattery adında bir karşı ajanın ölümünden bahsediliyormuş. Hay Allah, çevirmen Slattery’nin ne anlama geldiğini anlamayınca metinden o ismi çıkarıvermiş meğerse. Bu ne şimdi? İnsan ister istemez romanın bölümlerinin farklı kişilere dağıtıldığını, romanın tamamını bilmeyen bu farklı kişilerin bütünlükten uzak bir tercüme (kisvesi!) ortaya çıkardıklarını düşünüyor. Bu tercüme faciasını görünce edebiyat dergilerinin güvenilir çevirmenler konusunda da okurları bilgilendirmesinin çok yararlı olacağını düşünmeye başladım.

Bu konuda son sözüm veya sorum basında bu kitapla ilgili olumlu eleştiri yazarak okurlari yönlendiren bir kaç kişiye olacak: Siz sahiden bu kitabı okudunuz mu?

Uyurgezer, Uydurur-çevirir (1.Bölüm)

Jonathan Barnes’ın ilk romanı olan Uyurgezer bir Viktorya dönemi polisiyesi. Olay Londra’da geçiyor ve kitabın başından sonuna kadar Londra’nın karanlık ve kasvetli havası hissediliyor. Kitap bir olağan dışı bir cinayetle başlıyor ve cinayetin işleniş biçimi ve faili sadece polisiye bir romanla değil fantastik bir roman ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Zaten ilerleyen bölümlerde bir çok fantastik karakter (sakallı bir fahişe, zamanı tersten yaşayan bir adam, bir medyum vb) ile karşılaşıyoruz. Bunlardan biri de romanın kahramanı olan Edward Moon’un en yakın arkadaşı olan Uyurgezer. Uyurgezer, elinde taşıdığı bir tahtaya tebeşirle yazdığı yazılar ile iletişim kuran dev cüsseli, derisine bıçak işlemeyen, son derece güçlü kuvvetli (karikatür) bir karakter. Edward Moon ve Uyurgezer’in esas işi sihirbazlık gösterileri ama aynı zamanda dedektiflik yapıyorlar. Roman ilerledikçe cinayetlerin arkasında bir yer altı örgütü olduğunu ve bu örgütün ana felsefesinin dönem şairlerinden S.T. Coleridge’in görüşlerine dayandığını anlıyoruz. Romanı okuyacaklar için sürprizleri daha fazla deşifre etmeden konu ile ilgili bilgileri burada kesmekte yarar var.

Roman son 50-60 sayfaya kadar belli bir gizem ve gerilim dozuyla gelmişken, nedeni bilinmez bir biçimde yazar sonlara doğru adeta uçuşa geçiyor ve roman bana göre tatmin edici olmayan bir biçimde sonlanıyor. İnsanın aklına “kitabın sonunu başka biri mi yazdı acaba?” sorusu takılıyor.

Fakat kitap ile ilgili esas büyük problem çeviriden kaynaklanıyor. Kitabı okumaya başladıktan sonra kullanılan Türkçe, bizim günlük hayatımızda kullanılmayan bazı ifadeler, başı sonu anlaşılamayan cümleler, kelime kelime çevrilmiş yer isimleri beni rahatsız etmeye başladı. Bunun üzerine bana “saçma” gelen yerleri işaretlemeye başladım. Sonrasında da aslında İngilizce bilgim o kadar iyi olmasa da, kitabın orijinalini sipariş edip bu bölümleri oradan okumaya karar verdim. İngilizce kitap gelip birkaç karşılaştırma yapınca,  durumun en iyimser ifade ile vahim olduğunu gördüm. Aşağıda kitapta yer alan onlarca tercüme kazasından dört örnek yer alıyor. Az önce bahsettiğim gibi İngilizce bilgim çevirmenlik yapacak düzeyde değil muhtemelen, ama yine de affınıza sığınarak bir iki görüş ifade edeceğim.

Örnekler:

1. Kitabı okurken en rahatsız eden bölümlerden biri buydu :

“Bay Cribb’in, Moon’un daha önce hiç farketmediği hafif bir kokusu vardı. Hiç de kötü olmayan bir koku... Ter veya yıkanmamış bir vücudun iğrenç kokusu değil. Çok daha sıradışı, rahatlatıcı ve yılları, küfü , rutubeti çağrıştıran bir şey. Ekimdeki yapraklar gibi koktuğunu farketti Moon. Ekimdeki ağustos yaprakları...” (sayfa 128)

Orijinal metin ise şöyle :

“There was a faint scent about Mr Cribb that Moon had never noticed before – not altogether unpleasant, not the smell of perspiration nor the musky stink of an unwashed body but something altogether more unusual, comforting, redolent of age and must and damp. He smelt like leaves in October, Moon realised. Of Autumn.”

Çeviriyi okuduğumda “...ekimdeki ağustos yaprakları..” nın ne anlama geldiğini anlamamıştım. Meğerse oriinal metinde zaten Ağustos kelimesinin iması bile yokmuş. Sadece sonbahardan bahsediliyor(muş). Cumledeki diğer ifade hatalarını geçiyorum.

(devam edecek...)